اِنَّ الَّذ۪ينَ يَكْفُرُونَ بِاٰيَاتِ اللّٰهِ وَيَقْتُلُونَ النَّبِيّ۪نَ بِغَيْرِ حَقٍّۙ وَيَقْتُلُونَ الَّذ۪ينَ يَأْمُرُونَ بِالْقِسْطِ مِنَ النَّاسِۙ فَبَشِّرْهُمْ بِعَذَابٍ اَل۪يمٍ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Âl-i İmrân Sûresi, 21. Ayet
Daralt
X
-
Allah'ın ayetlerini inkar edenler, haksız yere peygamberlerin canlarına kıyanlar ve adalet isteyen insanları öldürenler var ya, onlara can yakan bir azabı müjdele!
Allah'ın ayetlerini inkar edenler. Buradaki Allah'ın ayetleri mealindeki ifadeden maksadın, Ehl-i Kitab'ın kendi kitaplarında bulunan Muhammed'in (s.a.) niteliklerini ve O'nu peygamber olarak göndereceğini bildiren ayetler olduğu söylenmiştir. Bunun Kur'an ve Muhammed (s.a.) anlamına geldiği de kabul edilmiştir.
Allah'ın Ayetleri
Allah'ın ayetlerini inkar edenler. Ayetler, alametler ve kesin deliller demektir. Bunlar farklı farklı şeylerdir. Bu alametlerin bir kısmı yaratıkların Cenab-ı Hakk'ın vahdaniyetine işaret etmesi gibi duyulara hitap eden hissiyat (duyusal) türündendir. Buradan, yaratmanın beşer gücü ile gerçekleştirilme ihtimali olmadığı sonucu çıkar. Peygamberlerin risalet iddiaları da, kendilerini peygamber olarak gönderenin, bu yaratma gücünü kendi üzerine aldığını gösterir; ta ki peygamberlerin getirdiği delillerin bir alamet olduğunu ve onların peygamberliklerini insanlara açıkça ortaya koyduğunu göstersin.
Alametlerin bir kısmı da nakle bağlı olan sem'iyyat (işitsel) türündendir. Bu da peygamberlerin, ancak eğitim görmek suretiyle bilmeleri mümkün olan ve fakat hiç bir eğitim görmeden, hakikatini Allah'tan başka kimsenin bilemeyeceği bazı haberleri getirmeleridir. Bu da söz konusu bilgileri peygamberlere verenin Allah olduğunun ve bunları onlar için bir alamet olsun diye lütfettiğinin bilinmesi içindir. En doğrusunu bilen Allah'tır. Alametlerin bir kısmı ise akla hitap eden akliyyat (akli bilgiler) türündendir. Bunlar da tevhid, risalet ve benzeri konuların bilgisine ulaşmak için araştırma ve zorluklara katlanarak düşünmekle elde edilen bilgidir. İşte Allah bütün bunları Resulullah'a (s.a.) vermiştir. Bunları inkar edenin davranışı iki anlama gelir. Birincisi, ayetlerin hakikatini, onların ayet olduklarını inkar etmektir. Bunlar, daha önce sözünü ettiğim şeylerdir. Allah, inatları ve ısrarlı tavırları sebebiyle bunları inkar edenler için, ayette belirttiği hükmü vermiştir. En doğrusunu bilen Allah'tır. İkincisi ayetleri inkar etmekle kendisine ayet gönderilen kişiyi inkar etmek istemeleridir. Burada inkar işi, hakikat kendileriyle bilindiği için ayetlere nispet edilmiştir. Nitekim bazı şeyler, kendilerine ulaşılan sebeplere nispet edilebilir. İşte ayetleri inkar etmenin anlamı budur.
Şimdi semavi kitaplar, onlarda bulunan nitelemeler, insanların Kur'an'ın benzerini yapmaktan aciz kalmaları vb. şeyler hissiyat (duyusal) türünden olan şeylerdir. En doğrusunu bilen Allah'tır. Belirttiğimiz gibi buradan da ayetleri inkar etmenin anlamı ortaya çıkar. Çünkü duyu organları bunları alır, akıl ve düşünme gücü de onları kavrar. Ama bunlar, o insanlar için delil olan ayetlerdir. Yahut da inkarın anlamı, onun tahkikini gerektiren ayetlerdir. En doğrusunu bilen Allah'tır.
