Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Âl-i İmrân Sûresi, 14. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Âl-i İmrân Sûresi, 14. Ayet

    زُيِّنَ لِلنَّاسِ حُبُّ الشَّهَوَاتِ مِنَ النِّسَٓاءِ وَالْبَن۪ينَ وَالْقَنَاط۪يرِ الْمُقَنْطَرَةِ مِنَ الذَّهَبِ وَالْفِضَّةِ وَالْخَيْلِ الْمُسَوَّمَةِ وَالْاَنْعَامِ وَالْحَرْثِۜ ذٰلِكَ مَتَاعُ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَاۚ وَاللّٰهُ عِنْدَهُ حُسْنُ الْمَاٰبِ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Zuyyine linnâsi hubbu-şşehevâti mine-nnisâ-i velbenîne velkanâtîri-lmukantarati mine-żżehebi velfiddati velḣayli-lmusevvemeti vel-en’âmi velharś(i)(k) żâlike metâ’u-lhayâti-ddunyâ(s) va(A)llâhu ‘indehu husnu-lmeâb(i)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Nefsani arzulara, (özellikle) kadınlara, oğullara, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüşe, soylu atlara, sağmal hayvanlara ve ekinlere düşkünlük insanlara çekici gelmiştir. İşte bunlar dünya hayatının geçici menfaatleridir. Halbuki varılacak güzel yer, Allah'ın katındadır.

      İnsan Tabiatı ve Akıl İlişkisi

      Nefsani arzulara, (özellikle) kadınlara, oğullara düşkünlük insanlara çekici gelmiştir. Ayetin sonuna kadar zikredilenler. Hasan-ı Basri şöyle demiştir: Allah'a yemin ederim ki belirtilen bu hususları insanlara şeytan süslemiştir, çünkü burada belirtilenleri ve buna düşkünlük gösterenleri Allah Teala'dan daha çok kimse yermemiştir. Mutezile mensupları da aynı görüşe sahip olmuştur. Ancak burada belirtilenlerle benzerleri hakkında bizim kanaatimiz, bunları Allah Teala'nın güzel göstermiş olduğu şeklindedir. Yüce Allah'tan güzel gösterme fiili iki şekilde gerçekleşir, çirkin gösterme de aynı şekilde vuku bulur: Birincisi, insan tabiatlarındaki güzl gösterme -nitekim insan tabiatı haddi zatında güzel olmayan şeyi bile lezzetli ve arzu edilir bulur-. İkincisi de akıl nezdinde güzel göstermedir. Şu var ki haddi zatında bir şeyin güzelliği kendinde mevcut olduğu yahut emredilmiş bulunduğu yahut da sonucunun vb. iyi olduğu sabit olanlar hariç, akılca bir şey süslü görülmez.

      Şunu da belirtmek gerekir ki insan aklının kötü şeyleri, yani kişinin tabiatının özendirdiği şeyi reddeden bir çerçevede yaratılması şu hikmete bağlıdır: Tabiat her zaman kişi için lezzetli, süslü ve erişilmesi kolay olan şeye meyledip bunu güzel gösterir, ayrıca insana zarar ve elem verecek şeyden de nefret eder. Akıl ise haddi zatında çirkin olan şeyden nefret edip asıl güzel olana heves eder. Resulullah sallallahu aleyhi ve sellemin şu beyanı da bu esasa bağlıdır: "Cennet kişiye zor gelen, cehennem de arzu edilen şeylerle süslenmiştir". Buradaki nebevi ifade aklın hoşlanmayışı veya arzu edişi esası üzerine değil, insan tabiatının ve arzusunun hoşlanmayışı üzerine kurulmuştur. Şu ilahi beyan da aynı hususu konu edinmiştir: "Size zor geldiği halde savaş üzerinize farz kılındı". Bu beyan aklın hoşlanmayışı veya hoşlanışı üzerine değil, insan tabiatının ve arzusunun hoşlanmayışı üzerine kurulmuştur, akılların hoşlanması ise iradeye bağlı bir tercihtir. Zaten sorumluluk da bu alan için söz konusudur; yani aklın gösterdiğini seçmek üzerine, yoksa insan tabiatının lezzetli olana meylediş ve zarardan nefret ediş yolundaki seçimi üzerine değil. Bunun da delili şu ilahi beyandır: "Hayır, Rabbine andolsun ki, aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda seni hakem kılıp sonra da verdiğin hükümden içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın onu kabullenmedikçe ve boyun eğip teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar". Allah Teala bu beyanında Resul-i Ekrem'in verdiği hükümlerde zorluk hissettikleri takdirde iman etmiş sayılmayacağını beyan etmiştir. Dolayısıyla ayet-i kerime insana hitap etmek ve görev vermek tabiatın seçimine değil, aklın doğrulaması ve reddine bağlıdır. Bundan dolayıdır ki insan tabiatında güzellik veya çirkinlik hissi Allah Teala'nın insanı belli bir tarzda yaratmasından kaynaklanır.

      Bazılarının, kötülükleri güzel gösterenin şeytan olduğunu söylemesine gelince, bu görüşe sahip olanlar "şeytan kötülüğü insanlara güzel gösterir, yani onları teşvik edip kötülüğe davet eder ve güzel gösterir" anlamını kastediyorlarsa bu doğrudur. Şayet onlar bununla kötülüğün kendisini onlara güzel gösterir diye bir anlam kastediyorlarsa yanlıştır, çünkü Cenab-ı Hak şeytanı zayıf bir etkiye sahip olmakla nitelemiş ve etkili bir gücü bulunmadığını belirtmiştir, şu ilahi beyanı ile: "Şeytanın planı (tuzağı) daima zayıftır". Şayet güzel göstermenin etkisini bu görüş sahiplerinin dediği gibi şeytana nispet edecek olursak Cenab-ı Hakk'ın onun tuzağının zayıf olduğuna ilişkin beyanı ortadan kalkmış olur ve söz konusu tuzak güçlü hale gelir. Ne var ki şeytan insanları kötülüğe davet eder, teşvikte bulunur ve kendileri için güzel gibi gösterir. Şeytanın insanları kötü yola davet ettiğini ve bu alanda gücünün bulunduğunu insanların bilmesi mümkün değildir, şu ilahi beyanda buyurulduğu üzere: "Çünkü o ve yandaşları, sizin onları göremeyeceğiniz yerden sizi görürler". Tecavüz ettiği düşmanı bizzat gören, fakat kendisi görülmeyen bir düşman görülen düşmandan çok daha sakıncalı ve tehlikeli olur.

      Diğer bir bakış açısı da şöyle olabilir: Cenab-ı Hakk'ın kötülükleri güzel göstermeyi kendilerine nispet ettiği şehvetlerin, yukarıda sözünü ettiğimiz alimlerle birlikte biz de Allah Tealanın yarattığı duygular olduğunu kabul ediyoruz. Buna göre şeytana kalan etkileme, kötülüklere davet etme ve onları süslü göstermekten ibarettir. Diğer bir anlayış da şöyledir: Kötülük Allah tarafından süslenmiş olmasaydı duyular alemi ile duyu ötesine, dünya hayatı ile ahirete istidlal etme imkanı ortadan kalkardı. Cenab-ı Hak ise dünyada bulunan davranışları güzel ve çirkin (meşru ve gayr-ı meşru) olmak üzere ikiye ayırmıştı; bu tasnifi, tehdidi ve vadi için ölçü kabul etmiştir. Bu iki unsur dünyada var olmadıkça iyilik ve kötülük anlayışının oluşması imkan dahiline girmezdi. Çünkü Allah Teala dünyada her arzu edilen şeyin aslını ahirette de bulundurmuş ve onu güzel göstermiştir, ta ki insanları cennette bulunan bu güzellik, incelik ve süslü oluşa insanlar rağbet etsin ve bunun yanında dünyadaki fani şeyleri terkedip ahirettekilerine heves etsin. Cenab-ı Hak bu hususları -Allah ona lanet etsin - süsleme ve yaratma imkanını şeytana verseydi yukarıda sözünü ettiğimiz önemli istidlal noktası ortadan kalkardı. Şu halde ahiret için yapılan süslemelerin aziz ve celil olan Allah'tan kaynaklandığı ortaya çıkmıştır. Allah, zalimlerin söyleyip süsledikleri şeylerden yüce, pek yücedir.

      Aziz ve celil olan Allah insanları, akıllara yerleştirilen yetkin anlayış sayesinde tabiatlarındaki kötülükleri terketmekle imtihana tabi tutmuştur, ta ki akıllar nezdinde güzel ve süslü görülen şeyi tercih etsinler. Zaten insanın mükellef ve muhatap tutulması, insan tabiatlarının meylettiği fiilleri terketme esasına bağlıdır, yoksa tabiatların yöneldiği veakılların nefret ettiği filleri yapma esasına değil. Başarıya ulaştıran sadece Allah'ın yardımıyla mümkündür.

      Yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüşe ve soylu atlara. Bu ilahi beyanda zikredilen servetlerin hepsi gerekli bir hak oluşturmaktadır, atlar da öyledir. Kadınlar ve oğullara gelince onlardan istifade edenlere nafakalarını sağlamayı Allah gerekli kılmıştır. Ayrıca altın ve gümüşten de fakirlerin ve varislerin hakkını vermeyi de Cenab-ı Hak farz kılmıştır. Allah Teala soylu atları zikretmekle "saime", yani otlayan hayvanları kastetmiştir. Bundan dolayıdır ki Ebu Hanife (r.a.) atların da zekatı vardır demiştir. Ayet-i kerimede geçen "musevveme" hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları o otlayan nişanlı attır demiştir. Diğerleri aynı at için nişan konulmuş anlamındaki "mu'leme" kelimesini kullanmıştır. İbn Abbas'tan rivayet edildiğine göre bu ata "el-musevvemetü'r-ra'iye" denilmiş. Diğerlerine ise el-mutahheme adı verilmiş ki o "el-muhassene" yani yaratılışı tam ve güzel demektir.

      "el-Kanatıru'l-mukantare" hakkında da farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bir kısmı 1200 okka, bazıları ise 12.000 okka demiştir. Ayrıca bunların bir kısmı 70.000 dinar olduğunu söylerken bazıları da Bizans diline göre bir öküz derisi dolusunca altın veya gümüş olduğu fikrini benimsemiştir. Bazıları da her şeyden 10050 adede ulaşan maldır, demiştir. Nakledilen bu görüşlere göre kanatir-ı mukantara büyük bir servet demek olup miktarını bilmemekte ve buna ihtiyaç ve fayda da görmemekteyiz. Burada ihtiyaç duyulan mesele fazla bir servete yönelik olan isteği ve hırsı bilmekten ibarettir. Zira bu tür mal miktarı arasında birini diğerine tercih etmeye daha uygun bir ölçü yoktur. En doğrusunu bilen Allah'tır.

      Cenab-ı Hak tefsirini yapmakta olduğumuz ayette zikredilen hususların dünya hayatına dair servet olduğunu zikretmiş ve bunu terketmeyi emretmiş, imtihana çekildikleri bu gibi servetleri terkettikleri takdirde kendi nezdinde iyi bir geleceklerinin bulunduğunu haber vermiştir. Sonra da dünya hayatında sakıncalı şeylerden korunanlara ahirette daha hayırlısını lütfedeceğini bir sonraki ayette belirtmiştir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Züyyine (زُيِّنَ)

        İbn Fâris: Ze-ye-nun (z-y-n) kökünden geldiğini, asıl anlamının "bir şeyi süslemek, güzelleştirmek, cazip ve hoş görünür kılmak" olduğunu belirtir. Eylemin bu ayette meçhul (edilgen) kalıpta kullanılmasının, insandaki bu cazibe algısının kendiliğinden değil; dışarıdan bir fail, toplumsal bir yönlendirme veya fıtri bir kodlama ile sonradan oluşturulmuş bir "yanılsama/süsleme" işlemi olduğuna dilbilimsel olarak işaret ettiğini açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî: Zinet ve süslenme kavramını ontolojik bir yanılsama olarak tahlil eder. Ayetteki "süslü gösterildi" fiilinin, nesnelerin (altın, kadın, atlar) bizatihi kendilerindeki mutlak bir kötülüğü değil; insan nefsinin ve şeytanın ortak çalışmasıyla, bu geçici nesnelerin insan gözünde ebedi ve vazgeçilmez birer amaç gibi "parlatılmasını" ve cazip ambalajlara sokulmasını ifade ettiğini detaylandırır.

        Toshihiko Izutsu: Kuran'ın psikolojik ve ahlaki semantiğinde kelimeyi inceler. "Züyyine" fiilinin, Kuran'da sıklıkla dünyevi materyallerin geçiciliğini örten, insanın değer yargılarını manipüle eden ve onu metafiziksel körlüğe iten bir "bilişsel illüzyon" mekanizması olarak kullanıldığını analiz eder. Gerçekte değersiz olanın, bu eylemle zihinde "en yüksek değer" tahtına oturtulduğunu vurgular.

        Hubb (حُبُّ)

        İbn Fâris: Ha-be-be (h-b-b) kökünden türediğini, bu kökün asıl manasının "bir şeyin durulması, sabitlenmesi, yerleşmesi ve kalıcı olması" olduğunu belirtir. Tohum anlamına gelen "habbe" kelimesinin de toprağa yerleşip tutunması sebebiyle bu kökten türediğini hatırlatarak; sevginin, kalbe atılan bir tohum gibi oraya sımsıkı tutunup kök salan, sökülüp atılması zor ve sabit bir meyil olduğunu etimolojik olarak ortaya koyar.

        Râgıb el-İsfahânî: Sevgi kavramını, nefsin kendi varlığına faydalı ve haz verici olarak algıladığı şeye doğru şiddetli bir çekim duyması olarak tanımlar. Ayetteki kullanımıyla "hubb", salt estetik bir hoşlanma değil; insanın bütün enerjisini, odağını ve varoluşsal rotasını o nesnelere (dünyalık arzulara) sabitleyen tutkulu ve bağlayıcı bir psikolojik esaret durumunu temsil ettiğini analiz eder.

        Şehevât (الشَّهَوَاتِ)

        İbn Fâris: Şın-he-vav (ş-h-v) kökünden gelen "şehvet" kelimesinin çoğulu olduğunu belirtir. Kökün temel anlamının "nefsin bir şeyi şiddetle arzulaması, ona karşı yoğun bir iştah ve açlık duyması" olduğunu açıklar. Kelimenin sadece cinsel bir çekimi değil; mala, mülke, statüye ve bedensel hazlara duyulan dizginsiz ve sınırsız insani iştahı kapsadığını ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî: Kelimenin varoluşsal doğasına odaklanır. Şehvetin fıtri (doğal) ve zaruri bir iştah olarak insanın hayatta kalması için verildiğini, ancak irade ve akıl ile (muhkemat) kontrol edilmediğinde, nefsi esir alan yıkıcı bir efendiye dönüştüğünü belirtir. Ayette zikredilen nesnelerin (altın, gümüş, atlar) şehvet objeleri olarak listelenmesinin, insanın bu nesnelere duyduğu bitmek bilmez tatmin arayışını sembolize ettiğini tahlil eder.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç: Kavramı modern psikoloji ve Kuran antropolojisi ekseninde değerlendirir. Kuran'ın bu ayette insanın içgüdüsel ve biyolojik arzularını (şehevat) reddetmediğini veya yok saymadığını; aksine bu iştahların "süslü gösterildiğini" belirterek, tehlikenin nesnelerin kendisinde değil, insanın bu nesneleri "nihai varoluş amacı" haline getiren hastalıklı bağlanma şeklinde (hubb-i şehevat) yattığını analiz eder.

        Nisâ' (النِّسَاءِ)

        İbn Fâris: Kelimenin nun-sin-vav (n-s-v) veya nun-sin-ye (n-s-y) kökünden gelebileceğini, kökün asıl anlamının "gecikmek, geride kalmak veya unutmak" olduğunu belirtse de; diğer güçlü bir etimolojik görüş olarak kelimenin nun-vav-sin (n-v-s) veya hemze-nun-sin (e-n-s) kökündeki "ünsiyet, kaynaşma, yakınlık ve huzur bulma" anlamından da türemiş olabileceğini dilbilimsel tartışmalar ışığında aktarır. Kendi kökünden tekili (müfredi) olmayan, doğrudan "kadınlar" topluluğunu ifade eden ism-i cem olduğunu açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî: Kelimeyi "ünsiyet" (yakınlık/huzur) köküyle ilişkilendirerek sosyolojik ve psikolojik bir okuma yapar. İnsanın dünyevi arzular listesinde "kadınların" ilk sıraya konulmasının tesadüfi olmadığını; neslin devamı, biyolojik çekim ve ruhsal tamamlanma ihtiyacından dolayı insan nefsinin en köklü, en fıtri ve dolayısıyla en çok "süslü gösterilmiş" ve imtihana en açık zayıf noktasını temsil ettiğini detaylandırır.

        Kanâtîr (الْقَنَاطِيرِ)

        El-Cevâlîkî: Bu kelimenin Arapça kökenli olmadığını, dolayısıyla ondan bir üçlü kök türetmenin anlamsız olduğunu savunur. Kelimenin kesinlikle muarreb (yabancı kökenli) olduğunu ve Rumcadan (Yunanca) veya Süryaniceden Arap diline geçerek devasa ve ölçülemeyen servet yığınlarını ifade etmek için lügata yerleştiğini klasik dilbilgisi çerçevesinde açıklar.

        Arthur Jeffery: Kelimenin filolojik arkeolojisini yapar. Orijinalinin büyük ihtimalle Roma/Bizans ağırlık ölçüsü olan Latince "centenarium" veya Yunanca "kentarion" (kental/yüzlük birim) olduğunu; bu ticari terimin Geç Antik Çağ ticaret yolları vasıtasıyla Aramice/Süryanice "qantir" formu üzerinden Hicaz Arapçasına "hesaplanamayacak kadar büyük servet birimi" olarak girdiğini kanıtlarıyla sunar.

        Christoph Luxenberg: Syro-Arami dil geleneği üzerinden kelimeyi inceler. Kelimenin kökeninde sadece "büyük miktar" anlamının ötesinde, "istiflenmiş, üst üste yığılmış ve kilit altına alınmış" manalarının bulunduğunu iddia eder. Kuran'ın bu ticari jargonu kullanarak, insanın doyumsuz istifçilik psikolojisini kelimenin morfolojik ağırlığıyla muhatabına yansıttığını savunur.

        Mukantara (الْمُقَنطَرَةِ)

        İbn Fâris: Aynı kökten (q-n-t-r) türediğini, ancak kelimenin ism-i meful (edilgen ortaç) kalıbında gelmesinin, servetin kendi kendine birikmediğini; insan iradesiyle bilinçli, kasıtlı ve agresif bir şekilde "kantar kantar üst üste yığıldığını, stoklandığını" dilbilimsel olarak ifade ettiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: Kelimenin retorik (belagat) işlevine odaklanır. "Kanâtîr-i mukantara" (yığılmış kantarlar) tamlamasının bir te'kid (pekiştirme) olduğunu; insanın mala olan şehvetinin bir sınırı olmadığını, ihtiyaç fazlası olsa bile sadece "istifleme hazzı" için malları devasa yığınlar haline getirme saplantısını (hubb) sembolize ettiğini analiz eder.

        Zeheb (الذَّهَبِ)

        İbn Fâris: Zel-he-be (z-h-b) kökünden geldiğini, bu kökün asıl ve değişmez anlamının "gitmek, geçip gitmek, ortadan kaybolmak ve terk etmek" olduğunu belirtir. Altına "zeheb" denilmesinin altında yatan etimolojik ironiyi açıklar: İnsanlar onu elinde tutmak ve kalıcı bir güç elde etmek için biriktirir, oysa altının tabiatı gereği sürekli el değiştirmesi, harcanması ve sonunda sahibini terk edip "gitmesi", kelimenin ismine kazınmış dilbilimsel bir kaderdir.

        Râgıb el-İsfahânî: İbn Fâris'in işaret ettiği ontolojik çelişkiyi derinleştirir. Kuran'ın servet eleştirisinde kelimelerin kök manalarını ustaca kullandığını belirtir. İnsanın uğruna ömrünü harcadığı en değerli madenin adının bizatihi "yok olup giden/uçucu" anlamına gelmesinin, "süslü gösterilme" (züyyine) illüzyonunun en çarpıcı dilsel kanıtı olduğunu tahlil eder.

        Müsevveme (الْمُسَوَّمَةِ)

        İbn Fâris: Sin-vav-mim (s-v-m) kökünden geldiğini, asıl anlamının "bir şeye nişan koymak, damgalamak veya hayvanı otlamak için serbest bırakmak" olduğunu belirtir. Ayetteki ism-i meful formunun, atların sıradan binekler olmadığını; cinsliğini, asaletini ve sahibinin zenginliğini göstermek üzere özel olarak "nişanlanmış, damgalanmış ve süslenmiş" elit statü sembolleri olduğunu ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî: İşaretleme ve damgalama kavramını estetik ve askeri bağlamda değerlendirir. Nişanlı atların, dönemin en yüksek savaş teknolojisini ve şatafatını temsil ettiğini; bunun da insan nefsindeki güç, gösteriş ve başkalarına üstünlük kurma (kibir) şehvetini doğrudan besleyen nesneler olarak bu listeye dahil edildiğini analiz eder.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk: Ayetteki nesneleri Hicaz toplumunun sosyo-ekonomik gerçekliği üzerinden okur. "Nişanlı atların", antik Arap kabile toplumunda güç ve prestijin nihai göstergesi olduğunu; Kuran'ın bugünün lüks arabaları veya askeri gücü sayılabilecek bu somut kabilevi statü sembollerini sayarak, muhatabın dünyevi güç yanılsamasını (metâ) en iyi bildiği kavramlar üzerinden yıktığını tahlil eder.

        Hars (الْحَرْثِ)

        İbn Fâris: Ha-ra-se (h-r-s) kökünden geldiğini, temel anlamının "toprağı yarmak, sürmek, tohum ekmek ve ziraat yapmak" olduğunu belirtir. Toprağın üretime hazırlanması ve ekinin yetiştirilmesi sürecinin tamamını kapsayan bu kelimenin, antik dünyanın en büyük iki ekonomik sütunundan birini (tarımı) etimolojik olarak ifade ettiğini açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî: Kelimenin üretim ve bereket boyutunu inceler. En'âm (hayvancılık) ile birlikte zikredilmesinin, insanın "çoğaltma ve sahip olma" arzusunun tüm ekosistemi (bitkisel ve hayvansal) kapsadığını gösterdiğini belirtir. İnsanın tabiata hükmetme ve ondan bitmek bilmez bir şekilde ürün alma iştahının da dünyevi şehvetler ağına dahil olduğunu detaylandırır.

        Metâ' (مَتَاعُ)

        İbn Fâris: Mim-te-ayn (m-t-a) kökünden geldiğini, asıl anlamının "bir şeyden çok kısa bir süreliğine, geçici olarak faydalanmak, kullanıp atmak" olduğunu belirtir. Yolcunun yolculuğu sırasında karnını doyurduğu azığa veya çabuk yıpranan basit ev eşyalarına "meta" denildiğini hatırlatarak; kelimenin özünde "kalıcı olmama, tükenme ve nihai bir amaca hizmet etmeme" manasının yattığını açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî: Kuran ontolojisinde dünyanın mahiyetini tanımlayan en kilit kavram olarak tahlil eder. Yukarıda sayılan kadınlar, altınlar, atlar ve ekinlerin tümünün toplamının sadece bir "metâ" (geçici faydalanma aracı) olduğunu; bunların bizatihi kötü olmadığını, ancak ebediyet (beka) arayan insan ruhu için bunların bir varış noktası değil, sadece hızla tükenen birer yolculuk erzağı olduğunu felsefi olarak detaylandırır.

        Toshihiko Izutsu: Meta kavramını Kuran'ın değer sisteminde "hayat-ı dünya" (yakın ve alçak hayat) ile olan organik bağı üzerinden inceler. İnkarcı aklın (cahiliye zihniyetinin) bu geçici nesneleri mutlaklaştırarak "hubb" (tutku) ile onlara bağlandığını; oysa Kuran'ın "meta" kelimesini sarsıcı bir balyoz gibi kullanarak, bu eşyaların üzerine yapışan sahte kutsallığı ve illüzyonu paramparça ettiğini semantik sınırlarıyla analiz eder.

        Meâb (الْمَآبِ)

        İbn Fâris: Hemze-vav-be (e-v-b) kökünden türediğini, bu kökün asıl manasının "bir şeyin aslına, başlangıç noktasına veya nihai hedefine geri dönmesi, rücu etmesi" olduğunu belirtir. "Mef'al" (ism-i mekan/zaman) kalıbındaki yapısıyla, her türlü savrulmanın, geçici yolculuğun ve oyalanmanın (meta) ardından zorunlu olarak varılacak olan "mutlak dönüş yerini ve sığınağı" etimolojik olarak ifade ettiğini açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî: Dünya ile ahiret (meta ve meâb) arasındaki ontolojik tezatı bu kelime üzerinden analiz eder. Dünyevi nesnelerin arzusu (şehevat) insanı sürekli dışarıya, çokluğa ve geçici olana dağıtırken; Allah'ın katındaki "husn-ü meâb" (en güzel varış yeri) kavramının, ruhun dağılmışlıktan kurtulup kendi yaratıcısına, tekliğe ve ebedi güvenliğe dönüşünü temsil ettiğini detaylandırır. Metâ'ın kısalığına karşılık, meâb'ın ebediliğini ve varoluşsal tatminini tahlil eder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X