قُلِ اللّٰهُمَّ مَالِكَ الْمُلْكِ تُؤْتِي الْمُلْكَ مَنْ تَشَٓاءُ وَتَنْزِعُ الْمُلْكَ مِمَّنْ تَشَٓاءُۘ وَتُعِزُّ مَنْ تَشَٓاءُ وَتُذِلُّ مَنْ تَشَٓاءُۜ بِيَدِكَ الْخَيْرُۜ اِنَّكَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Âl-i İmrân Sûresi, 26. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: aziz kılma, zelil kılma, mülk, ali imran 26, ali imran suresi, kudret, ali imran suresi 26. ayet, kader
-
De ki: Ey mülkün gerçek sahibi olan Allah'ım! Mülkü dilediğine verirsin, dilediğinden çekip alırsın. Dilediğini yüceltirsin, dilediğini de alçaltırsın. Her türlü iyilik senin elindedir. Hiç kuşku yok sen her şeye kadirsin.
Mülkün Sahibi
De ki: Ey mülkün gerçek sahibi olan Allah'ım! Mülkü dilediğine verirsin, dilediğinden çekip alırsın. Buradaki mülkün sahibi mealindeki ifade iki anlama gelebilir. Birincisi dünyada var olan her türlü mülkün gerçek sahibi O'dur.
İkincisi şüphesiz ki mülk O'nundur: Dilediği kişilere kendi mülkünden verir, dilediği kişilerden de çekip alır. O mülkün gerçek malikidir ve onda her türlü tasarrufa kadirdir. Ayet, Kaderiyye'nin Allah kafire mülk vermez şeklindeki iddialarını reddetmektedir; çünkü aziz ve celil olan Allah mülkü dilediğine vereceğini haber vermektedir, mülkü hazan kafire de vermektedir.
Eğer Mutezile mensupları buradaki mülk ile din kastedilmiştir derlerse, onlara şöyle cevap verilir: Şayet ayetteki mülk lafzı ile din kastedilmişse, aziz ve celil olan Allah mülkü dilediği kişilerden çekip alacağını haber vermektedir. Sizin Allah aslah (en uygun) olanı verir, tarzındaki iddianızı da göz önüne alırsak bu söz nasıl doğru olabilir?
Bu ayet, Fatiha suresindeki ayeti elifli olarak diye okuyanların kıraatını da desteklemektedir; çünkü bu kıraat şekli daha kapsamlı ve daha geneldir. Nitekim bu ayette de "Malike'l-mülk" denilmiştir; bu kıraatın da daha geniş bir kapsamı vardır. İkinci olarak mülk tabiri, bir yönetimi ve otoriteyi gösterir. Malik ise, mülkün gerçek sahibini ifade eder. Bir şeyin gerçek mülkiyeti kimde olursa o mülke sahip olmak ve tasarrufta bulunmak hakkı ile o şeyi yönetme gücünü elinde bulundurma hakkının da onda olması gerekir. Yönetme gücünü elinde bulunduran herkesin, aynı zamanda onu ele geçirmek hakkına da sahip olduğu iddia edilemez. Bundan dolayı bu kelimelerin elifli olarak "maliki yevmi'd-din" diye okunması gerekir. Bunu elifsiz olarak diye okuyanlar, ayeti "O gün hükümranlık yalnız Allah'ındır, onlar arasında hükmünü verir" mealindeki ayette mevcut anlama atfetmiş olurlar. Hükümranlığın söz konusu edildiği her yerde melik denir, malik denmez. Bundan dolayı ayet, açıklanan şekildedir. En doğrusunu bilen Allah'tır. Mutlak olarak malik sadece Allah için kullanılır. Keza rab kelimesi de mutlak olarak sadece Allah için kullanılır. Kula bir aidiyet nispet edildiğinde de, evin rabbi (sahibi) ve maliki, hayvanın rabbi (sahibi) ve maliki denir. En doğrusunu bilen Allah'tır.