[Peygamberleri] öldürenler. Bu beyan öldürmek isterler, buna azmederler demektir. Bu, "Onlar sizinle savaşmaya kalkışırlarsa, siz de onları öldürün" mealindeki ayete benzemektedir. Eğer burada öldürmek fiilinin gerçek anlamı kastedilmiş olsaydı, onlar bizi öldürdüklerinde artık bizim onları öldürmemiz mümkün olmazdı; şu ilahi beyanlar da buna benzer. "Kur'an okuyacağın zaman, o kovulmuş şeytandan Allah'a sığın!", yani Kur'an okumak istediğin zaman demektir. "Namaz kılmaya kalkacağınız zaman ... yıkayın", namaz kılmayı istediğiniz zaman demektir; çünkü insan namaza kalktığında yıkanmaya fırsatı olmaz. İşte izahına çalıştığımız ayet de bu anlamdadır. Bu ifadeden onların, atalarının peygamberleri öldürmüş olmalarından memnun olmaları anlamı da kastedilmiş olabilir. Ataları öldürdüğü için bu iş onlara nispet edilmiştir. Ayetin, peygamberleri öldüren atalarını kastettiği söylenmiştir. Onların her gün bin nebiyi öldürdüklerinin rivayet edildiği de söylenmiştir.
Nebi'nin Anlamları
Böyle bir şeyi ben bilmiyorum. Şayet bu doğru ise, o zaman onların bunu temenni ettikleri şeklinde yorumlamak gerekir. Yahut sadece bir nebiyi ve onun yardımcılarını öldürmüşlerdi; bundan dolayı onlara nebiler (haber verenler) denilmiştir, çünkü onlar dini bilgileri birbirlerine haber veriyorlardı. En doğrusunu bilen Allah'tır.
Onlara can yakan bir azabı müjdele! Eğer ayet onların atalarını kastetmiş olsaydı, Cenab-ı Hak Resulüne (s.a.) onlara azabı müjdelemesini nasıl emrederdi, çünkü onlar ölüp gitmişlerdi? İşte bu, ayetten maksadın ilk yorum olduğunu göstermektedir; yani onlar Peygamberleri öldürmeye niyetlenmişlerdi, bunlar da atalarının yaptıklarından memnun kalmışlardı. En doğrusunu bilen Allah'tır. Mutlak olarak müjde, ancak sevinç hallerinde ve yalnızca iyilikler için kullanılır. Ancak herhangi bir şeyle kayıtlı olarak kullanıldığında, başka anlamlara gelmesi de mümkündür. Burada Onlara can yakan bir azabı müjdele! mealindeki ifade ile Allah, müjdeyi azapla kayıtlamaktadır. Bundan dolayıdır ki -Allah kendilerine rahmet eylesin- alimlerimiz, hakikatleri mecazdan, zahiri batından daha evla görmenin ancak bir delille mümkün olacağını söylemişlerdir. İman vb. pek çok şey, örfte hakikat anlamında kullanılmıştır.
Yorumu Yorumla
-
Yekfurûne (يَكْفُرُونَ)
İbn Fâris: Kef-fe-ra (k-f-r) kökünden geldiğini, asıl ve fiziksel anlamının "bir şeyin üzerini örtmek, gizlemek ve saklamak" olduğunu belirtir. Tohumu toprağa gizleyen çiftçiye de bu kökten isim verildiğini hatırlatarak; ayetteki inkarcıların eyleminin, kendilerine sunulan apaçık ilahi ayetlerin (işaretlerin) üzerini inatla ve bilinçli bir şekilde örtme çabası olduğunu dilbilimsel olarak açıklar.
Râgıb el-İsfahânî: Eylemin geniş/şimdiki zaman (müzari) kalıbında gelmesini analiz eder. İnkarcılığın (küfrün) geçmişte yaşanıp bitmiş statik bir olay olmadığını; ayetleri reddetme halinin bu kişilerde sürekli, aktif ve inatçı bir varoluşsal karaktere dönüştüğünü detaylandırır. Bilgisizlikten ziyade, gerçeği bilip üstünü örtme şeklindeki nankörlük boyutuna dikkat çeker.
Toshihiko Izutsu: Kuran'ın inanç diyalektiğinde "küfür" kavramını tahlil eder. Bu ayetin bağlamında eylemin, sadece zihinsel bir inançsızlık değil; ilahi otoriteye karşı aktif bir başkaldırı, isyan ve yaratıcının evrendeki mutlak hükümranlığını epistemolojik olarak reddetme (kapatma) girişimi olduğunu semantik sınırlarıyla inceler.
Yaktulûne (وَيَقْتُلُونَ)
İbn Fâris: Kaf-te-lam (k-t-l) kökünden geldiğini, temel anlamının "bir canlının hayatına son vermek, onu öldürmek ve bedeni ruhundan ayırmak" olduğunu belirtir. Bu eylemin şiddet ve yok etme kastı taşıdığını etimolojik olarak ortaya koyar.
Râgıb el-İsfahânî: Öldürme eylemini Kuran'ın ahlaki çerçevesinde değerlendirir. Peygamberleri öldürmenin, sıradan bir cinayet olmaktan çıkıp, bizzat hakikatin kendisine, ilahi mesaja ve toplumun manevi rehberliğine yapılmış ontolojik bir suikast olduğunu analiz eder. Eylemin sürekli (yaktulûne) formunda kullanılmasının, bu zihniyetin tarihsel bir alışkanlığı (sistematik katliamı) temsil ettiğini detaylandırır.
Prof. Dr. Sadık Kılıç: Bu kavramı insanın yeryüzündeki tuğyanı (sınırı aşması) bağlamında ele alır. İlahi mesajı getiren elçileri fiziksel olarak yok etme girişiminin, inkarcı kibrin ve dünyevi iktidar hırsının varabileceği en uç, en vahşi ahlaki çöküş noktası olduğunu analiz eder.
en-Nebiyyîne (النَّبِيِّينَ)
İbn Fâris: Kelimenin kökeni hakkında iki temel yaklaşım sunar. İlki, nun-be-hemze (n-b-e) kökünden gelen "önemli haber" (nebe) manasıdır; bu durumda peygamber "ilahi haberleri getiren kişi" olur. İkincisi ise nun-be-vav (n-b-v) kökünden gelen "yükseklik, yücelik ve tümsek" (neveve) manasıdır; bu durumda peygamber, manevi ve ahlaki olarak diğer insanlardan üstün ve yüksek bir makama yerleştirilmiş kişi anlamına gelir.
Râgıb el-İsfahânî: Haber (nebe) kökünü merkeze alarak kelimeyi tahlil eder. Sıradan bir bilgi aktarıcısına nebi denilemeyeceğini; ancak insanın dünya ve ahiret kurtuluşunu doğrudan ilgilendiren, yalanlanması imkansız olan en yüce ilahi hakikatleri haber veren elçiye bu ismin tahsis edildiğini detaylandırır.
Arthur Jeffery: Kelimenin Sami dilleri ailesindeki filolojik tarihini inceler. İbranice "Nabi" ve Aramice/Süryanice "Nbiya" kelimelerinin, Ortadoğu'nun dini lügatinde "Tanrı'nın sözcüsü" anlamında zaten çok yaygın kullanıldığını kanıtlar. Kuran'ın bu evrensel terimi kullanarak, mesajını doğrudan köklü İbrahimi geleneğin devamı olarak konumlandırdığını savunur.
Hakk (حَقٍّ)
İbn Fâris: Ha-kaf-kaf (h-k-k) kökünden geldiğini, asıl anlamının "sabit olmak, değişmezlik, doğruluk, kesinlik ve yerinden oynamamak" olduğunu belirtir. Ayetteki "bi ğayri hakk" (haksız yere) ifadesinin, yapılan öldürme eyleminin arkasında hiçbir rasyonel, hukuki, ahlaki veya mantıksal sabitenin (dayanağın) bulunmadığını dilbilimsel olarak ifade ettiğini açıklar.
Râgıb el-İsfahânî: Hak kavramını adaletin temeli olarak analiz eder. Peygamberlerin öldürülmesinin "haksız yere" olduğunun vurgulanmasının; inkarcıların bu cinayetleri işlerken kendilerini haklı çıkaracak hiçbir geçerli nedene (hakk) sahip olmadıklarını, eylemin tamamen zulüm, heva ve kibirden beslenen saf bir kötülük olduğunu semantik olarak tahlil eder.
Ye'murûne (يَأْمُرُونَ)
İbn Fâris: Hemze-mim-ra (e-m-r) kökünden türediğini, temel manasının "bir işin yapılmasını istemek, buyurmak, yönlendirmek ve bir durumu yönetmek" olduğunu belirtir. Eylemin yapısında, karşı tarafa bir yükümlülük yükleme ve onu belirli bir eyleme sevk etme kastı olduğunu etimolojik olarak açıklar.
Râgıb el-İsfahânî: Emretme kavramını sosyal ve ahlaki bir düzlemde inceler. Ayette adaleti "emredenlerin" sadece pasif bir tavsiyede bulunmadıklarını; toplumda hakkı tesis etmek için aktif, kararlı ve otoriter bir şekilde mücadele ettiklerini, bu yüzden de statükoyu ellerinde tutan zorbaların (inkarcıların) doğrudan hedefi haline geldiklerini detaylandırır.
el-Kıst (بِالْقِسْطِ)
İbn Fâris: Kaf-sin-tı (k-s-t) kökünün zıt anlamlı (ezdâd) bir yapıya sahip olduğunu belirtir. Kök, formuna göre hem "zulmetmek, haksızlık yapmak" hem de "payları eşit ve adil bir şekilde dağıtmak, tam adalet" anlamlarına gelir. Ayetteki "kıst" kullanımının, terazinin iki kefesini eşitleyen o hassas, pürüzsüz ve mutlak adaleti ifade ettiğini dilbilgisi kurallarıyla açıklar.
Toshihiko Izutsu: Kuran'ın sosyo-politik ahlakında "kıst" kavramının merkezi rolünü tahlil eder. Peygamberlerin ve onların takipçilerinin ana misyonunun salt soyut bir inanç aşılamak değil, toplumda ezilenlerin hakkını savunan somut bir "adalet" (kıst) nizamı kurmak olduğunu; inkarcıların şiddetinin (öldürme eyleminin) asıl sebebinin, kendi sömürü düzenlerini tehdit eden bu adalet çağrısı olduğunu semantik olarak inceler.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk: Kelimeyi nüzul döneminin toplumsal gerçekliği üzerinden değerlendirir. Adaleti (kıst) emredenlerin öldürülmesinin, tarih boyunca tevhidi savunanların aynı zamanda oligarşik, adaletsiz ve tekelci iktidarlara karşı duran sosyal adalet savaşçıları olduklarını gösterdiğini; vahyin sadece teolojik değil, güçlü bir sınıf eleştirisi de barındırdığını analiz eder.
Febeşşirhum (فَبَشِّرْهُم)
İbn Fâris: Be-şın-ra (b-ş-r) kökünden geldiğini, bu kökün asıl manasının "insanın cildi, teni ve derisi" (beşere) olduğunu belirtir. İnsanın duyduğu bir haberin yüzünde ve teninde yarattığı ani renk değişikliğinden (kızarma, parlama) dolayı, özellikle sevindirici haber verme eylemine "tebşir" (müjdeleme) denildiğini etimolojik bir bağ ile ortaya koyar.
Râgıb el-İsfahânî: Müjde (büşra) kelimesinin aslında kalbi sevindiren haberler için kullanıldığını belirtir. Ancak bu ayette inkarcılar için "onları acı bir azapla müjdele" denilmesinin, kelimenin temel anlamıyla tamamen zıt yönde, son derece sarsıcı, alaycı ve ironik bir kullanım olduğunu tahlil eder.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı): Kuran'ın mucizevi retoriğini (belagatini) ve edebi stratejisini bu kelime üzerinden analiz eder. Normalde mutluluk ifade eden "müjdele" fiilinin, azap ve felaket haberi için kullanılmasının (tehakküm/istihza sanatı), inkarcıların dünyevi kibrini, sahte güvenini ve küstahlığını psikolojik olarak en derinden parçalayan muazzam bir edebi darbe olduğunu detaylandırır.
Elîm (أَلِيمٍ)
İbn Fâris: Hemze-lam-mim (e-l-m) kökünden geldiğini, asıl anlamının "şiddetli acı, bedensel veya ruhsal ıstırap, sızı" olduğunu belirtir. Kelimenin "faîl" (elîm) kalıbında gelmesinin, acının sıradan veya geçici olmadığını; insanın içine işleyen, sürekli ve derinlemesine tahrip eden kalıcı bir ıstırap doğasına sahip olduğunu dilbilimsel olarak ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî: Acının mahiyetini suçun mahiyetiyle ilişkilendirerek analiz eder. Hakikati örten ve adaleti savunanları katledenlerin suçunun büyüklüğüne ve verdikleri zararın ağırlığına karşılık olarak; onlara vaat edilen azabın da sıradan bir ceza değil, ontolojik bir yıkım getiren, insanın tüm varlığını acıya gark eden (elîm) kusursuz bir ilahi adalet (kısas) yansıması olduğunu tahlil eder.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla