وَس۪يقَ الَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اِلٰى جَهَنَّمَ زُمَراًۜ حَتّٰٓى اِذَا جَٓاؤُ۫هَا فُتِحَتْ اَبْوَابُهَا وَقَالَ لَهُمْ خَزَنَتُـهَٓا اَلَمْ يَأْتِكُمْ رُسُلٌ مِنْكُمْ يَتْلُونَ عَلَيْكُمْ اٰيَاتِ رَبِّكُمْ وَيُنْذِرُونَكُمْ لِقَٓاءَ يَوْمِكُمْ هٰذَاۜ قَالُوا بَلٰى وَلٰكِنْ حَقَّتْ كَلِمَةُ الْعَذَابِ عَلَى الْكَافِر۪ينَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Zümer Sûresi, 71. Ayet
Daralt
X
-
“Gerçekleri inkâr etmiş olanlar gruplar halinde cehenneme sevkedilecek; nihayet oraya vardıklarında cehennemin kapıları açılacak; bekçileri onlara, ‘İçinizden, size Rabb’inizin âyetlerini okuyup duyuran ve böyle bir günle karşılaşacağınızı bildirerek sizi uyaran bir elçi gelmedi mi?’ diye soracak; onlar da ‘Evet geldi’ diyecekler. Ama inkârcılar için artık azap hükmü kesinleşmiştir.”
Gerçekleri inkâr etmiş olanlar gruplar halinde cehenneme sevkedilecek. Denildi ki:, yani ümmet ümmet ve bölük bölük sevkedilecek. Tıpkı şu İlâhî beyanlarda belirtildiği gibi: “Her ümmet cehenneme girdikçe yoldaşlarına lanet edecektir”, “Sevkedilecekler”, “Ateşe doğru sevkedilecekleri gün...”.
Gruplar halinde. Burada geçen “zümerâ” (ارَمُز) kelimesi, gruplar, topluluklar anlamına gelir, bu kelimenin tekili “zümre" (ةَرْمُز) gelir Kelime tefe'ul babından (tezemmür) kullanıldığında toplanmak anlamına gelir. Bu işin aslı, her grubun sevdikleriyle beraber sevkedilmesidir. İnsanlar dünyada farklı topluluklar ve gruplar halinde idiler, buna göre bu dünyada toplanıyorlardı: Hayır ehli insanlar hayır ehli olanlarla birlikte, şer ehli insanlar da kendileri gibi şer ehli olanlarla birlikte oluyorlardı ve bu şekilde bir arada olmaktan mutluluk duyuyorlardı. Ancak hayır ehli olanlar, bu dünyada beraber oldukları insanlarla birlikte sevinç içinde cennete sevkedilirler. Şer ehli insanlar da, bu dünyada beraber oldukları şer ehli kişilerle birlikte hüzünlü ve kederli olarak cehenneme sevkedilirler. En doğrusunu Allah bilir.
Nihayet oraya vardıklarında cehennemin kapıları açılacak. Cehennemin kapılarının olması ve insanların o kapılardan girmeleri mümkündür. Âyette sözü edilen kapıların hakiki mânada kapı değil, dünyada içinde bulundukları yönler ve yollar mânasına gelmesi de mümkündür; dünyada içinde bulundukları yönlerle, yollarla ve orada yaptıklarıyla cehenneme girerler. Nitekim bazan şöyle denilir: Falancaya şu kapı açıldı; burada hakiki kapı kastedilmez, ancak onun kapısına giden yol mânasına gelir. En doğrusunu Allah bilir.