De ki: Ey mülkün gerçek sahibi olan Allah'ım! Bazı alimler buradaki hitabın özellikle Resulullah'a (s.a.) yapıldığını söyler. Başkaları da bu hitabın aynen "De ki: O Allah tektir" mealindeki ayette olduğu gibi bütün akıl sahiplerine yapıldığını belirtir. O hitap sadece Resulullah'a değil, bütün akıllı kişilere yapılmıştır.
Bu sadece bir hitap değil, aynı zamanda herkesin söylemesi için Resul-i Ekrem'e verilen bir emirdir; sadece ona yönelik bir hitap olsaydı ayetin okunması esnasında "kul" yani "söyle" denilmesi gerekmezdi.
Buradaki "Allahumme" lafzına bazıları "ey ilahımız" anlamını vermiş, bazıları da sonundaki mim harfini atarak "ya Allah! ümmena" yani "bize hayırla yönel!" diye anlam vermişlerdir. En doğrusunu bilen Allah'tır.
Dünya İmtihan Yurdudur
De ki: Ey mülkün gerçek sahibi olan Allah'ım! Bu ilahi beyanda aziz ve celil olan Allah, sanki mülkü arzulayan veya mülkten bir paya ulaşan kişilerin arzularını O'na yönlendirmeleri veya sahip oldukları mülkün gerçekte O'ndan geldiğini kabullenmeleri konusunda onları sınamaktadır. Ta ki Allah'ın verdiği şerefe ulaşsınlar ve O'nun lütfu ve keremi devam etmiş olsun. Nitekim "Dünya mükafatını isteyenler bilsinler ki Allah nezdinde hem dünya hem ahiret mükafatı vardır" mealindeki ayet de bunu ifade etmektedir. Yine bu sayede nefislerinizin rağbet edip sizi, hakkını eda etmekten alıkoyan şeye O'nun sahip olduğunu size göstersin. Binaenaleyh bütün gayretinizi O'na yöneltin ve elde etmek için bütün gayretinizi sarfettiğiniz nimetlere karşı Allah'a şükredin. Çünkü bunların sahibi olan başkası değil, sadece O'dur. Bütün bunlar "Elinizde nimet olarak ne varsa Allah'tandır" mealindeki ayette ifade edilmektedir. Beşer tabiatının özelliğinden ve insan aklının işaretinden anlaşılan husus şudur ki nefislerin tercih ettiği ve tabiatların meylettikleri şeyler hakkında insanlara gereken, onları bunlara ulaştıran varlıktan istemektir. İnsanlara düşen vazife, umduklarını elde etmeleri için irade ve tercihlerini, kendilerini buna yaklaştıracak bütün çareleri o yönde kullanmalarıdır. Bunun bir örneği mülk meselesi ile dünya lezzetleridir. Bu husus onların kalplerine yerleşmiştir; şayet tedbirle, iyi bir siyasetle ve beşer tabiatının istediği yollarla buna ulaşabilirseler dahi yine de bu husus onların bu nimetlere başkalarından daha layık olduklarını göstermez. Bilakis ondan mahrum edilen kişiler arasında ona nail olanlardan daha elverişli ve uyan biri olarak değil uyulan biri olarak ona hak kazanmaya daha layık olanlar vardır. Bu da bütün gayretini onu elde etmeye harcayan ile gayretleri ve meşgaleleri az olanlara değil, herhangi birine onu vermeye veya ona sahip kılmaya yetkili olanın Cenab-ı Hak olduğu bilinsin diyedir. Beşerin işlerine ait bütün tasarrufların Allah'a ait olmasında, alemin mülkiyetine sahip olmak ve onu idare etmekte tek olduğuna dair basiret sahibi olanlar ve kullarını sınayan için büyük bir delil ve güzel bir alamet vardır.
Bu durumda -tevhid delilleri ve o hakkın kime ait olduğunun bilinmesi için buna itibar edilmesi gerektiği sabit olduğuna göre- Mutezile'den çoklarının söylediği şu sözlerin yanlış olduğu ortaya çıkmıştır: Zalimler nail oldukları mülke, kafirler de ulaştıkları bolluğa Allah'ın takdiri ile ulaşmamışlar, bunları O'nun tedbiri sayesinde elde etmemişlerdir. Gerçek olan, onların bunu, belirtilen şekildeki nimetler kendisinde bulunan bir büyükten elde etmiş olmalarıdır. Onun için aziz ve celil olan Allah'ın vad ettiği gibi insanları iyiliklerle ve kötülüklerle imtihan etmek kendisine ait bir haktır.
Özetle belirtmek gerekirse dünya imtihan ve sınama yurdudur. Orada kendisine varlık verilen kişi, buna hak sahibi olduğu için verilmemekte, verilmeyen kişi de cezalandırılmak için yapılmamaktadır. Dolayısıyla vermediği kişi, ben ne yaptım da bana verilmedi, diyemez; çünkü nimetler yapılana karşılık olsun diye değil, imtihan için verilmektedir, aksine bunlar insanı imtihana tabi tutmak içindir. İmtihan çoğu kere beşeri arzulara aykırı olmak ve hoşa gitmeyen şeylere katlanmak şeklinde olur. Bazan da insanlara, kendilerine büyük görünen şeyleri vermek veya güç-kudret sahibi olmak şeklinde vuku bulur. Bütün bunlar, insanın tercih ettiği ve terk ettiği şeylerde Allah rızası için mi davrandığı belli olsun diye; taşıdığı arzunun her şeyin mülkiyeti gerçekten uhdesinde bulunan yüce zata duyulan kulluk arzusunun eseri mi, yoksa hiç tahkik etmeden hileler ve aldatmalar peşinde koşan kişiye duyulan eğilimin eseri mi olduğu ortaya çıksın diye sınamak amacını taşımaktadır. Bütün güç ve kudret Allaha aittir. Cenab-ı Hakk'ın "Allah'ın kendisine verdiği iktidara dayanarak ... " mealindeki beyanı da bu esasa dayanmaktadır. Burada Allah Teala Hz. İbrahim (s.a.) ile tartışan kişinin getirdiği delili ve İbrahim'in de ondan yüz çevirmesi anlatılmaktadır. Eğer mülkü ve iktidarı İbrahim aleyhisselama Nemrut "Hayat veren ve öldüren benim" demeye cüret edemezdi. Bütün güç ve kudret Allaha aittir.
Mutezile'nin iddiasına göre Cenab-ı Hak mülkü sadece dostlarına vermeyi ve düşmanlarından çekip almayı diler. Mutezile mensubu olan kişi, dünyada bunun aksinin görülmesine rağmen mülk ve kudretin kendisine ait olduğunu nasıl iddia edebilir? Mutezile bu sözle, tevhidin kesin delilleri konusunda bu kadar şüpheyi gerektirecek hususları inkarcılara kendilerinden başkasının verilebileceğini mi sanıyor? Yahut tevhid ehlinin Rabb'ın yüceliği, kudreti ve celali konusundaki iddialarını bozmaya dair onlara imkan veren bu itirazların, tevhid görüntüsüne bürünmek ve zahirde tevhid elbisesini giyinmek suretiyle Mutezile'nin telkin etmiş olduğu şeylerden daha beliğ olduğunu mu zannediyor bunlar? Sonra itizal ehli bunları, tevhidi bozan ve tevhid ehlini reddeden delillere ulaştıklarını zannetmeleri için inkarcılara veriyorlar. Allah, inkarcıların nitelemelerinden çok yücedir, çok üstündür. Hatalardan korunma ve kurtuluş ancak O'nun yardımıyla mümkündür. Mutezile'nin inkarcılara vermiş olduğu malzemenin hepsi daha önce İblis tarafından ortaya atılan düşüncelerdir. Böylece inkarcılar da (melahide) İblis gibi deliller getirdiler ve dünyada kendilerine mülk ve servet verilmiş olması itibariyle nübüvvete onlardan daha layık olduklarını zannettiler. Yine zannettiler ki Cenab-ı Hak katında kendileri daha üstün ve mevki itibariyle daha yukarıdadır ve Allah risaleti onlara değil kendilerine vermiştir. Fakat onlar (müslümanlar) bütün nimetlerin gerçekte Allah'a ait olduğuna, ulaşmış oldukları mülk ve şerefe Allah sayesinde ulaştıkları gerçeğine inanmışlardır. Mutezile ise bunları Allah'tan yok etmek istemiş, bunu da insanların Allah'a yapmaları gereken şükrü yerine getirmekten ve Allah'ın kendilerine gönderdiği elçiye itaatten uzaklaştırmak için yapmışlardır. Cenab-ı Hak'tan din ve dünya hakkındaki nimetlerin tamamını lütfetmesini niyaz ederiz.
