Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Âl-i İmrân Sûresi, 13. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Âl-i İmrân Sûresi, 13. Ayet

    قَدْ كَانَ لَكُمْ اٰيَةٌ ف۪ي فِئَتَيْنِ الْتَقَتَاۜ فِئَةٌ تُقَاتِلُ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ وَاُخْرٰى كَافِرَةٌ يَرَوْنَهُمْ مِثْلَيْهِمْ رَأْيَ الْعَيْنِۜ وَاللّٰهُ يُؤَيِّدُ بِنَصْرِه۪ مَنْ يَشَٓاءُۜ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَعِبْرَةً لِاُو۬لِي الْاَبْصَارِ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Kad kâne lekum âyetun fî fi-eteyni-ltekatâ(s) fi-etun tukâtilu fî sebîli(A)llâhi ve uḣrâ kâfiratun yeravnehum miśleyhim ra/ye-l’ayn(i)(c) va(A)llâhu yu-eyyidu binasrihi men yeşâ(u)(k) inne fî żâlike le’ibraten li-ulî-l-ebsâr(i)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      (Bedir'de) karşı karşıya gelen şu iki grupta sizin için büyük bir ibret vardır: Biri Allah yolunda çarpışan (mümin) grup, diğeri ise gözleriyle bunları kendilerinin iki misli imiş gibi gören kafir grup. Allah dilediğini yardımıyla destekler. Elbette bunda basiret sahipleri için büyük bir ibret vardır

      Biri şunu sorarsa: Müslümanlardan oluşan küçük grubun müşriklerin teşkil ettiği büyük gruba karşı mucize özelliği nedir ki az olan müslüman grup Bedir gününde çok olan müşrik gruba galip gelmiştir? Mümkündür ki az sayıda olan kafirlerin de müslümanlara galip gelmesinde de mucize bulunur.

      Şöyle cevap verilir: Söz konusu edilen ibret sadece galibiyete ilişkin değildir, -en doğrusunu Allah bilir ya-, buradaki mucize çeşitli yönlerden olup başka alanda da bulunabilir. Birincisi, müslümanların bedenleri açısından zayıf, sayıları az ve savaşma amacıyla ortaya çıkmamalarına rağmen müşriklere galip gelmesi başlı başına bir ibrettir; halbuki müşriklerin bedenleri güçlü, sayıları çok, savaşa hazırlanmaları ve savaş için bölgelerinden çıkmaları da başlı başına bir ibrettir. Söz konusu olayda düşmanlar müslümanların kayda değer bir kalabalıklarının ve yardım alma ümitlerinin bulunmadığı, ayrıca beşer türünden onlara bir imdadın da gelmeyeceğini pek ala bilmekteydi. Bu husus müslümanların manevi gücünün ve kahramanlığının da bir alameti ve mucizesi sayılır.

      İkincisi, Resulullah'tan (s.a.) rivayet edildiğine göre o, eline bir avuç kadar toprak almış, onların yüzlerine doğru atmış ve "yüzünüz kararsın" demiştir. Kafirlerin gözleri toprakla dolmuş, görmez hale gelip hezimete uğramışlardır, bu da başlı başına bir mucizedir.

      Üçüncü olarak söylenen mucize şudur: Bedir savaşında Ebu Cehil ayağa kalkmış ve şöyle dua etmiştir: Allah'ım! Hangimizin dini daha gerçekse ve hısım akrabayı hangimiz daha çok gözetiyorsa ona yardım et, zaferi böylesine, hezimeti öbürüne ver. Ebu Cehil'in duası kabul edilmiş, zafer müslümanların hezimet ise müşriklerin olmuştur ve bu da bir mucize teşkil etmiştir.

      Dördüncüsü, meleklerin müslümanlara yardım edişidir. Aziz ve celil olan Allah Bedir gününde melekleri müslümanların kafirlere karşı zafer kazanmalarına yardımcı olarak göndermiştir; bu da bir mucizedir.

      Bedir günündeki mucize olan hususlardan biri de şundan ibarettir. Daha önce de zikrettiğimiz üzere o gün Resulullah'ın ashabı silahsız olarak bir kafile halinde Medine'den çıkmış, durumu bilmelerine rağmen savaşa hazırlanmış değillerdi. Kafirler ise bu işe hazırlıklı olarak gelmişlerdi. Sonuçta ise mucize gerçekleşmiştir. En doğrusunu Allah bilir.

      Bedir savaşında iki tarafın da birbirlerini az görmeleri büyük bir mucizedir; çünkü müşahede edilen şey duyulara dayalı bir husustur. Duyularsa algıladıkları şeyin mahiyetini gösterir. Fakat Cenab-ı Hak onların duyularını gerçeği göstermez hale getirmiştir. Nitekim ilgili ayette ''Allah olmasına hükmettiği şeyi gerçekleştirsin" diye böyle yaptı, demiştir. Cenab-ı Hakk'ın zikrettiği bu ayette belirttiği şeyden maksadının bu husustan ibaret olması mümkündür. En doğrusunu Allah bilir.

      Gözleriyle bunları iki misli imiş gibi gören. Bazı kıraatlerde "ta" (ت) harfi ile "teravnehum" (تَرََوْنَهُمْ) şeklinde (siz görürsünüz) okunmuştur. Müminler karşılarındaki düşmanı kendilerinin, fazla değil, iki misli görmüştür. Halbuki kıssalarda anlatıldığına göre onları üç misli kadardı.

      Şunu da belirtmek gerekir ki Bedir savaşında Cenab-ı Hak iki düşmana karşı bir müslümanın savaşmasını emretmiştir, halbuki müslümanlar ibadetleri için gösterdikleri gayret sebebiyle zayıf düşmekte, ayrıca çeşitli zor işleri sonuna kadar yapmakta oldukları halde aziz ve celil olan Allah onların savaşma sanatını bildiklerini haber vermekte, savaşta muhtaç olacakları şeyleri tamamen öğrenmekte olduklarını beyan etmektedir. Bundan dolayıdır ki şöyle denilmiştir: Cenab-ı Hak müminlere savaşta ve başka işlerde muhtaç olacakları her şeyi öğretmiştir, şu ayet-i kerimede buyurulduğu üzere: "Bir düşman birliği ile çatıştığınız vakit sebat ediniz" buyurmuştur. O, müminlere sebat etmelerini emretmiştir; yine şöyle buyurmuştur: "Onlara arkanızı dönüp kaçmayın"; yine şöyle buyurmuştur: "Birbirinize düşmeyin, sonra zayıflarsınız". O, müslümanların birbirlerinden farklı görüşler etrafında tartışmalarını mağlubiyet sebebi kılmıştır. Bu ilahi beyanda müslümanların birlik içinde olmaları, aynı tedbiri almaları ve devlet başkanlarına itaat etmelerine ilişkin emri vardır.

      Elbette bunda basiret sahipleri için büyük bir ibret vardır. Buradaki ibret daha önce de zikrettiğimiz üzere müminlerin az sayıda olmaları, bedenleri zayıf olup savaşa hazırlık yapmamaları sebebiyledir. Onların bu hareketi kafile halindeki çıkış gibi iken karşı tarafın hareketi, bedenlerinin güçlü, sayılarının çok ve yardım göme ümitleri bulunmakla birlikte hazırlıklı idi, halbuki müslümanların böyle bir durumu yoktu. Şu halde müslümanların kafirlere galip gelmeleri, zafer kazanmaları, daha önce anlattığımız durumlarına rağmen kafirlere üstün gelmelerinde basiret ve ibret sahipleri için büyük bir ibret ve mucize bulunmaktadır.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Âyetun (آيَةٌ)

        İbn Fâris: Elif-ye-ye (e-y-y) kökünden geldiğini ve asıl anlamının "bir şeyi diğerlerinden ayıran açık nişan, alamet ve iz" olduğunu belirtir. Ayetteki kullanımıyla (Bedir savaşındaki iki ordunun durumu), tarihsel ve somut bir savaş meydanı olayının sıradan bir çatışma olmaktan çıkıp, ilahi müdahalenin ve hakikatin apaçık bir "göstergesi" (alameti) haline gelmesini dilbilimsel olarak açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî: Bu kelimeyi, "duyularla idrak edilebilen somut bir olaydan, akılla idrak edilebilen soyut bir hakikate (medlul) geçişi sağlayan vasıta" olarak tanımlar. Karşı karşıya gelen iki grubun durumundaki mucizevi hallerin (sayısal algı değişimi gibi), inananlara ve inanmayanlara mutlak ilahi otoriteyi ispatlayan eylemsel ve varoluşsal bir delil (ayet) olarak sunulduğunu analiz eder.

        Arthur Jeffery: Dini bir terim olarak "mucize/ilahi işaret" manasındaki kullanımının salt Arapça kökenli olmadığını; Süryanice'deki "atha" veya Aramice'deki "ata" kelimeleriyle aynı kökten geldiğini ve Geç Antik Çağ dini lügatindeki ortak kullanımın Kuran tarafından kendi tarihsel bağlamına (Bedir olayı) kusursuzca uyarlandığını filolojik verilerle ortaya koyar.

        Fietun / Fieteyn (فِئَةٌ / فِئَتَيْنِ)

        İbn Fâris: Fe-hemze-ye (f-e-y) kökünden türediğini, bu kökün asıl manasının "geri dönmek, rücu etmek" olduğunu belirtir. Savaş veya tehlike anında insanların yardım almak, korunmak ve güç birleştirmek amacıyla kendisine doğru "döndükleri ve sığındıkları" dayanışma grubuna, askeri birliğe veya topluluğa bu etimolojik kökten yola çıkarak "fie" denildiğini açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî: Kelimenin sosyolojik yapısına odaklanır. Bu kelimenin rastgele bir kalabalığı değil, ortak bir amaç etrafında kenetlenmiş, birbirine arka çıkan ve organize olmuş bir zümreyi ifade ettiğini belirtir. Ayette "fieteyn" (iki grup) olarak geçmesinin, inananlar ve inkar edenler şeklindeki iki zıt ontolojik merkezin askeri bir formda billurlaşmasını sembolize ettiğini tahlil eder.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk: Kelimeyi nüzul ortamının somut tarihsel gerçekliği üzerinden analiz eder. Ayetteki iki topluluğun (fie), soyut teolojik kategoriler değil; doğrudan Bedir meydanında karşı karşıya gelmiş olan Medine İslam ordusu ile Mekke müşrik ordusu olduğunu belirtir. Kuran'ın, tarihsel bir askeri çatışmayı (Bedir), evrensel bir teoloji ve güç diyalektiği dersine dönüştürdüğünü savunur.

        İltekatâ (الْتَقَتَا)

        İbn Fâris: Lam-kaf-ye (l-k-y) kökünden geldiğini, asıl anlamının "bir şeyin diğeriyle yüz yüze gelmesi, karşılaşması ve aradaki mesafenin kapanması" olduğunu belirtir. Kelimenin "iftial" babındaki (ilteka) formunun, karşılaşmanın tesadüfi olmadığını; iki tarafın bilinçli, şiddetli ve eylemsel bir kastıyla (savaş amacıyla) birbirinin üzerine yürümesini ve çarpışmasını dilbilimsel olarak ifade ettiğini açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî: Karşılaşma (likâ) eylemini bağlamsal olarak inceler. Bu kelimenin Kuran'da bazen barışçıl bir buluşmayı, bazen de ahirette Allah ile karşılaşmayı ifade etmesine rağmen; bu ayette "iki ordunun/grubun" fail olması nedeniyle, doğrudan silahlı bir çatışmayı, cephede yüzleşmeyi ve tarafların varoluşsal bir hesaplaşma için fiziksel olarak birbirine temas etmesini anlattığını detaylandırır.

        Tukâtilu (تُقَاتِلُ)

        İbn Fâris: Kaf-te-lam (k-t-l) kökünden geldiğini, asıl ve fiziksel anlamının "canını almak, öldürmek ve bir varlığı hayattan koparmak" olduğunu belirtir. Ancak ayetteki "müfaale" babında (mukâtele/tukâtilu) kullanılmasının, eylemi tek taraflı bir cinayetten çıkarıp; karşılıklı vuruşma, organize bir şekilde harp etme ve karşı tarafın gücünü kırmak için ölümüne bir mücadeleye girişme manasına taşıdığını dilbilgisi çerçevesinde açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî: Eylemin amacına dikkat çeker. "Tukâtilu" fiilinin, sadece düşmanı fiziksel olarak yok etmeyi değil; onun etkisini kırmayı, saldırısını bertaraf etmeyi ve üstünlüğünü sona erdirmeyi amaçlayan bütüncül bir savunma ve taarruz eylemi olduğunu analiz eder.

        Toshihiko Izutsu: Kelimeyi Kuran'ın kavramsal dönüşüm stratejisi içinde ele alır. İslam öncesi Arap toplumunda "kıtal" (savaş/çarpışma) kavramının, kabile onuru, intikam, yağma ve kan davası gibi tamamen dünyevi ve ilkel motivasyonlara dayandığını belirtir. Ayette bu eylemin "fi sebilillah" (Allah yolunda) ibaresiyle birleşerek, sıradan bir şiddet sarmalı olmaktan çıkarılıp, evrensel tevhidi korumaya yönelik kutsal, ideolojik ve ahlaki bir mücadeleye (cihad) ontolojik olarak dönüştürüldüğünü tahlil eder.

        Sebîl (سَبِيلِ)

        İbn Fâris: Sin-be-lam (s-b-l) kökünden geldiğini, asıl anlamının "su gibi akıp giden, uzanan ve varış noktasına ulaştıran açık yol" olduğunu belirtir. Yağmura da gökten süzülüp akması nedeniyle aynı kökten bir isim verildiğini hatırlatarak; kelimenin, üzerinde yürüyen kişiyi hedefine doğru akıcı bir şekilde götüren manevi veya fiziksel bir güzergahı etimolojik olarak karşıladığını açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî: Yol kavramını teolojik bir eksende analiz eder. Savaş eyleminin (kıtal) sadece "Allah'ın sebîli" (yolu/amacı) için yapıldığında meşruiyet kazanacağını belirtir. Bu yolun, ilahi rızaya, adaletin tesisine ve hakikatin yeryüzünde hakim kılınmasına giden metafiziksel bir rota olduğunu; kişisel çıkarların (tagutun yolunun) bu kavramın tamamen zıttı olduğunu detaylandırır.

        Arthur Jeffery: Kelimenin köken olarak Arapça köklere bağlanabilmesine karşın, dini bir kavram olarak kullanımının Süryanice'deki "shbila" veya Aramice'deki "shbil" (yol, öğreti, din) kelimeleriyle yoğun bir etkileşim içinde olduğunu ifade eder. Geç Antik Çağ'da ilahi yasa veya dini güzergah anlamında kullanılan bu genel Sami motifinin, Kuran'ın teolojik örgüsüne anahtar bir terim olarak entegre edildiğini savunur.

        Yeravnehum (يَرَوْنَهُمْ)

        İbn Fâris: Ra-hemze-ye (r-e-y) kökünden geldiğini, bu kökün asıl manasının "gözle müşahede etmek, bakıp görmek" olduğunu, ancak zamanla "akılla kavramak, bir görüş sahibi olmak (rey) ve zihinsel olarak algılamak" anlamlarına doğru genişlediğini belirtir. Ayetteki kullanımının optik (fiziksel) bir görme eylemiyle başladığını, ancak arkasında psikolojik bir algı durumunu barındırdığını dilbilimsel olarak ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî: Görme (rü'yet) eyleminin mahiyetini analiz eder. Ayette inkar edenlerin müminleri görmesi eyleminin, sıradan bir görsel tespit olmadığını; ilahi bir müdahaleyle düşmanın gözündeki "sayısal algının" bozulması ve bunun sonucunda kalplerine korku salınması şeklinde gerçekleşen metafiziksel bir vizyon/yanılsama olduğunu detaylandırır.

        Misleyhim (مِثْلَيْهِمْ)

        İbn Fâris: Mim-se-lam (m-s-l) kökünden türediğini, asıl anlamının "iki şeyin nicelik, nitelik, şekil veya değer bakımından birbirine denk olması, tıpatıp benzemesi ve eşdeğerliği" olduğunu belirtir. Tesniye (ikil) formundaki bu kullanımın, sayısal olarak "kendi niceliklerinin tam iki katı" şeklinde optik bir algı çoğalmasını etimolojik olarak ifade ettiğini açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî: Benzerlik/denklik kavramını savaş psikolojisi bağlamında inceler. İnkarcıların müminleri "kendilerinin iki misli" görmelerinin, matematiksel bir sayım hatası değil; Allah'ın mümin ordusunu düşman gözünde heybetli, devasa ve yenilemez göstermesi şeklindeki ilahi destek (nusret) mekanizmasının doğrudan bir yansıması olduğunu analiz eder.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar: Arap dilinin retorik imkanlarına dikkat çeker. "İki misli" ifadesinin her zaman kesin bir matematiksel oran (çarpı iki) bildirmek zorunda olmadığını; Klasik Arapçada bu tarz ifadelerin "çok daha fazla, ezici bir kalabalık ve aşırı derecede büyük" manasında psikolojik bir abartı ve dehşet hissini (teksir) vermek için edebi bir figür olarak kullanıldığını tahlil eder.

        Ayn (الْعَيْنِ)

        İbn Fâris: Ayn-ye-nun (a-y-n) kökünden geldiğini ve dilde çok fazla anlama sahip olan (müşterek) bir kelime olduğunu belirtir. Temel anlamlarının "görme organı (göz), yerden kaynayan su (pınar), bir şeyin bizzat kendisi ve casus" olduğunu açıklar. Ayette "ra'yel ayn" (göz göre göre/apaçık) tamlamasında kullanılmasının, olayın hiçbir şüpheye, hayale veya mecaza yer bırakmayacak kadar somut ve fiziksel bir gerçeklikle yaşandığını vurguladığını ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî: Fiziksel göz ile kalp gözü (basiret) arasındaki farkı bağlamsal olarak analiz eder. Ayette "göz ile görme" vurgusunun, inkarcıların inatlarını kırmak için yapıldığını; çünkü en çok güvendikleri şeyin "somut ve görünür" dünya olduğunu, ilahi müdahalenin de tam onların en güvendikleri bu fiziksel algı (optik) üzerinden onları vurduğunu inceler.

        Yueyyidu (يُؤَيِّدُ)

        İbn Fâris: Hemze-ye-dal (e-y-d) kökünden geldiğini, bu kökün asıl ve temel anlamının "kuvvet, şiddet, sarsılmaz güç ve bir şeyi sağlamlaştırmak" olduğunu belirtir. Bu kelimenin eylem formunun (teyid); düşmekte veya zayıflamakta olan bir şeyi dışarıdan bir destekle ayakta tutmak, onu yıkılmaz hale getirmek ve ona direnç katmak manasını dilbilimsel olarak barındırdığını açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî: "Teyit" kavramını ilahi yardım bağlamında felsefi olarak tahlil eder. İnsanların kendi başlarına zayıf ve eksik varlıklar olduğunu; ayette zikredilen "Allah'ın desteklemesinin", inananların fiziksel azlığına rağmen onların kalplerine, silahlarına ve algılarına kendi mutlak kudretinden (eyd) manevi bir enerji ve ontolojik bir sağlamlık aktarması süreci olduğunu detaylandırır.

        Nasr (بِنَصْرِهِ)

        İbn Fâris: Nun-sad-ra (n-s-r) kökünden geldiğini, kökün iki temel anlamı olduğunu belirtir: İlki "birine yardım etmek, onu düşmanına karşı desteklemek", ikincisi ise "kuruyan ve çatlayan toprağa hayat veren yağmur"dur. Her iki kök anlamının da zor durumda kalan, tükenmek üzere olan bir şeye dışarıdan gelen hayat kurtarıcı ve canlandırıcı bir müdahaleyi ifade ettiğini etimolojik olarak açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî: Kelimeyi salt bir zafer kazanma hırsından ayırır. Kuran'da "nasr"ın daima Allah'a nispet edildiğini (O'nun yardımı/zaferi), çünkü gerçek zaferin askeri stratejiden ziyade ilahi lütfun bir neticesi olduğunu belirtir. Ayetteki "kendi nusretiyle destekler" vurgusunun, görünürdeki maddi sebeplerin ötesinde, savaşın kaderini belirleyen yegane failin ilahi irade olduğunu semantik olarak kesinleştirdiğini tahlil eder.

        İbreten (لَعِبْرَةً)

        İbn Fâris: Ayn-be-ra (a-b-r) kökünden geldiğini, bu kökün en temel ve fiziksel anlamının "bir nehrin veya vadinin bir yakasından diğer yakasına geçmek, suyu aşmak" olduğunu belirtir. İnsanın gördüğü somut bir olaydan veya duyduğu bir kıssadan yola çıkarak, zihinsel bir sıçramayla görünmeyen arka plandaki hikmeti, dersi ve hakikati anlamasına; zihnin bir kıyıdan diğerine geçmesi sebebiyle "ibret" denildiğini dilbilimsel bir metafor üzerinden açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî: İbret kavramını epistemolojik (bilgi kuramsal) bir çerçevede analiz eder. İbretin, sadece geçmiş olaylara bakıp üzülmek veya şaşırmak olmadığını; olayın (Bedir savaşının) dışsal kabuğunu kırıp, onun içindeki ilahi yasayı (sünnetullah) kavrama eylemi olduğunu belirtir. Bu kelimenin, insanın aklını aktif kullanmasını gerektiren dinamik bir çıkarım süreci olduğunu vurgular.

        Toshihiko Izutsu: Kuran'ın bilgi felsefesindeki "işaretleri okuma" mekanizmasını tahlil eder. Bedir'deki mucizevi olayın kendi başına bir amaç olmadığını, onun asıl amacının "ibret" (anlam geçişi) sağlamak olduğunu belirtir. Kuran aklının, empirik (duyusal) verilerden yola çıkarak transandantal (aşkın/ilahi) gerçekliğe ulaşmayı hedefleyen bu "karşıya geçiş" eylemini ontolojik bir zorunluluk kıldığını inceler.

        Ebsâr (الْأَبْصَارِ)

        İbn Fâris: Be-sad-ra (b-s-r) kökünden gelen "basar" kelimesinin çoğulu olduğunu belirtir. Kökün asıl anlamının "bir şeyi görmek, kavramak, ona vakıf olmak ve hakikatini idrak etmek" olduğunu açıklar. Sadece fiziksel gözün görmesi (ayn) değil, zihnin ve kalbin derinlemesine nüfuz edici bakışının bu kökten türeyen isimlerle karşılandığını ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî: Kelimeyi ayetteki diğer görme kelimesiyle (ayn) karşılaştırmalı olarak analiz eder. İnkarcıların sadece "gözleriyle" (ra'yel ayn) gördüklerini, ancak o olayın arkasındaki ilahi gücü idrak edemediklerini; "basiret" sahiplerinin (ulî'l-ebsâr) ise fiziksel görmenin ötesine geçerek olaydaki ibreti (ilahi mesajı) okuyabilen "derinlikli akıl ve içgörü" sahipleri olduğunu tahlil eder.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç: Kavramı Kuran'ın ideal insan tipolojisi bağlamında ele alır. "Ulî'l-ebsâr" (basiret sahipleri) ifadesinin, olayları salt maddeci, yüzeysel veya anlık siyasi okumalarla değil; tarihsel süreçlerin arkasındaki ilahi iradeyi, adalet terazisini ve ahlaki sonuçları görebilen, analitik ve manevi idrak düzeyi yüksek entelektüel mümin şahsiyetini temsil ettiğini detaylandırır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X