Bekçileri onlara, ‘İçinizden, size Rabb’inizin âyetlerini okuyup duyuran bir elçi gelmedi mi?’ diye soracak. Buradaki Rabb’inizin âyetleri sözü, muhtemelen tevhide dair âyetleri ve delilleri mânasına gelir. Onların inkâr ettikleri tekrar dirilmeye dair âyetler anlamına da gelebilir. Bazı müfessirler şöyle dedi: Bundan maksat Kur’ân âyetleridir. Böyle bir günle karşılaşacağınızı bildirerek sizi uyaran, yani âyetlerle sizi uyaran bir elçi gelmedi mi? diye soracak. Onlar da ‘Evet geldi’ diyecekler; o elçiler bu uyarma işini yaptılar. Ama inkârcılar için artık azap hükmü kesinleşmiştir. Müfessirler şöyle der: Artık azap hükmü kesinleşmiştir cümlesi, azap göreceklerin sayıları mânasına gelir. Bunlar, Cenâb-ı Hakk’ın söylediği ve cehennemi kendileriyle dolduracağını vâdettiği kişilerdir: “Andolsun ki cehennemi hem insanlarla hem cinlerle dolduracağım”. Bu, onlar hakkında hak olan bir vâddir. En doğrusunu Allah bilir. Âyetteki azap kelimesi sözünün, şirk ve küfür kelimesi anlamına gelmesi de mümkündür. Yani hakkımızda bildiğimiz şirk ve küfür kelimesi hak oldu demektir. Kendisiyle azap edildikleri ve cezalandırıldıkları için küfür kelimesine azap kelimesi adını verdiler. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Ve Sîka (وَسِيقَ)
İbn Fâris, "s-v-k" kökünün sözlükte "bir şeyi arkasından iterek yürütmek, sevk etmek, bir canlıyı bir yöne doğru sürmek ve zorlamak" anlamlarına geldiğini tespit eder. Meçhul (edilgen) mazi fiil formundaki "sîka" (sevk edildiler / sürüldüler) eyleminin; o gün günahkârların kendi hür iradeleriyle değil, ilahi bir otoritenin (meleklerin) zorlaması ve şiddetli baskısı altında, kaçmalarına imkân bırakılmayacak bir "mecburiyetle" nihai hedeflerine doğru yürütüldüklerini nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, sevk (s-v-k) kavramının, bir varlığın hoşlanmadığı veya korktuğu bir yöne doğru "arkadan gelen bir güçle itilerek" götürülmesi olduğunu söyler. Kur'an'ın "Sürüldüler" (sîka) fermanını kullanması; dünyada kibirlenip başıboş yaşayan o tiranların, ahirette birer "esir/sürü" zilletiyle azaba doğru sürüklenişindeki o sarsıcı aşağılanmayı ve irade kaybını vurgular.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın eskatolojik (ahiret) tasvirlerinde bu eylemi (sîka) Cahiliye kibrinin çöküşü olarak inceler. Yeryüzünde kitleleri peşinden sürükleyen ve kimseye boyun eğmeyen (müstekbir) aklın, ilahi mahkemede bütün statüsünü yitirip, boynu bükük bir şekilde "sürülen" (sîka) bir nesneye dönüşmesinin; evrensel adaletin o muazzam ve tersine dönen teodise kurgusu olduğunu tespit eder.
Ellezîne (الَّذِينَ)
İbn Fâris, eril çoğul varlıkları niteleyen ve o zilletle sevk edilen kitleyi tarihsel ve teolojik bir blok halinde işaretleyen ism-i mevsûl (o kimseler ki) edatıdır.
Keferû (كَفَرُوا)
İbn Fâris, "k-f-r" kökünün sözlükte "bir şeyin üzerini örtmek, tohumu toprağa saklayan çiftçi, nimeti inkâr etmek ve gerçeği örtbas etmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. Mazi (geçmiş zaman) çoğul fiil formundaki "keferû" (inkâr ettiler / hakikatin üstünü örttüler) eyleminin; o kitleyi ateşe sürükleyen asıl sebebin sadece bir bilgisizlik olmadığını, dünyada Allah'ın ayetlerini (delillerini) kasten ve kibirle "gizleyip nankörlük etmeleri" olduğunu nitelediğini belirtir.
Arthur Jeffery, kelimenin monoteistik Ortadoğu dillerindeki etimolojik geçişini inceler. Arapçadaki "küfr" (k-f-r) kökünün Süryanicedeki "kfar" (inkâr etmek, yalanlamak) eylemiyle olan teolojik akrabalığını vurgulayarak; Kur'an'ın bu kavramı ilahi vahye karşı bilinçli, örgütlü ve kibirli bir direniş gösteren o "mutlak inkarcı kitleyi" isimlendirmek için kullandığını tartışır.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu fiili (keferû) epistemolojik bir örtbas eylemi olarak değerlendirir. Şirkin ve nankörlüğün (küfrün) sıradan bir inanç farklılığı değil, hakikatin aydınlığını kendi kabileci, seküler çıkarları için kasten "karanlığa boğma" çabası olduğunu; cehenneme sürülmelerinin (sîka) de bu aktif ve ahlaksız "gerçeği karartma" eyleminin mutlak faturası olduğunu ifade eder.
İlâ (إِلَىٰ)
İbn Fâris, yönelim ve varış noktası bildiren edattır (harf-i cer). O zilletle yapılan sevk (sürme) işleminin kaçınılmaz ve dondurucu son durağını işaretleyen mekân köprüsüdür.
Cehenneme (جَهَنَّمَ)
İbn Fâris, kelimenin dildeki asıl manasının "derin kuyu, karanlık ve hararetli yer" olduğunu belirtir. Gayr-ı munsarif özel isim olarak gelen "Cehenneme" (o mutlak azap yurduna) isminin; kibrin ve şirkin bütün o çirkinliğiyle imha edileceği o nihai ontolojik "çukur/ateş" merkezini nitelediğini ifade eder.
El-Cevâlîkî, bu kelimenin köken itibarıyla Arapçalaşmış (muarreb) kelimelerden olduğunu inceler. Arap aklının bu yabancı menşeli kavramı "mutlak yıkım ve korkunç ateş" metaforu olarak benimsediğini aktarır.
Angelika Neuwirth, Kur'an'ın apokaliptik tasvirlerinde "Cehennem" mefhumunu; pagan aklın o sığ ve ebedi zannettiği dünyevi eğlencelerine karşı inşa edilmiş devasa, yakıcı ve kozmik bir "ilahi infaz/arınma fırını" olarak değerlendirir.
Zumeran (زُمَرًا)
İbn Fâris, "z-m-r" kökünün sözlükte "ses çıkarmak, bir araya toplanmış bölük, grup, yığın ve insan kalabalığı" anlamlarına geldiğini tespit eder. "Zumeran" (bölük bölük / gruplar halinde) kelimesinin; o sevk eyleminin rastgele bir karmaşa değil, dünyadaki inançlarına, suç türlerine ve önderlerine göre sınıflandırılmış "homojen suç grupları" (kategorileri) halinde gerçekleştiğini nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, zümre (z-m-r) kavramının, bir davanın veya bir kötülüğün peşinde "sesleri birbirine karışarak" toplanan kalabalık olduğunu söyler. "Bölük bölük" sürülmeleri; dünyadaki o kokuşmuş suç ortaklıklarının ahirette ortak bir "azap kategorisine" (zümreye) dönüştüğünü vurgular.
Dücane Cündioğlu, dildeki bu "bölükler halinde" (zumeran) nitelemesini ontolojik bir tasnif ve kolektif hüsran olarak okur. Yeryüzünde aynı ideolojiyi (şirki) paylaşanların, aynı putlara tapanların ve aynı elçilerle alay edenlerin (sâhirîn); ahirette de omuz omuza o aynı aşağılanma zümresinin (grubunun) içine tıkılarak, dünyadaki sahte asabiyetlerinin (dayanışmalarının) cehennemde onlara sadece pişmanlık ve nefret ürettiği o devasa felsefi iflası ifade eder.
Hattâ (حَتَّىٰ)
İbn Fâris, "h-t-t" kökünden türeyen, gaye ve son sınır bildiren edattır. O dehşetli yürüyüşün (sevkin) nihayet bulduğu o en kritik, en sarsıcı ve en "kaçınılmaz" temas/varış anını işaretler.
İzâ (إِذَا)
İbn Fâris, zaman ve şart bildiren edattır. Azabın sınırına gelindiğinde yaşanacak olan o ilk büyük "fiziksel ve psikolojik yüzleşme" anını kilitler.
Câûhâ (جَاءُوهَا)
İbn Fâris, "c-y-e" kökünün sözlükte "bir şeyin kalkıp gelmesi, bir hedefe ulaşması ve varması" anlamlarına geldiğini tespit eder. Mazi (geçmiş zaman) çoğul fiil olan "câû" (geldiler / ulaştılar) ile "hâ" (cehenneme) zamirinin birleşimidir. "Oraya vardıklarında / tam kapısına dayandıklarında" eyleminin; o güne kadar yalanladıkları (kezzebte) o "ateş gerçeğiyle" artık aralarında zerre kadar bir mesafe kalmadığı o mutlak ontolojik şoku nitelediğini belirtir.
Futihat (فُتِحَتْ)
İbn Fâris, "f-t-h" kökünün sözlükte "kilitli bir şeyi açmak, engeli kaldırmak, fethetmek ve kapalı olmanın mutlak zıddı" anlamlarına geldiğini tespit eder. Meçhul (edilgen) mazi dişil fiil formundaki "futihat" (açıldı / ardına kadar açılıverdi) eyleminin; o kâfir bölükleri kapıya geldiği an, cehennemin kapılarının onlara hiçbir bekleme süresi tanımadan, adeta onları yutmak için "şiddetle ve doğrudan" açılmasını nitelediğini belirtir.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın edebi tasvir sisteminde (tasvîr-i fennî) bu eylemi sarsıcı bir eskatolojik dehşet sanatı olarak değerlendirir. Kapıların açılmasının (futihat) dünyevi algıda bir ferahlıkken; cehennem bağlamında bu açılışın, kaçacak hiçbir deliğin kalmadığı, alevlerin yüze vurduğu o "karanlık yutuluşun" ilk feci ve dondurucu fiziksel hamlesi olduğunu vurgular.
Ebvâbuhâ (أَبْوَابُهَا)
İbn Fâris, "b-v-b" (kapı, giriş, bölüm) isminin çoğulu (ebvâb) ile "hâ" (onun) zamirinin birleşimidir. Cehennemin tek bir girişten değil, suçluların zümrelerine (kategorilerine) göre ayrılmış, her bir günah grubunu kendi çapına göre yutacak olan "çoklu, karanlık ve dehşetli kapılarından" oluştuğunu nitelediğini belirtir.
Ve Kâle (وَقَالَ)
İbn Fâris, "k-v-l" kökünün sözlükte "bir düşünceyi sese dönüştürmek, söz söylemek, beyan etmek ve ilan etmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. Mazi fiil olan "kâle" (söyledi / dedi); kapıda bekleyen o görevlilerin, mahkûmları içeri almadan önce yüzlerine çarpacakları o ilk "kınayıcı ve psikolojik olarak çökertici" sorgulamayı başlatır.
Lehum (لَهُمْ)
İbn Fâris, aidiyet ve yönelim bildiren "lâm" edatı ile "hum" (onlara) zamirinin birleşimidir. O sarsıcı hitabın doğrudan doğruya o inkârcı bölüklerin (zümrelerin) şahsına yöneltildiğini mühürler.
Hazenetuhâ (خَزَنَتُهَا)
İbn Fâris, "h-z-n" kökünün sözlükte "bir şeyi saklamak, depolamak, korumak ve bekçilik etmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. Hazinedar/bekçi kelimesinin çoğulu olan "hazene" (bekçiler / muhafızlar) ile "hâ" (onun) zamirinin birleşimidir. "Hazenetuhâ" (onun bekçileri) isminin; cehennemin başıboş yanan kör bir ateş olmadığını, bizzat kâinatın Yaratıcısı tarafından görevlendirilmiş o "sert, sarsılmaz, emre mutlak itaat eden ve merhametsiz" ilahi görevlilerin (Zebanilerin) kontrolünde işletilen bir azap kurumu olduğunu nitelediğini belirtir.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kavramı (hazene) ontolojik bir cezaevi ve infaz otoritesi olarak okur. Dünyada kendi saraylarında "bekçiler/muhafızlar" bulundurup kibirlenen tiranların; ahirette cehennemin "bekçileri" (hazenetuhâ) tarafından aşağılanarak sorgulanmalarının ve azaba itilmelerinin (sîka), ilahi adaletin o muazzam tersine çevirme (kısas) diyalektiği olduğunu ifade eder.
Elem (أَلَمْ)
İbn Fâris, kınama ve onaylatma bildiren istifham edatı "hemze" (e) ile geçmiş zamanı kökünden olumsuzlayan "lem" (değil midir / yapmadılar mı) kelimelerinin birleşimidir. Bekçilerin sorduğu bu sorunun bir bilgi alma çabası değil; suçlunun bütün mazeretlerini (keşke/şayet) sıfırlayan, onu çaresiz bir itirafa mecbur bırakan ve azabın haklılığını failin kendisine onaylatan o kahredici "istifham-ı takrîrî" (kınayarak tasdik ettirme) kurgusunu başlattığını kaydeder.
Ye'tikum (يَأْتِكُمْ)
İbn Fâris, "e-t-y" kökünün sözlükte "bir şeyin dışarıdan gelmesi, ulaşması, gelip çatması" anlamlarına geldiğini tespit eder. Muzari fiili olan "ye'ti" (gelmesi) ve "kum" (size) zamirinin birleşimidir. İlahi rehberliğin (hidayetin) onları uzaktan çağırmadığını, bizzat onların varoluş sahasına ve ayaklarına kadar "zahmet edip geldiğini" sorgular.
Rusulun (رُسُلٌ)
İbn Fâris, "r-s-l" kökünün sözlükte "bir haberle gönderilen elçi, mesajcı ve peş peşe gelen" anlamlarına geldiğini tespit eder. Belirsiz çoğul formdaki "Rusulun" (peygamberler / elçiler) isminin; kâinatın Sahibinin o günahkâr kitleyi hiçbir uyarı yapmadan azaba sürmediğini, bilakis onlara yeryüzünde iken kurtuluş yollarını anlatan ve uyanmaları için çırpınan "mükerrem elçiler" gönderdiğini nitelediğini belirtir.
Minkum (مِنْكُمْ)
İbn Fâris, ayrılma ve aidiyet (bir parçası olma) bildiren "min" edatı ile "kum" (sizden) zamirinin birleşimidir. "Sizin içinizden / sizin kendi türünüzden" (minkum) vurgusunun; elçilerin uzaydan veya yabancı bir türden (meleklerden) değil, bizzat o insanların kendi dillerini konuşan, acılarını bilen, sosyolojilerini tanıyan ve onlara en yakın olan "kendi içlerinden (beşer)" seçilerek; "Biz onu anlamadık" mazeretini kökünden kestiğini nitelediğini belirtir.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu aidiyet vurgusunu (minkum) pedagojik ve ontolojik bir rahmet olarak değerlendirir. "Sizin içinizden" elçilerin gelmesinin; ilahi mesajın insan fıtratına en uygun formda (beşer formunda) tebliğ edildiğini kanıtladığını; cehennem bekçilerinin bu detayı hatırlatarak kâfirlere "Size melek gönderilseydi mazeretiniz olurdu, ama sizin dilinizi konuşan kardeşleriniz gönderildi, neden yalanladınız?" diyerek o inatçı aklı kendi cehaletiyle baş başa bıraktığını ifade eder.
Yetlûne (يَتْلُونَ)
İbn Fâris, "t-l-v" kökünün sözlükte "bir şeyin peşinden gitmek, peş peşe gelmek, bir metni takip ederek okumak ve tilavet etmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. Muzari çoğul formdaki "yetlûne" (okuyorlar / tilavet ediyorlar) eyleminin; elçilerin kendi fikirlerini, siyasi ideolojilerini veya şahsi felsefelerini değil, bizzat Yaratıcıdan gelen o sarsılmaz metinleri hiçbir harfini değiştirmeden "sadakatle takip edip muhataba aktardıklarını" nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, tilavet (t-l-v) kavramının sıradan bir kıraat/okuma olmadığını; metnin hem lafzını hem de manasını bir bütünlük ve kutsiyet içinde, ağır ağır ve idrak ettirerek (peşi sıra) zihinlere nakşetmek olduğunu söyler. Okunan şey beşer sözü değil, ilahi kitabın kendisidir.
Alaykum (عَلَيْكُمْ)
İbn Fâris, yönelim ve istila edatıdır. O okunan (tilavet edilen) ayetlerin muhatabın şuuruna, kalbine ve hayatına yöneltildiğini, onlara bir teklif olarak doğrudan "sunulduğunu" işaret eder.
Âyâti (آيَاتِ)
İbn Fâris, "e-y-y" kökünün sözlükte "işaret, alamet, delil, açık nişane ve yön gösteren şaşmaz tabela" anlamlarına geldiğini tespit eder. O elçilerin okuduğu şeyin sıradan kelimeler değil, kâinatın Sahibinin varlığına, birliğine ve mutlak adaletine işaret eden o "ontolojik kılavuz işaretleri / Kur'an ayetleri" olduğunu kilitler.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sisteminde "âyât" kavramını, Tanrı'nın insanla konuşma (iletişim) biçimi olarak inceler. Cehennem bekçilerinin bu kelimeyi kullanması; kâfirlerin dünyada basit sözleri değil, kâinatın Yaratıcısının o "mucizevi, sarsılmaz ontolojik sinyallerini" (ayetleri) kasten görmezden geldiklerini ifşa eder.
Rabbikum (رَبِّكُمْ)
İbn Fâris, "r-b-b" (sahip, efendi, terbiye eden, gözeten) ismi ile "kum" (sizin) zamirinin birleşimidir. "Rabbinizin ayetlerini" (âyâti rabbikum) tamlamasının; o okunan yasaların kaynağını, onlara düşman olan bir tirana değil, bizzat onları yoktan var eden, besleyen ve şefkatle "terbiye edip yetiştiren" o mutlak Sahib'e (Allah'a) bağladığını nitelediğini belirtir. Elçi, Rabbin merhamet fermanını okumuştur.
Ve Yunzirûnekum (وَيُنْذِرُونَكُمْ)
İbn Fâris, atıf "ve" bağlacı ile "n-z-r" kökünden türeyen if'al babında muzari çoğul fiilinin birleşimidir. N-z-r kökünün sözlükte "korkutmak, uyarmak, yaklaşan bir tehlikeyi önceden haber vermek ve sakındırmak" anlamlarına geldiğini tespit eder. "Ve yunzirûnekum" (Ve sizi uyarıyorlardı / tehlikeden sakındırıyorlardı) eyleminin; elçilerin sadece ahlaki öğütler vermekle kalmadığını, aynı zamanda o günahkâr kitleyi şu an içine düştükleri o "feci son" (ateş) konusunda vaktinde, inatla ve merhametle "teyakkuz halinde tutmaya çabaladıklarını" nitelediğini belirtir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, İslam akaidinde peygamberlik (nübüvvet) misyonunun en temel direğinin "inzar" (uyarma) olduğunu; elçinin yaklaşan ilahi adaleti haber vererek insanı sorumluluğa çağırdığını; cehennem bekçilerinin bu fiili (yunzirûn) hatırlatarak, kâfirlere "Bugün başınıza gelen bu felaket size sürpriz değil, defalarca haber verilmişti" gerçeğini yüzlerine çarptığını aktarır.
Likâe (لِقَاءَ)
İbn Fâris, "l-k-y" kökünün sözlükte "bir şeyle yüz yüze gelmek, karşılaşmak, mülaki olmak ve doğrudan temas etmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. "Likâe" (karşılaşmayı / yüzleşmeyi) isminin; ölümden sonraki o mutlak diriliş ve ilahi mahkeme anının varsayımsal bir fikir değil, herkesin bizzat ve tek başına yaşayacağı kaçınılmaz bir "randevu / ontolojik çarpışma" (likâ) olduğunu nitelediğini ifade eder.
Yevmikum (يَوْمِكُمْ)
İbn Fâris, "y-v-m" (gün/zaman/süreç) zarfı ile zamirin birleşimidir. Uyarılan şeyin rastgele bir felaket değil, bizzat failin şahsına kilitlenmiş o "hesap gününün / azap vaktinin" ta kendisi olduğunu işaretler.
Hâzâ (هَٰذَا)
İbn Fâris, yakınlık ve somutluk bildiren işaret zamiridir (bu). "Sizin işte bu gününüzle" (yevmikum hâzâ) diyerek; dünyada iken alay edilen, masal sanılan (esâtir) o ahiret vaktinin; şu an failin bizzat içinde yandığı, kapısında beklediği, elle tutulur ve gözle görülür bir "mutlak gerçekliğe" (hâzâ) dönüştüğünü mühürler.
Kâlû (قَالُوا)
İbn Fâris, "k-v-l" (söz söylemek, beyan etmek) kökünden mazi çoğul fiildir (Dediler). O cehenneme sürülen (sîka) inkârcı bölüklerin, bekçilerin o retorik, kınayıcı ve mazeret bırakan tüm yolları kapatan sarsıcı sorusu karşısında ürettikleri o son, kaçınılmaz ve dondurucu "itiraf" sözünü başlatır.
Belâ (بَلَىٰ)
İbn Fâris, olumsuz bir soruyu kökünden reddedip, içindeki gerçeği kesin bir tasdikle onaylayan "Evet / Aksine / Bilakis / Gerçekten öyle" anlamlarındaki cevap edatıdır. O ateşe girmek üzere olan kitlelerin "Belâ" (Evet, elçiler gelmişti) diyerek; ayetlerin okunduğunu, uyarıların yapıldığını, hidayetin ayaklarına kadar ulaştığını ve Allah'ın hiçbir haksızlık (zulüm) yapmadığını, bütün faturanın bizzat kendi inatlarına ve şirke ait olduğunu kendi dilleriyle "mutlak bir boyun eğişle tasdik ettiklerini" nitelediğini belirtir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu edatı (belâ) ontolojik bir yüzleşme ve mazeretlerin (kibrin) nihai çöküşü olarak okur. Dünyada vahye karşı kılı kırk yaran, diyalektik üreten ve kibirlenen aklın; cehennem kapısında bütün yalanlarını sıfırlayıp tek kelimelik (Belâ) bir itirafa mecbur kalmasının; insanın fani otonomisinin ilahi gerçeklik karşısında nasıl un ufak edildiğini gösteren en sarsıcı eskatolojik (ahiret) itiraf manifestosu olduğunu ifade eder.
Ve Lâkin (وَلَٰكِنْ)
İbn Fâris, atıf "ve" bağlacı ile düzeltme, pişmanlık ve bir gerçeği sabitleme (istidrak) edatıdır. O acı itirafın ("Evet geldiler") hemen ardından, "...fakat ne çare ki / lakin" diyerek; geçmişi değiştirmenin imkânsızlığını ve kendi üzerlerine çöken o karanlık yazgıyı onaylayan o feci geçiş köprüsüdür.
Hakkat (حَقَّتْ)
İbn Fâris, "h-k-k" kökünün sözlükte "sabit olmak, doğru olmak, şüpheye yer bırakmamak, gerçekleşmek ve hak etmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. Mazi (geçmiş zaman) dişil fiil olan "hakkat" (kesinleşti / sabit oldu / hak oldu) eyleminin; ilahi yargılamanın çoktan bittiğini, adaletin tecelli ettiğini ve o azap hükmünün artık "geri döndürülemez, tartışılamaz ve bütünüyle hak edilmiş" bir infaz kararı olarak mühürlendiğini nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, hakkat (h-k-k) fiilinin; bir eylemin failin üzerine tıpkı elbise gibi tam oturması ve onun varoluşsal liyakatine tam denk düşmesi olduğunu söyler. Azabın "hak olması"; kâfirlerin o cezaya rastgele değil, dünyadaki nankörlüklerinin (küfrün) matematiksel ve felsefi bir neticesi olarak "bizzat liyakat kazandıklarını" vurgular.
Kelimetu (كَلِمَةُ)
İbn Fâris, "k-l-m" kökünün sözlükte "yaralamak, etki bırakmak ve konuşmak" anlamlarına geldiğini belirtir. "Kelime" (söz / hüküm / ferman) isminin; kâinatın Yaratıcısının o suçlular hakkındaki o sarsılmaz, iptal edilemez ve mutlak "infaz kararını/yasasını" nitelediğini ifade eder.
Angelika Neuwirth, Kur'an'ın teolojik terminolojisinde "Kelimetullâh" (Allah'ın sözü/hükmü) kavramını inceler. Dünyada iken Allah'ın "kelimelerini/ayetlerini" yalanlayanların (kezzebte), ahirette yine Allah'ın o dondurucu ve infaz edici "kelimesi" (azap hükmü) altında ezilerek yok olmalarının; ilahi kelâmın hem diriltici hem de helak edici o mutlak ve ontolojik otoritesini yansıttığını tartışır.
El-Azâbi (الْعَذَابِ)
İbn Fâris, "a-z-b" (acı, ceza, engelleme, yıkım) ismidir. O gerçekleşen "hükmün / fermanın" (kelimenin) içeriğini, o mutlak acıyı mühürler.
Alel (عَلَى)
İbn Fâris, "üzerine / aleyhine" anlamındaki istila edatıdır. Cezanın ve fermanın, failin üzerine "bindiğini ve onu bütünüyle kuşattığını" gösterir.
Kâfirîn (الْكَافِرِينَ)
İbn Fâris, "k-f-r" kökünden ism-i fâil çoğuldur (hakikatin üstünü örtenler / inkârcılar). Ayetin bu kapanışını (hakkat kelimetul azâbi alel kâfirîn); azabın rastgele insanlara değil, dünyada iken inatla hakikati gizleyen, kibre kapılıp ayetleri ezen (küfür işleyen) o spesifik kitle için "hakkıyla ve mutlak adaletle" (hakkat) kesinleştiğini mühürleyen devasa bir teodise (ilahî adalet) kapanışı olarak değerlendirir.
Dücane Cündioğlu, dildeki bu kapanışı (kâfirîn) ontolojik bir kendi kendini imha kurgusu olarak okur. "Azap hükmü kâfirlerin üzerine hak oldu" itirafının; insanın kâinatta dışarıdan bir düşmanla değil, bizzat kendi ürettiği "küfür" (nankörlük ve yalanlama) zehriyle kendi fıtratını nasıl intihara sürüklediğini gösterdiğini; kâfirin aslında Allah'ı değil, "kendi ebedi kurtuluş ihtimalini" örterek (küfrederek) azabı hak ettiğini ifade eder. Adalet tecelli etmiş, mazeret bitmiş ve cehennem kapıları kapanmıştır.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla