اِنَّ الدّ۪ينَ عِنْدَ اللّٰهِ الْاِسْلَامُ۠ وَمَا اخْتَلَفَ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ اِلَّا مِنْ بَعْدِ مَا جَٓاءَهُمُ الْعِلْمُ بَغْياً بَيْنَهُمْۜ وَمَنْ يَكْفُرْ بِاٰيَاتِ اللّٰهِ فَاِنَّ اللّٰهَ سَر۪يعُ الْحِسَابِ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Âl-i İmrân Sûresi, 19. Ayet
Daralt
X
-
Allah katında din kesinlikle İslam'dır. Kitap verilenler, ancak kendilerine ilim geldikten sonradır ki, aralarındaki hak tanımazlık yüzünden ayrılığa düştüler. Allah'ın ayetlerini inkar edenler bilmelidirler ki Allah'ın hesabı çok çabuktur.
Allah katında din kesinlikle İslam'dır. Bazıları bu ayeti, dinler arasında hak olan yegane din İslam'dır, diye açıklamışlardır. Zira herkes intisab ettiği dininin Allah'ın emrettiği din olduğunu ileri sürer. Bazıları da Allah tarafından gelen amirin emrettiği din İslam dinidir, diye açıklamıştır, çünkü bazı insanlar farklı dinde olmalarına rağmen inanmayı kabul ediyor, fakat bir kısmı İslam'ı benimsemiyordu. Aziz ve celil olan Allah şunu bildirdi ki emrettiği ve içinde tevhid inancı bulunan din, sadece İslam dinidir, başka değil. Cenab-ı Hakk'ın şöyle buyurduğu bilinmektedir: "İbrahim ne yahudi, ne hıristiyan idi; bilakis o, tek Allah'a inanıp boyun eğmiş bir kişiydi, müşriklerden de değildi". Aziz ve celil olan Allah burada; İbrahim aleyhisselamın İslam dininden başka bir dine mensup olmadığını haber vermektedir. İslam ise, daha önce zikrettiğimiz üzere ihlas demektir. İbn Abbas'tan (r.a.) şöyle rivayet edilmiştir: Allah, kendinden başka tanrı olmadığını bildirdi, melekler ve ilim sahipleri de Allah katında yegane dinin İslam olduğunu, onun hak ve adaleti ayakta tuttuğunu kabul ettiler. Burada geçen "kıst" kelimesi ise Kur'an'ın tamamında adalet anlamında kullanılmıştır.
Kitap verilenler, ancak kendilerine ilim geldikten sonradır ki, ayrılığa düştüler. İki şekilde anlaşılabilir: Buradaki ihtilaf kelimesi ayrılığa düşmek anlamına gelebilir. Buna göre ayet, onlar küfürde ayrılığa düştüler, demektir. Aynen "Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra parçalanıp ayrılığa düşenler gibi olmayınız. İşte onlar için büyük bir azap vardır" mealindeki ayette ifade buyurulduğu gibi. Bir başka ihtimal de ihtilafın bizatihi dindeki parçalanmayı ifade etmiş olmasıdır. "Lakin onlar farklı yollara yöneldiler. Bu sebeple kimileri iman etmiş, kimileri de inkar etmiştir" mealindeki ayette ifade buyurulduğu gibi. Burada Allah şunu haber vermektedir ki onlar cehaletleri yüzünden değil, bilgi sahibi olduktan sonra ayrılığa düştüler. Nitekim açıklamaya çalıştığımız ayette de kendilerine ilim geldikten sonra diye buyurulmaktadır.
Kendilerine ilim geldikten sonra. İki şekilde yorumlanır. Biri onlar bildikten ve anladıktan sonra ayrılığa düştüler. Diğeri kendilerine bazı vesileler verildikten sonra ihtilafa düştüler, öyle ki düşünüp tefekkür etselerdi bu, kendilerine ilim ve açıklama imkanı sağlayacaktı. Fakat onlar inat ettiler, büyüklendiler ve ayrılığa düştüler.