Yorumu Yorumla
-
Yâ Muhammed, de ki: "Ey mülkün sâhibi olan Allah’ım, sen mülkü dilediğine verirsin; sen mülkü dilediğinin elinden alırsın; sen dilediğini azîz edersin; sen dilediğini zelîl edersin; hayır yalnız senin elindedir; sen, hiç şüphe yok ki, her şeye kādirsin."
ALAN SENSİN, VEREN SENSİN
-Balkan Harbi Faciaları Günleri-
İlâhî, emrinin âvâre bir mahkûmudur âlem;
Meşiyyet sende, her şey sende... Hiçbir şey değil âdem!
Fakat, hâlâ vücûd isbât eder, kendince, hey sersem!
Bugün, üç beş karış toprakta varlıktan vururken dem;
Yarın, toprak kesilmiş varlığından fışkırır mâtem!
İlâhî, «Mâlike’l-mülk’üm» diyorsun... Doğru, âmennâ.
Hakîkî bir tasarruf var mıdır insân için? Aslâ!
Eğer almışsa bir millet, edip bir mülkü istîlâ;
Eğer vermişse bir millet bütün bir mülkü bî-pervâ;
Alan sensin, veren sensin, senin hükmündedir dünyâ.
İlâhî, en asîl akvâmı alçaltırsın istersen;
Dilersen en zelîl eşhâsa izzetler verirsin sen!
Bu haybetler, bu hüsranlar bütün senden, bütün senden!
Nasıl tâ Arş’a yükselmez ki me’yûsâne bin şîven?
Ne yerler dinliyor, yâ Rab, ne gökler, rûhum inlerken!
Şu sessiz kubbenin altında insandan eser yokmuş!
Diyorduk: «Bir buçuk milyar!» Meğer tek bir nefer yokmuş!
Bu hissiz toprağın üstünde mazlûmîne yer yokmuş!
Adâlet şöyle dursun, böyle bir şeyden haber yokmuş!
Bütün boşlukmuş insanlık: Ne istersen, meğer yokmuş!
İlâhî, altı yüz bin müslüman birden boğazlandı...
Yanan can, yırtılan ismet, akan seller bütün kandı.
Ne ma’sûm ihtiyarlar süngüler altında kıvrandı!
Ne bîkes hânümanlar işte, yangın verdiler, yandı!
Şu küllenmiş yığınlar hep birer insan, birer candı!
Sabâhü’l-hayr-ı hürriyyet, İlâhî, leyl-gûn oldu;
Karanlık bir hezîmet her taraftan rû-nümûn oldu!
Şehâmet gitti; gayret söndü; kudretler zebûn oldu.
O mevcâ-mevc sancaklar ne müdhiş ser-nigûn oldu!
Sukùtun dehşetinden kalb-i rahmet, belki, hûn oldu:
Ezanlar sustu... Çanlar inletip durmakta âfâkı.
Yazık: Şark’ın semâsından Hilâl’in geçti işrâkı!
Zaman artık Salîb’in devr-i istîlâsı, ilhâkı.
Fakat, yerlerde kalmış hakların ferdâ-yı ihkākı,
Ne doğmaz günmüş ey âcizlerin kudretli Hallâk’ı!
İlâhî, Şer’-i ma’sûmun şu topraklardı son yurdu...
Nasıl te’yîd-i kahrın en rezîl akvâma vurdurdu?
Evet, milletlerin en kahbesinden, üç leîm ordu,
Gelip tâ sinemizden vurdu, seyret hem, nasıl vurdu:
Ki istikbâl için çarpan yürekler ansızın durdu!
Tecellî etmedin bir kerre, Allâh’ım, cemâlinle!
Şu üç yüz elli milyon rûhu öldürdün celâlinle!
Oturmuş eğlenirlerken senin –hâşâ– zevâlinle,
Nedir ilhâdı imhâlin o sâmit infiâlinle?
Nedir İslâm’ı tenkîlin bu müsta’cel nekâlinle?
Sus ey dîvâne! Durmaz kâinâtın seyr-i mu’tâdı.
Ne sandın? Fıtratın ahkâmı hiç dinler mi feryâdı?
Bugün, sen kendi kendinden ümîd et ancak imdâdı;
Evet, sen kendi ikdâmınla kaldır git de bîdâdı.
Cihan kānûn-i sa’yin, bak, nasıl bir hisle münkādı!
Ne yaptın? «Leyse li’l-insâni illâ mâ-se’â» vardı!..
Yorumu Yorumla
-
Allâhümme (اللَّهُمَّ)
İbn Fâris: "Allah" özel isminin sonuna şeddeli bir mim (m) harfinin eklenmesiyle oluştuğunu belirtir. Dilbilimsel olarak bu ekin, başa getirilen "Yâ" (Ey) nida edatının yerini tuttuğunu ve kelimenin kökündeki uluhiyet (tanrılık) kavramına doğrudan, aracısız ve yakarış dolu bir çağrı (dua) anlamı kattığını açıklar.
El-Cevâlîkî: Kelimenin Arapça "Yâ Allah" (Ey Allah) nidasının mim harfi ile kaynaşmış bir formu olduğu yönündeki yerleşik görüşü kabul etmekle birlikte; kelimenin yapısındaki bu olağanüstü formun (sondaki mim ekinin) İbranice kökenli "Elohim" (Yüce Allah) kelimesinden Arapçaya uyarlanmış eski bir dua formülü olma ihtimalini de muarreb (yabancı kökenli) kelimeler bağlamında tartışır.
Arthur Jeffery: Kelimenin etimolojisini salt Arapça dilbilgisi kurallarıyla açıklamanın yetersiz olduğunu savunur. Bu lafzın doğrudan İbranicedeki "Elohim" veya Süryanicedeki "Alaha" kelimeleriyle bağlantılı olduğunu; kelimenin sonundaki "m" sesinin, İbranicedeki "çoğul yücelik" (plural of majesty) ekinin Arapçalaşmış ve fosilleşmiş bir kalıntısı olduğunu, İslam öncesi dönemde de monoteist gelenekten gelen bir tapınma formülü olarak Hicaz bölgesinde bilindiğini kanıtlarıyla sunar.
Theodor Nöldeke: Epigrafik (yazıtbilim) verilere ve eski Sami dillerine dayanarak, bu dua formunun İslam öncesi dönemdeki Nabatice yazıtlarda "Alahumma" şeklinde geçtiğini belirtir. Kuran'ın, Ortadoğu'nun monoteist havzasında zaten yüce bir yakarış ve teolojik bir hitap olarak yerleşmiş olan bu antik kelimeyi, kendi mutlak tevhid anlayışının en temel dua başlangıcı olarak içselleştirdiğini tahlil eder.
Mâlik (مَالِكَ)
İbn Fâris: Mim-lam-kef (m-l-k) kökünden geldiğini, bu kökün asıl ve temel anlamının "bir şeye güçlü bir bağ ile sahip olmak, ona hükmetmek ve onu elinde tutmak" olduğunu belirtir. Eşya üzerindeki mutlak aidiyetin ve tasarruf yetkisinin bu kökten türeyen kelimelerle ifade edildiğini açıklar.
Râgıb el-İsfahânî: Mâlik kelimesini sadece "sahip" olmaktan ayırır. Bu kelimenin, nesneler veya varlıklar üzerinde dilediği gibi emir verme, yasaklama ve yapısal değişiklik yapma (tasarruf) hakkını barındırdığını belirtir. Ayette "Mülkün Mâliki" (Mâlike'l-Mülk) tamlamasının, Allah'ın evrenin sadece pasif bir sahibi değil, o mülk üzerinde sınır tanımaz bir yönetici olduğunu semantik olarak kesinleştirdiğini analiz eder.
Toshihiko Izutsu: Aynı kökten gelen "Mâlik" ve "Mülk" kelimelerinin yan yana kullanılmasının ontolojik ve retorik gücüne dikkat çeker. Kuran teolojisinde Allah'ın sahipliğinin (mâlikiyet), beşeri mülkiyetler gibi geçici, sınırlı veya devredilmiş bir sahiplik olmadığını; tüm dünyevi mülkiyet iddialarının bu tamlama karşısında tamamen sıfırlandığı mutlak ve aşkın bir iktidarı sembolize ettiğini tahlil eder.
el-Mülk (الْمُلْكِ)
İbn Fâris: Mim-lam-kef (m-l-k) kökünden türediğini, "iktidar, yönetim, krallık, güç ve otorite" manalarına geldiğini belirtir. "Melek" kelimesinin de bu kökle akraba olduğunu ve ilahi mülkün yönetimindeki aracı güçleri temsil ettiğini etimolojik olarak ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî: Mülk kelimesini salt maddi eşya ve servet yığınından (mal) ziyade; siyasi, kozmolojik ve teolojik bir "yönetim erki" (hegemonya) olarak inceler. Ayette geçen mülkün, yeryüzündeki krallıklardan gökyüzündeki gezegenlerin yörüngelerine kadar tüm evrensel işleyişi ve egemenlik haklarını kapsayan devasa bir semantik çerçeve sunduğunu detaylandırır.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk: Kelimenin nüzul ortamındaki sosyo-politik karşılığına odaklanır. Nüzul döneminde "mülk" kavramının; kabile asabiyeti, ticaret tekelciliği, Bizans ve Sasani gibi süper güçlerin dünyevi saltanatları anlamına geldiğini belirtir. Ayetin, bu mutlak dua formuyla inerek, o dönemin tüm kibirli siyasi iktidar (mülk) iddialarını teolojik olarak geçersiz kıldığını ve yegane meşru iktidarın kaynağının Allah olduğunu ilan ettiğini analiz eder.
Tu'tî (تُؤْتِي)
İbn Fâris: Hemze-te-ye (e-t-y) kökünden geldiğini, asıl anlamının "bir yere varmak, gelmek ve bir şeyi kolaylıkla ulaştırmak/vermek" olduğunu belirtir. "İf'al" babındaki bu formun (itâ), bir şeyi zorla veya emaneten vermekten ziyade; hibe, lütuf ve devir şeklinde bir bahşetme eylemini ifade ettiğini açıklar.
Râgıb el-İsfahânî: İtâ (verme) eyleminin ontolojik bağlamını tahlil eder. Mülkün kula "verilmesi" fiiliyle, dünyevi iktidarın veya zenginliğin insanın kendi doğal hakkı veya kişisel başarısı (karunlaşma) olmadığını; mülkün asıl sahibinin (Mâlik) onu belirli bir hikmet ve sınav çerçevesinde kula geçici olarak lütfettiğini (emanet ettiğini) detaylandırır.
Teşâ' (تَشَاءُ)
İbn Fâris: Şın-ye-hemze (ş-y-e) kökünden geldiğini, temel anlamının "kastetmek, yönelmek, bir şeyi irade etmek ve dilemek" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî: İlahi meşiet (dileme) kavramını inceler. Allah'ın "dilediğine" mülkü vermesinin, bu eylemin rastgele veya keyfi olduğu anlamına gelmediğini; aksine ilahi iradenin, insanın kısıtlı aklıyla kavrayamayacağı çok katmanlı bir hikmet (hakîm) ve adalet (kıst) bütünlüğü içinde, tamamen özgür ve hiçbir dış etkiye bağlı kalmadan işlediğini felsefi olarak analiz eder.
Tenzi'u (وَتَنزِعُ)
İbn Fâris: Nun-ze-ayn (n-z-a) kökünden geldiğini, asıl ve fiziksel anlamının "bir şeyi bulunduğu yerden şiddetle çekip çıkarmak, kökünden sökmek ve zorla koparmak" olduğunu belirtir. Yay germek veya kuyudan kovayı hızla çekmek eylemlerinin de bu kökten geldiğini ifade ederek, eylemin barındırdığı dirence ve güce dilbilimsel olarak dikkat çeker.
Râgıb el-İsfahânî: Alma eylemi yerine "çekip çıkarma" (nez') fiilinin kullanılmasındaki psikolojik ve varoluşsal inceliği tahlil eder. İktidarın, servetin ve mülkün insan nefsine çok tatlı geldiğini; insanın onu asla kendi rızasıyla bırakmak istemeyeceğini ve adeta etin tırnaktan ayrılması gibi mülke yapıştığını belirtir. Fiilin bu formu, dünyevi gücü kaybedişteki o sarsıcı psikolojik çöküşü ve ilahi müdahalenin karşı konulmaz sertliğini detaylandırır.
Angelika Neuwirth: Kuran'ın tarih felsefesini ve edebi dramaturjisini bu kelime üzerinden inceler. İktidarın verilişinin doğal bir "lütuf/akış" (tu'tî), alınışının ise şiddetli bir "sökülme" (tenzi'u) olarak resmedilmesinin; Geç Antik Çağ'daki "kaderin dönüşü" ve "ilahi adaletin tecellisi" motiflerinin muazzam ve sarsıcı bir retorik figürü (kinaye) olduğunu analiz eder.
Tu'izzu (وَتُعِزُّ)
İbn Fâris: Ayn-ze-ze (a-z-z) kökünden türediğini, bu kökün asıl manasının "güçlü olmak, eşi benzeri bulunmayacak kadar nadir olmak, sağlamlık, şeref ve yenilmezlik" olduğunu belirtir. İnsanın karakterine, statüsüne veya varlığına dışarıdan eklenen ve onu başkalarına karşı ulaşılamaz kılan o manevi ve maddi kalkana "izzet" denildiğini etimolojik olarak açıklar.
Râgıb el-İsfahânî: İzzeti sadece siyasi veya askeri bir tahakkümden ayırarak ontolojik bir şeref olarak tanımlar. Allah'ın birini "aziz" kılmasının; o kişiyi düşmanlarına karşı muzaffer, toplum içinde onurlu ve en önemlisi kendi iç dünyasında (nefsinde) zillete düşmeyecek kadar kalben metanetli ve bağımsız hale getirmesi olduğunu detaylandırır.
Tüzillu (وَتُذِلُّ)
İbn Fâris: Zel-lam-lam (z-l-l) kökünden geldiğini, asıl anlamının "boyun eğmek, yumuşamak, güçsüz kalmak, aşağılanmak ve hakir görülmek" olduğunu belirtir. Ehlileştirilmiş, direnci kırılmış binek hayvanlarına (zelûl) bu ismin verilmesinin, kökündeki irade kaybından ve pasifleşmeden kaynaklandığını dilbilimsel olarak ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî: Zillet kavramını izzetin tam zıttı olarak konumlandırır. Allah'ın "zillete düşürmesinin", salt maddi bir yoksulluk olmadığını; kişinin sahip olduğu dünyevi unvanlara ve saltanatlara rağmen, kalbine korku salınması, karakterinin küçülmesi, itibarsızlaşması ve başkalarının karşısında psikolojik olarak boyun eğmeye (zelil) mecbur bırakılması olduğunu analiz eder.
Prof. Dr. Sadık Kılıç: İzzet ve zillet sarmalını tarihsel bir ilahi yasa (sünnetullah) olarak okur. Ayetin, dünyevi iktidar sahiplerinin (firavunların, zorbaların) en çok güvendikleri kendi saltanatlarının ve dokunulmazlıklarının, ilahi iradenin tek bir müdahalesiyle nasıl ontolojik bir çöküşe (zillete) ve tarihsel bir aşağılanmaya dönüşebileceğinin felsefi bir ihtarı olduğunu tahlil eder.
Biyedike (بِيَدِكَ)
İbn Fâris: Ye-dal (y-d) kökünden geldiğini, asıl anlamının insanın fiziksel uzvu olan "el" olduğunu, ancak zamanla "kudret, nimet, himaye, tasarruf yetkisi ve mülkiyet" anlamlarına genişlediğini belirtir. Bir şeyin kişinin "elinde" olmasının, o şey üzerindeki mutlak kontrolünü ve onu dilediği gibi yönetebilme kabiliyetini ifade ettiğini açıklar.
Râgıb el-İsfahânî: Allah'a atfedilen "el" (yed) kavramını teolojik bir çerçevede antropomorfizmden (insan biçimcilik) tenzih ederek analiz eder. Arap dilinde elin, iş yapmanın ve kudretin merkezi organı olmasından kinaye olarak kullanıldığını; "Hayır Senin elindedir" tamlamasının, evrendeki tüm eylemlerin, lütufların ve kaderin yegane icra merciinin sadece O'nun mutlak iradesi olduğunu detaylandırır.
Toshihiko Izutsu: Kuran'ın sembolik dilini inceler. İnsanın dünyayı kendi "elleriyle" imar etmesinden, gücünü elleriyle kullanmasından yola çıkarak; "yed" kelimesinin, mutlak metafiziksel kudreti ve evren üzerindeki direkt ilahi müdahaleyi insan aklının kavrayabileceği en somut, en canlı ve edebi sembolle zihinlere nakşettiğini tahlil eder.
el-Hayr (الْخَيْرُ)
İbn Fâris: Hı-ye-ra (h-y-r) kökünden geldiğini, temel anlamının "seçilen, rağbet edilen, üstün tutulan ve özünde fayda barındıran şey" olduğunu belirtir. Şerrin (kötülüğün) tam zıttı olan bu kavramın, insanın doğası gereği ona yöneldiği mutlak iyiliği karşıladığını ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî: Hayır kavramını felsefi bir bütünlük içinde ele alır. Mülkün verilmesi veya sökülüp alınması, insanın aziz veya zelil kılınması dışarıdan bakıldığında (beşeri gözle) farklı, bazen yıkıcı (şer) eylemler gibi görünse de; ayette "Hayır (sadece) Senin elindedir" denilerek, ilahi iradenin tüm bu tarihi ve kozmik devinimleri (yükselişleri ve çöküşleri) nihayetinde evrensel bir "iyiliğe/amaca" bağladığını, O'nun fiillerinde ontolojik bir şerrin bulunmadığını detaylandırır.
Kadîr (قَدِيرٌ)
İbn Fâris: Kaf-dal-ra (k-d-r) kökünden geldiğini, asıl manasının "bir şeyin ölçüsünü ve miktarını belirlemek, ona tam olarak denk gelmek ve bir şeye güç yetirmek" olduğunu belirtir. "Fa'îl" kalıbındaki (kadîr) formunun, gücün geçici veya kısıtlı değil, zatın özünden kaynaklanan tükenmez ve mutlak bir yetkinlik olduğunu dilbilimsel olarak açıklar.
Râgıb el-İsfahânî: Kudret kavramını salt kaba bir güçten ayırır. Allah'ın "Kadîr" olmasının, dilediği her şeyi yapabilme gücünün yanı sıra; bu gücü hikmetle, belli bir plana (kader) ve ölçüye göre en kusursuz formda icra etme yeteneği olduğunu belirtir.
Prof. Dr. Hidayet Aydar: Ayetin sonundaki bu esma (isim) kapanışının teolojik ve retorik gücünü inceler. Mülkleri söküp alma, zorbaları zelil kılma ve tarihi tersine çevirme gibi akıl almaz değişimlerin nasıl mümkün olacağı sorusuna; cümlenin sonunda gelen "Kadîr" (O her şeye gücü yetendir) sıfatıyla nihai, sarsılmaz ve tartışmaya kapalı bir teolojik mühür vurulduğunu tahlil eder. Duadaki teslimiyetin zirvesinin bu kelimede billurlaştığını belirtir.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla