Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Âl-i İmrân Sûresi, 37. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Âl-i İmrân Sûresi, 37. Ayet

    فَتَقَبَّلَهَا رَبُّهَا بِقَبُولٍ حَسَنٍ وَاَنْبَتَهَا نَبَاتاً حَسَناًۙ وَكَفَّلَهَا زَكَرِيَّاۜ كُلَّمَا دَخَلَ عَلَيْهَا زَكَرِيَّا الْمِحْرَابَۙ وَجَدَ عِنْدَهَا رِزْقاًۚ قَالَ يَا مَرْيَمُ اَنّٰى لَكِ هٰذَاۜ قَالَتْ هُوَ مِنْ عِنْدِ اللّٰهِۜ اِنَّ اللّٰهَ يَرْزُقُ مَنْ يَشَٓاءُ بِغَيْرِ حِسَابٍ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Fetekabbelehâ rabbuhâ bikabûlin hasenin veenbetehâ nebâten hasenen vekeffelehâ zekeriyyâ(s) kullemâ deḣale ‘aleyhâ zekeriyyâ-lmihrâbe vecede ‘indehâ rizkâ(an)(s) kâle yâ meryemu ennâ leki hâżâ(s) kâlet huve min ‘indi(A)llâh(i)(s) inna(A)llâhe yerzuku men yeşâu biġayri hisâb(in)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Bunun üzerine rabbi ona hüsnü kabul gösterdi ve onu güzel bir şekilde yetiştirdi. Zekeriyya'yı da onun bakımı ile görevlendirdi. Zekeriyya onun bulunduğu yere, mabeddeki odaya her girdiğinde yanında (yeni) bir rızık bulur ve; 'Ey Meryem! Bu sana nereden?' diye sorar, o da; 'Allah tarafından' cevabını verirdi. Kuşkusuz Allah dilediğine sayısız rızık verir.

      Rabbi ona hüsn-ü kabul gösterdi ilahi beyanı, İmran'ın karısının talep ettiği üzere Meryem'i ve soyunu kovulmuş şeytandan korumasına almayı kabul etti, demektir. Bu cümle, her ne kadar onu kız doğurdu ise de, adadığı şey için Allah onu uygun hale getirdi, manasına da gelebilir.

      Onu güzel bir şekilde yetiştirdi ifadesi, şeytanın ona musallat olmasına fırsat vermedi manasına gelebilir. Onun rızkını ve ihtiyaçlarını kimsenin eline bırakmayıp bizzat kendi üzerine alarak, çeşit çeşit rızıklar göndermek suretiyle onu güzel bir terbiye ile yetiştirip büyüttü manasına da gelebilir. Nitekim ayetin devamında Zekeriyya onun odasına her girdiğinde yanında (yeni) bir rızık bulurdu buyurulmaktadır. Başka bir ayette de şöyle buyurulmuştur: "(Şu) hurma ağacını kendine doğru silkele ki üzerine taze, olgun hurma dökülsün".

      Zekeriyya'yı da onun bakımı ile görevlendirdi. Bu ayetteki kelimesi, şeddeli ve şeddesiz olmak üzere iki şekilde okunmuştur. Şeddesiz okuyana göre ayet, Zekeriyya onun bakımını üzerine aldı manasına gelir. Şeddeli okuyana göre ise, aziz ve celil olan Allah onun bakımını Zekeriyya'ya verdi anlamına gelir.

      Zekeriyya onun bulunduğu yere, mabeddeki odaya her girdiğinde yanında (yeni) bir rızık bulurdu. Şöyle denilmiştir: Onun yanına her girdiğinde orada kışın yaz meyvesini, yazları da kış meyvesini bulurdu.

      (Zekeriyya ona) 'Ey Meryem! Bu sana nereden?' diye sorardı. Bu ayetin işaret ettiği anlam konusunda iki görüş ileri sürülmüştür. Biri şöyledir: Ona bunun kaynağını soruyordu veya bu durumu yadırgadığı ve kendisinden de kuşkulandığı için açıklama yapmasını istemek, "bu sana nasıl geldi?" diyordu. Onun yanına kendisinden başka kimse girmediği ve ihtiyaçlarını kendisinden başka kimse karşılamadığı için gönlüne her insanda görülebilecek bir kuşku düşmüştü. Diğeri de şöyledir: Bu hale şaşırdığı için öyle söylemişti: mevsimi olmadığı halde bozulmamış yiyecek ve meyveyi görünce, hayretle; bu sana nereden geliyor? diye sormuştu.

      O da; 'Allah tarafından' cevabını verirdi. Kuşkusuz Allah dilediğine sayısız rızık verir. Yani Allah dilediğine hiç beklemediği yerden rızık verir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Fetekabbehâ (فَتَقَبَّلَهَا)

        İbn Fâris: Kaf-be-lam (k-b-l) kökünden geldiğini, asıl anlamının "yönelmek, yüzünü dönmek, karşılamak ve bir şeyi almak" olduğunu belirtir. Eylemin "tefe'ul" (tekabbül) babında kullanılmasının, sunulan bir adağın veya hediyenin sıradan bir şekilde alınmasından ziyade, onu alan otoritenin bu sunumu hoşnutlukla, rızayla ve lütufla bağrına basmasını dilbilimsel olarak ifade ettiğini açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî: Kabul eylemini teolojik bir onurlandırma olarak analiz eder. Annenin bir önceki ayette (35. ayet) kız çocuğu doğurmanın verdiği çaresizlikle yaptığı "benden kabul et" yakarışına ilahi iradenin doğrudan "tekabbül" fiiliyle cevap vermesinin; cinsiyetin ilahi misyon önünde hiçbir engel teşkil etmediğini ve Allah'ın bu saf niyeti en üst düzey bir hoşnutlukla tasdik ettiğini detaylandırır.

        Kabûlin (بِقَبُولٍ)

        İbn Fâris: Aynı kökten (k-b-l) türeyen mastar bir isimdir. "Fetekabbehâ bi kabûlin" (onu bir kabul ile kabul etti) şeklindeki meful-i mutlak (pekiştirici nesne) kullanımının, eylemin kesinliğini, şüphesizliğini ve ilahi rızanın eksiksizliğini vurgulayan bir Arapça dilbilgisi kuralı olduğunu belirtir.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar: Arap belagatindeki bu pekiştirmenin (tekabbül ve kabul kelimelerinin yan yana gelmesi) psikolojik ve edebi yansımasını inceler. Annenin kız çocuğu adama konusundaki ezikliğinin, ilahi otorite tarafından sadece sıradan bir "olur/onay" ile değil, "eşsiz ve emsalsiz bir kabul edişle" karşılandığını; bu retoriğin ataerkil mabet kurallarını tamamen ilga eden teolojik bir kucaklama olduğunu tahlil eder.

        Hasenin (حَسَنٍ)

        İbn Fâris: Ha-sin-nun (h-s-n) kökünden geldiğini, temel anlamının "gözü veya aklı memnun eden güzellik, estetik, hoşa giden ve arzu edilen her türlü iyi hal" olduğunu belirtir. Kabule "hasen" (güzel) sıfatının eklenmesinin, ilahi tasdikin sadece hukuki bir onay olmadığını, aynı zamanda sevgi ve zarafet barındırdığını etimolojik olarak ortaya koyar.

        Râgıb el-İsfahânî: Hasen kavramını estetik ve ahlaki bir bütünlük içinde inceler. "Güzel bir kabulün", Meryem'in sadece mabede alınmasını değil; onun orada göreceği saygıyı, ilahi himayeyi ve ruhsal olarak yetiştirilmesindeki o kusursuz letafeti (zarafeti) kapsayan geniş bir semantik anlama sahip olduğunu analiz eder.

        Enbetehâ (وَأَنبَتَهَا)

        İbn Fâris: Nun-be-te (n-b-t) kökünden geldiğini, asıl ve fiziksel anlamının "toprağı yarıp çıkmak, filizlenmek, büyümek ve yeşermek" olduğunu belirtir. Eylemin "if'al" (inbât) kalıbında gelmesinin, bitkinin kendiliğinden değil, dışarıdan (Allah tarafından) özel bir ihtimamla, suyla ve gıdayla yetiştirilip büyütüldüğünü dilbilimsel olarak ifade ettiğini açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî: Bitki (nebat) kökünün insan gelişimi için kullanılmasını metaforik (mecazi) bir pedagoji olarak tahlil eder. Meryem'in bedensel ve ruhsal gelişiminin "inbat" (yeşertme/büyütme) kelimesiyle ifade edilmesinin; onun tıpkı verimli, temiz ve dış etkenlerden korunmuş bir toprağa ekilen nadide bir fidan gibi, ilahi gözetim altında saf, taze ve kusursuz bir fıtratla yetiştirildiğini detaylandırır.

        Toshihiko Izutsu: Kuran'ın doğa ve insan arasındaki ontolojik dilini inceler. "İnbât" kavramının, insanın ahlaki tekamülünü (gelişimini) doğanın ritmiyle eşitleyen muazzam bir Kuran semantiği olduğunu belirtir. Meryem'in manevi arınmışlığının ve saflığının, yapay bir beşeri eğitimin değil, doğrudan ilahi kaynağın yeşerttiği doğal ve fıtri bir büyüme süreci olduğunu analiz eder.

        Nebâten (نَبَاتًا)

        İbn Fâris: Nun-be-te (n-b-t) kökünün mastarıdır. Fiilin hemen ardından (enbetehâ nebâten / onu bir bitki gibi yeşertti) gelerek, büyüme ve yetişme eyleminin doğallığını, güzelliğini ve sağlıklı seyrini pekiştirdiğini belirtir.

        Keffelehâ (وَكَفَّلَهَا)

        İbn Fâris: Kef-fe-lam (k-f-l) kökünden geldiğini, asıl manasının "birinin geçimini ve bakımını üstlenmek, ona kefil olmak, korumak ve himaye etmek" olduğunu belirtir. Fiilin şeddeli (tef'il) babında kullanılmasının, eylemin failinin Allah olduğunu; Allah'ın Meryem'i doğrudan değil, Zekeriya'yı ona bir bakıcı ve koruyucu olarak "tahsis/görevlendirme" eylemini ifade ettiğini açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî: Kefalet kavramını sıradan bir vesayetten ayırır. Meryem'in bakımının Zekeriya gibi bir peygambere verilmesinin (keffelehâ), onun sıradan bir mabed hizmetkarı olarak değil, doğrudan peygamberane bir ilim, ahlak ve şefkat halkası içinde büyütülmesi için tasarlanmış özel bir ilahi koruma kalkanı olduğunu detaylandırır.

        Zekeriyyâ (زَكَرِيَّا)

        El-Cevâlîkî: Bu ismin Arapça olmadığını, yabancı (muarreb) bir özel isim olduğunu ve Arapça dil kurallarıyla bir kök tahliline tabi tutulamayacağını kesin bir dille ifade eder.

        Arthur Jeffery: İsmin Sami dil ailesindeki filolojik kökenini inceler. İbranice "Zechariah" (Rab hatırlar / Yahve hatırladı) kelimesinin Arapçalaşmış formu olduğunu belirtir. Kuran'ın bu köklü İbrahimi peygamber ismini kullanarak, Meryem'in himayesinin dönemin en güvenilir teolojik otoritesine teslim edildiğini ve Meryem ile Yahya (Zekeriya'nın oğlu) arasındaki o güçlü tarihi/dini bağı edebi olarak inşa ettiğini kanıtlarıyla savunur.

        Küllemâ (كُلَّمَا)

        İbn Fâris: Zaman ve tekrar bildiren "küll" (her) ve "mâ" edatlarının birleşimidir. "Her ne zaman, ne sıklıkta olursa olsun" manasına gelir.

        Râgıb el-İsfahânî: Bu zarfın cümleye kattığı süreklilik anlamını tahlil eder. Zekeriya'nın mihraba her girişinde (küllemâ) aynı mucizevi manzarayla karşılaşmasının, olayın anlık veya tesadüfi bir durum olmadığını; Meryem'in ilahi lütufla olan bağının kesintisiz, kalıcı ve istikrarlı bir keramet (olağanüstülük) hali olduğunu detaylandırır.

        Dehale (دَخَلَ)

        İbn Fâris: Dal-hı-lam (d-h-l) kökünden geldiğini, "dışarıda olmanın (huruç) tam zıttı olarak, bir şeyin içine, merkezine veya kapalı bir mekana girmek" manasına geldiğini belirtir.

        el-Mihrâbe (الْمِحْرَابَ)

        İbn Fâris: Ha-ra-be (h-r-b) kökünden geldiğini, bu kökün asıl manasının "savaşmak, mücadele etmek ve öfkelenmek" (harb) olduğunu belirtir. İbadet edilen özel köşeye veya mabedin en iç kısmına "mihrab" (ism-i alet veya ism-i mekan kalıbında) denilmesinin etimolojik gerekçesini; kişinin orada dünyevi düşüncelerle, kendi nefsiyle ve şeytanla yoğun bir "ruhsal savaşa" girmesi ve onlarla mücadele etmesi olarak açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî: Mihrab kelimesini mekanın kutsiyeti ve yalıtılmışlığı bağlamında inceler. Mihrabın evlerin veya mabetlerin en yüksek, en şerefli ve dış dünyadan en çok izole edilmiş mahrem odası olduğunu belirtir. Meryem'in burada bulunmasının, onun 35. ayette annesi tarafından hedeflenen "muharrar" (dünyadan tamamen azat edilmiş ve arınmış) statüsünün fiziksel ve mekansal karşılığı olduğunu detaylandırır.

        Arthur Jeffery: İbn Fâris'in "savaş/harb" etimolojisini Arap dilcilerinin yaratıcı bir yorumu (halk etimolojisi) olarak değerlendirip reddeder. Kelimenin kökeninin Habeşçe (Etiyopça) "mekuerab" (tapınak/mabed) kelimesi olduğunu; İslam öncesi Arabistan'da Hristiyan rahiplerin hücrelerini veya genel olarak dini tapınakları ifade etmek için Habeş kültüründen Arap lügatine geçmiş yabancı (muarreb) bir mimari/dini terim olduğunu filolojik delillerle ortaya koyar.

        Vecede (وَجَدَ)

        İbn Fâris: Vav-cim-dal (v-c-d) kökünden geldiğini, asıl anlamının "bir şeyi arayıp bulmak, ona rastlamak, fark etmek ve hazır bulmak" olduğunu belirtir.

        Rizkan (رِزْقًا)

        İbn Fâris: Ra-ze-kaf (r-z-k) kökünden geldiğini, asıl manasının "kesintisiz verilen pay, yaşamak için gerekli gıda ve bağış" olduğunu belirtir. Belirsiz (nekre) formda kullanılmasının, bu rızkın sıradan bir yiyecek olmadığını; nicelik, nitelik veya mevsimsellik açısından alışılmışın dışında, değerli ve şaşırtıcı bir nimet olduğunu dilbilimsel olarak ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî: Rızık kelimesinin bu ayetteki ontolojik doğasını tahlil eder. Zekeriya'nın bulduğu rızkın (klasik tefsirlerde kışın yaz meyvesi, yazın kış meyvesi olarak geçer) insan çabasıyla, tarımla veya satın almayla elde edilmeyen; doğrudan "El-Hayy" olan yaratıcının sebepleri aradan çıkararak Meryem'e sunduğu mucizevi bir inayet ve keramet nesnesi olduğunu analiz eder.

        Ennâ (أَنَّىٰ)

        İbn Fâris: Arapçada "nereden, nasıl, ne şekilde" anlamlarına gelen bir soru edatı (istifham) olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: Zekeriya'nın "Bu sana nereden/nasıl geldi?" (ennâ leki hâzâ) sorusundaki psikolojik durumu inceler. Bu sorunun bir şüphe veya suçlama değil; kilitli, izole edilmiş ve sadece kendisinin girdiği o mahrem mekanda (mihrab) beliren fiziksel nimet karşısında, bir peygamberin bile insan aklıyla izah edemediği o muazzam teolojik hayretini (şaşkınlığını) yansıttığını detaylandırır.

        İndi (عِندِ)

        İbn Fâris: Ayn-nun-dal (a-n-d) kökünden geldiğini, "bir şeyin yanı, katı, huzuru ve mülkiyeti" manalarına gelen bir mekan/aidiyet zarfı olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: "Min indillâh" (Allah katından/yanından) ifadesini Meryem'in teolojik olgunluğu bağlamında analiz eder. Meryem'in rızkın kaynağını açıklarken beşeri hiçbir sebep, aracı veya rastlantı öne sürmeyip doğrudan mutlak kaynağı (Allah'ın katını) işaret etmesinin; onun daha o yaşta ulaştığı sarsılmaz tevhid bilincini ve eşyanın hakikatini kavrayan o saf teslimiyetini gösterdiğini tahlil eder.

        Yeşâ'u (يَشَاءُ)

        İbn Fâris: Şın-ye-hemze (ş-y-e) kökünden geldiğini, temel anlamının "kastetmek, yönelmek, bir şeyi irade etmek ve dilemek" (meşiet) olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: İlahi meşieti (dilemeyi) rızık bağlamında inceler. Allah'ın "dilediğini" rızıklandırmasının, O'nun cömertliğinin doğa yasalarına, mevsimlere veya beşeri liyakat algılarına (Zekeriya'nın şaşkınlığı gibi) hapsedilemeyeceğini; ilahi iradenin mutlak özgür ve sınırsız işlediğini detaylandırır.

        Hisâb (حِسَابٍ)

        İbn Fâris: Ha-sin-be (h-s-b) kökünden geldiğini, temel anlamının "bir şeyi saymak, ölçmek, miktarını bilmek ve sınırlandırmak" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: "Bi ğayri hisâb" (hesapsızca) tamlamasını ilahi zenginliğin boyutu olarak analiz eder. İnsanların rızık verirken ölçü, miktar ve karşılık aradıklarını; ancak Allah'ın lütfunun, tıpkı Meryem'in mihrabına inen rızık gibi, hiçbir matematiksel kısıtlamaya, bütçe sınırına veya sebep-sonuç ilişkisinin dar hesabına tabi olmadığını felsefi olarak tahlil eder.

        Christoph Luxenberg: Kelimeyi Syro-Arami okumalar ekseninde ticaret lügati bağlamında değerlendirir. Arami/Süryani kültüründe "hesap" kavramının karşılıklı bir borç/alacak sözleşmesi (do ut des) olduğunu; Meryem'in "hesapsız rızıklandırır" ifadesiyle, ilahi cömertliğin bu beşeri "bedel/karşılık" mantığını yıktığını ve Ortadoğu dinlerindeki "karşılık beklenmeyen mutlak lütuf (gratia)" teolojisini en net haliyle inşa ettiğini iddia eder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X