Bu ayet aynı zamanda, "Rabbin geldi", "Onlar ancak Allah'ın kendilerine gelmesini bekliyorlar" mealindeki ayetlerle benzeri ayetlerin, bir halden başka bir hale, bir mekandan başka bir mekana intikal etme şeklinde anlaşılmasının caiz olmadığına da işaret etmektedir. Çünkü ayette ilmin gelmesinden söz edilmektedir, halbuki ilim için (intikal anlamında) gelmek ve gitmek ifadesini kullanmak doğru değildir. "Deki hak geldi, batıl yıkılıp gitti" mealindeki ayet de böyledir. Burada hakkın gelmesinden, batılın da gitmesinden söz edilmektedir, halbuki hak ve batılın, gelmesi ve gitmesi şeklinde anlaşılması doğru değildir; bir yerden başka bir yere intikal ve mekan değişikliği şeklinde anlaşılması da doğru olmaz, böyle bir anlayış ve tasarruf caiz olmaz. İşte Cenab-ı Hak bütün bunlardan münezzeh olduğu için "Rabbin geldi", "Sonra Arş'a istiva etti" mealindeki ayetleri insanların gelmesi ve istiva etmesi gibi düşünülemez.
"Meci'" yani gelmek fiiline her zaman, özellikle intikal etme anlamı verilmez; hazan bunu, hazan da başka bir anlamı içerir. Aynı anlama gelen "ityan" fiili de böyledir. En doğrusunu bilen Allah'tır.
Aralarındaki hak tanımazlık yüzünden. Bu ilahi beyan, aralarındaki kıskançlık yüzünden, anlamına da gelir. Çünkü onlar, İsrail'den sonra gönderilen peygamberler kendi aralarından biri olduğu gibi Resulullah sallallahu aleyhi ve sellemin de İsrailoğullarından gönderilmesini bekliyorlardı. Fakat başka bir milletten gönderilince kıskandılar ve onun getirdiği İslam dinine de muhalefet ettiler. Buradaki "beğyen" kelimesinin "beğa" fiilinden gelmiş olması muhtemeldir, o takdirde yoldan sapmak ve zulmetmek anlamına gelir.
Allah'ın ayetlerini inkar edenler. Yani ayrılığa düşenlerden Allah'ın ayetlerini inkar edenler, bilmelidirler ki Allah'ın hesabı çok çabuktur. Burada sanki gizli bir kelime bulunup şöyle denilmektedir: "De ki ey Muhammed! Kendilerine ilim ve beyan geldikten sonra Allah'ın ayetlerini inkar edenler bilmelidirler ki Allah'ın hesabı çok çabuktur". Zira gizli bir anlam olmadan ayetteki cevabın zahiri şöyle olur: "Allah'ın ayetlerini inkar edenler bilmelidirler ki Allah'ın hesabı çok çabuktur". En doğrusunu bilen Allah'tır ya, bu şekliyle ayet, azabı çok çabuktur anlamına gelir. Bu ilahi beyan üç şekilde anlaşılabilir. Birincisi, azabı çok çabuktur, anlamına gelir. Hesaptan hemen sonra azap geldiği için böyle denilmiş olabilir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.) "inceden inceye hesaba tabi tutulan kimse azaba uğratılır" buyurmuştur. Dolayısıyla burada hesap, azap manasında kullanılmıştır. İkincisi, Cenab-ı Hak hesabının çok çabuk olduğunu haber vermektedir. Yani O'nun hesabı, insanlar arasındaki hesaplaşma gibi değildir, çünkü insanları meşgul eden pek çok sebep, onlara engel olan hususlar vardır. Bu yüzden düşünmeye, tefekküre ihtiyaçları vardır. Fakat Allah, herhangi bir şeyin kendisini meşgul etmesinden veya hangi manada olursa olsun O'na engel olunmasından münezzehtir. O, bütün bunlardan yücedir. Üçüncüsü, bundan maksadın yakınlık olduğu da söylenmiştir. Yani hesabının yakınlığından dolayı O'nun hesabı çabuktur, denilmiştir. En doğrusunu bilen Allah'tır.
İbn Abbas'ın (r.a.) "şehidellahu" diye başlayan önceki ayetten Allah katında din İslam'dır mealindeki ayete kadar olan bölümde yer alan "ennehu" kelimesi sadece lafzi bir bağlantı kurar. Söz konusu iki ayetin toplu manası şudur: Kendisinden başka ilah olmayan Allah ve melekleri ve ilk ayette zikri geçen kişiler Allah katında yegane dinin kesinlikle İslam olduğuna şahittirler.
"İslam" hakikatte bütün nesne ve olayları sadece Allah'a tahsis etmektir. Bunların ne mülkiyetinde, ne yaratılmasında, ne de takdirinde O'nun hiçbir ortağı yoktur. İman da bütün eşyanın Cenab-ı Hakk'a ait olduğu bilgisini tasdik etmek, yaratılmışlık özellikleriyle birlikte rablerinin ve yaratıcılarının Allah olduğunu benimsemektir. O, ortaklardan münezzeh ve yücedir. İslam, boyun bükmektir, diye de denilmiştir. Onun ihlas olduğu da söylenmiştir. Bunların hepsi açıkladığımız mananın kapsamına girer. Bu aynen "Allah şöyle bir örnek veriyor: Bir adam var ki onun birbiriyle ihtilaflı birçok efendisi bulunmaktadır; bir adam da var ki bir tek kişiye bağlıdır" mealindeki ayetin ifadesine benzemektedir. İman, Cenab-ı Hakk'ın, her şeyin Rabbi olduğuna dair verdiği haberleri tasdik etmektir, yaratma ve buyurmanın da O'na ait olduğunu kabul etmektir. İman için, peygamberlerin getirdiklerini tasdik etmektir de denilmiştir. Bu da yine az önce açıkladığımız şeyin kapsamına girer. En doğrusunu bilen Allah'tır.
Yorumu Yorumla
-
ed-Dîn (الدِّينَ)
İbn Fâris: Dal-ye-nun (d-y-n) kökünden geldiğini, asıl ve temel anlamının "boyun eğmek, itaat etmek, zelil olmak ve bir eylemin karşılığını (mükafat veya ceza) vermek" olduğunu belirtir. İnsanın üzerinde mutlak otorite kuran ve onu belirli yasalara uymaya mecbur bırakan nizamın, bu itaat ve karşılık (ceza) ilişkisinden dolayı "din" olarak isimlendirildiğini dilbilimsel olarak açıklar.
Râgıb el-İsfahânî: Din kavramını felsefi ve teolojik bir düzlemde analiz eder. Bu kelimenin sadece vicdani bir inancı değil, yaratıcının koyduğu kurallara akılla ve iradeyle (zorlamayla değil) boyun eğmeyi ifade ettiğini belirtir. Ayette "Allah katındaki din" tamlamasının, yaratıcının kabul edeceği tek meşru itaat ve yaşam nizamını (şeriatı) sembolize ettiğini detaylandırır.
Arthur Jeffery: Kelimenin etimolojik köklerinin Ortadoğu dillerindeki çapraz geçişlerini tahlil eder. Bir yandan İbranice ve Aramicedeki "din" (yargı, hüküm, mahkeme) kelimesiyle, diğer yandan Pehlevice (Eski Farsça) kökenli "daena" (inanç, vizyon, din) kelimesiyle olan güçlü fonetik ve semantik bağlarını ortaya koyar. Kuran'ın bu evrensel terimi alarak, hem "ilahi yargı" hem de "teslimiyet nizamı" anlamlarını iç içe geçirdiğini savunur.
Toshihiko Izutsu: Kuran'ın kavramsal evriminde "din" kelimesinin gelişimini inceler. İslam öncesi Arap toplumunda köklü bir "örf, adet ve tutulan yol" anlamına gelen kelimenin; bu ayetteki kullanımıyla, insanın kendi kabilevi adetlerini veya şahsi arzularını bırakıp, tamamen Allah'ın belirlediği objektif ve evrensel bir yasaya (İslam'a) ontolojik bir geçiş yapmasını ifade ettiğini semantik sınırlarıyla tahlil eder.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk: Kelimeyi nüzul döneminin sosyolojik yapısı üzerinden okur. "Allah katındaki din" vurgusunun, Ehl-i Kitab'ın veya müşriklerin kendi inanç sistemlerini (dinlerini) yegane kurtuluş yolu olarak gören tekelci anlayışlarına karşı, ilahi otoritenin sınırlarını kesin olarak çizdiği teolojik bir reddiye ve düzeltme içerdiğini analiz eder.
el-İslâm (الْإِسْلَامُ)
İbn Fâris: Sin-lam-mim (s-l-m) kökünden türediğini, asıl ve değişmez anlamının "sağlık, esenlik, her türlü içsel ve dışsal afetten/kusurdan uzak kalmak ve barışmak" olduğunu belirtir. "İf'al" babındaki (islâm) kullanımının, kişinin kendi iradesiyle direnci bırakıp, mutlak bir güce boyun eğmesi ve bu teslimiyet sayesinde varoluşsal bir güvenliğe (selamete) girmesi eylemini ifade ettiğini açıklar.
Râgıb el-İsfahânî: Teslimiyet kavramını ontolojik bir zorunluluk ve iradi bir tercih olarak ikiye ayırır. Tüm evrenin işleyiş itibariyle Allah'a mecburi bir teslimiyet (fıtri islam) içinde olduğunu; ayette kastedilen "İslam"ın ise, akıl sahibinin hiçbir kibrin veya şüphenin esiri olmadan, kendi hür iradesiyle ilahi nizamı (dini) tasdik edip ona itaat etmesi (iradi islam) olduğunu felsefi bir derinlikle tahlil eder.
Arthur Jeffery: Kelimenin dini terminolojideki kullanımını, Geç Antik Çağ Hristiyan ve Yahudi lügatiyle karşılaştırır. Süryanicedeki "mushlemana" (kendisini Tanrı'ya teslim eden, bütünleşen) kelimesinin kökenindeki teolojik yaklaşımla Kuran'daki "Müslim/İslam" kavramının aynı kökten beslendiğini; barış, bütünlük ve Allah'a tam teslimiyet fikirlerinin Sami dini geleneğinin en saf tevhidi yansıması olduğunu kanıtlarıyla sunar.
Toshihiko Izutsu: "İslam" kelimesinin bir "kurum/din adı" (ism-i alem) olmasından ziyade, aktif ve dinamik bir varoluşsal eylem (mastar) olduğuna dikkat çeker. Kuran değerler sisteminde bu kelimenin, "kibir" (istikbar) ve "şirk" kavramlarının tam zıttı olarak merkeze oturduğunu; insanın sahte ilahlık taslamayı bırakıp, yaratıcısı karşısında kendi hiçliğini kabul ederek eylemsel bir boyun eğiş sergilemesini sembolize ettiğini analiz eder.
İhtelefe (اخْتَلَفَ)
İbn Fâris: Hı-lam-fe (h-l-f) kökünden geldiğini, temel anlamının "bir şeyin diğerinin yerine geçmesi, ardından gelmesi, arkada kalmak ve zıddına gitmek" olduğunu belirtir. Eylemin "iftial" babında (ihtilaf) kullanılmasının, insanların fikirde, inançta veya eylemde birbirinin tersi yönlere savrulmasını, aralarındaki uyumun bozulup yerini çekişmeli bir karşıtlığa bırakmasını dilbilimsel olarak ifade ettiğini açıklar.
Râgıb el-İsfahânî: İhtilaf eylemini zihinsel ve toplumsal bir çözülme olarak analiz eder. Ehl-i Kitab'ın durumunu tanımlarken, ihtilafın doğal bir farklılık (tenevvü) olmadığını; hakikat apaçık ortadayken, inat, heva ve menfaat uğruna birliği bilerek parçalamak ve hakka sırt çevirmek şeklinde gerçekleşen teolojik bir sapma olduğunu detaylandırır.
Beğyen (بَغْيًا)
İbn Fâris: Be-ğayn-ye (b-ğ-y) kökünden türediğini, kökün iki ana ekseni olduğunu belirtir: İlki "bir şeyi şiddetle arzulayıp talep etmek", ikincisi ise "sınırı aşmak, zulmetmek ve hakka tecavüz etmek"tir. Ayetteki "beğyen" kullanımının, insanın kendi hakkı olmayan bir makamı, gücü veya otoriteyi ele geçirme arzusuyla, ahlaki ve ilahi sınırları (haddi) kasten aşmasını ifade ettiğini etimolojik olarak ortaya koyar.
Râgıb el-İsfahânî: Bu kelimeyi psikolojik ve ahlaki bir çürüme durumu olarak tahlil eder. Bilgi (ilim) geldikten sonra Ehl-i Kitab'ın ihtilafa düşmesinin nedeninin epistemolojik bir anlama sorunu değil; tamamen "beğy" kaynaklı olduğunu belirtir. Beğy'in burada haset, kıskançlık, diğer grubu tahakküm altına alma hırsı ve dünyevi güç rekabeti gibi hastalıklı ruh hallerini barındırdığını analiz eder.
Prof. Dr. Sadık Kılıç: Kelimenin Kuran'daki sosyo-psikolojik analizini yapar. Dini bilginin (ilmin) yozlaşarak nasıl bir iktidar, tekelcilik ve hegemonya aracına dönüştüğünü inceler. "Beğy" eyleminin, hakikati arama çabasının yerini, "benim grubum üstündür" asabiyetinin alması olduğunu; dinin, gruplar arası haset ve siyasi bir silah olarak kullanılmasının Kuran tarafından ontolojik bir felaket olarak tanımlandığını savunur.
Serî' (سَرِيعُ)
İbn Fâris: Sin-ra-ayn (s-r-a) kökünden geldiğini, asıl manasının "yavaşlığın ve ağırlığın tam zıttı olan ivme, çabukluk, hız ve eylemin anında gerçekleşmesi" olduğunu belirtir. İlahi bir sıfatla tamlandığında (serîu'l-hisâb), zaman ve mekan engellerinin bu eylemi hiçbir şekilde kısıtlayamayacağını, failin eylem üzerindeki mutlak hakimiyetini dilbilimsel olarak açıklar.
Râgıb el-İsfahânî: İlahi hız kavramını felsefi bir bağlamda analiz eder. Allah'ın hesabının "hızlı" olmasının, insanların anladığı anlamda bir acelecilik, telaş veya zamanı kısaltma çabası olmadığını; mutlak kudret için "zaman" kavramının bizzat yaratılmış bir nesne olduğunu ve eylemin tasarlanması ile gerçekleşmesi arasında hiçbir kronolojik aralığın (gecikmenin) bulunmamasını ifade ettiğini detaylandırır.
el-Hisâb (الْحِسَابِ)
İbn Fâris: Ha-sin-be (h-s-b) kökünden geldiğini, temel anlamının "saymak, hesaplamak, bir şeyi miktarına göre takdir etmek ve kafi gelmek (yetmek)" olduğunu belirtir. İnsanın amellerinin kaydedilip, karşılığının eksiksiz ve adil bir şekilde verilmesi eyleminin, bu kökün "sayım ve ölçüm" doğasından yola çıkılarak Kuran'da sıklıkla kullanıldığını ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî: Hesap eylemini ilahi adalet terazisi bağlamında tahlil eder. "Serîu'l-hisâb" tamlamasının; Allah'ın, kullarının zerre kadar iyilik veya kötülüklerini sayarken hiçbir detayı atlamaması, bir işle meşgul olmasının O'nu başka bir işi (hesabı) yapmaktan alıkoymaması ve adaletin tecellisinde hiçbir eksikliğe veya gecikmeye mahal vermemesi anlamına geldiğini analiz eder.
Arthur Jeffery: Ticari bir terim olan "hesap" kavramının, teolojik bir yargılama kavramına dönüşmesindeki filolojik ortak Sami mirasını inceler. Süryanice ve Aramicede (özellikle Hristiyan ve Yahudi tüccarların lügatinde) borç, alacak ve muhasebe defterleri için kullanılan kelimelerin, Geç Antik Çağ'da ahiret günündeki "ilahi bilanço" ve "yargı süreci" için evrensel metaforlar haline geldiğini, Kuran'ın da muhataplarının çok iyi bildiği bu muhasebe jargonuyla eşsiz bir eskatolojik korku ve sorumluluk bilinci inşa ettiğini kanıtlarıyla sunar.
Christoph Luxenberg: Kelimenin kökenlerini Syro-Arami okumalar ekseninde değerlendirerek, ayetteki "hesabı hızlı gören" vurgusunun, dönemin litürjik metinlerindeki "Son Yargı"nın (Kıyamet'in) aniden kopacağı ve ilahi mahkemenin savunmaya veya uzun süreli itirazlara izin vermeyecek kesin bir karar merci olduğu fikriyle (Aramice köklerle) doğrudan bağlantılı olduğunu iddia eder.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla