وَاَشْرَقَتِ الْاَرْضُ بِنُورِ رَبِّهَا وَوُضِعَ الْكِتَابُ وَج۪ٓيءَ بِالنَّبِيّ۪نَ وَالشُّهَدَٓاءِ وَقُضِيَ بَيْنَهُمْ بِالْحَقِّ وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Zümer Sûresi, 69. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: adalet, zümer suresi, peygamberler, şahitler, zümer 69, kitap, yeryüzü nuru, zümer suresi 69. ayet, amel defteri, rab, hak, zulüm, arz, nur, aydınlık
-
“‘Artık Rabb’inin nuruyla yer aydınlanır, hesap kitap ortaya konur, peygamberler ve şahitler getirilir, insanlar arasında doğruluk ve adalet ölçüsüne göre hüküm verilir, onlara asla haksızlık edilmez.’”
Allah’ın Nuru
Artık Rabb’inin nuruyla yer aydınlanır. Muhtemelen bu nur, Cenâb-ı Hakk’ın yeryüzü için yarattığı ve oraya koyduğu bir ışıktır, yoksa kendi zatına ait bir nur veya başka bir şey olması ve onunla yeryüzünü aydınlatması söz konusu değildir. Buradaki Rabb’inin nuruyla ibaresi, “Rabb’inin nimetiyle” meâlindeki âyet gibi ve Rabb’inin ihsanıyla, Rabb’inin lütuflarıyla ifadeleri gibidir. Bu cümleden, yaratılan nimetlerden ve gönderilen lütuflardan başka bir şey anlaşılmaz. Buna göre Rabb’inin nuruyla sözünden de ne zatının nuru, ne de zatına ait başka bir şey anlaşılır. Yeryüzü aydınlanır, yani ışıkla dolar. Aziz ve Celîl olan Allah’ın âhiret yurdunu da aydınlık ve parlak bir mekân olarak yaratması mümkündür, nitekim bir İlâhî beyanda yeryüzünün bundan başka bir hale dönüştürüleceğini haber vermektedir: “Bir gün gelecek yer başka yere, gökler de başka göklere dönüştürülecek”. Daha önce de söylediğimiz gibi bu yer karanlıktı, o yer ise aydınlıktır. En doğrusunu Allah bilir. Yahut onun aydınlanmasından maksat perdelerin kaldırılması, hakkın ortaya çıkması, kargaşanın ve karışıklıkların son bulmasıdır. Halbuki onların dünyadaki halleri karışık ve darmadağınıktı. İşte o gün hep birlikte Cenâb-ı Hakk’ın birliğini, ulûhiyetini ve rubûbiyetini ikrar ederler. Bu mâna şu İlâhî beyanlarda belirtilmiştir; “Hepsi Allah’ın huzuruna çıkacaklar”, “Neticede O’na döndürüleceksiniz”, “Dönüş de yalnız O’nadır”, “O gün hükümranlık yalnız Allah’ındır”. İnsanlar her hal ve şartta Allah’ın huzurunda, yanında ve önünde oldukları ve iki cihanda da hükümranlık kendisine ait olduğu halde, bu âyetlerde huzuruna çıkmaktan, kendisine dönmekten ve O’na varmaktan söz etmekte; huzuruna çıkmayı, kendisine dönmeyi ve hükümranlığın O’na ait olduğunu özel olarak belirtmektedir. Çünkü o gün hak ile bâtıl ortaya çıkacak, o gün herkes Allah’ın birliğini ve hükümranlığın O’na ait olduğunu ikrar edecektir. Buna göre yerin aydın ve parlak olması, o gün perdelerin kaldırılacağından, şüphelerin yok edileceğinden ve hakikatlerin ortaya çıkacağından dolayı olabilir. En doğrusunu Allah bilir. Yahut aydınlanmaktan maksat, herkesin dünyada yapmış olduğu hayır ve şer her işin o gün ortaya çıkacağından ve insan onun hayır mı şer mi olduğunu anlayacağından dolayı olabilir, çünkü dünyada hayır ve şer olarak yaptıkları tam olarak ortaya çıkmıyor ve bunların hayır mı şer mi olduğunu da bilmiyordu. Nitekim başka bir âyette Cenâb-ı Hak meâlen şöyle buyuruyor: “Herkesin yaptığı iyiliği de işlediği kötülüğü de önüne konmuş olarak bulacağı gün, (insan) ister ki kendisi ile kötülükleri arasında uzun bir mesafe bulunsun”. En doğrusunu Allah bilir. Veyahut dünya yurdu, üzerinde dünyadakiler tarafından Azîz ve Celîl olan Allah’a isyan edildiği için karanlık, âhiret yurdu ise orada Aziz ve Celîl olan yüce Allah’a isyan edilmediği için aydınlıktır mânasına gelebilir. Bunu destekleyen bir rivayete göre; hacerülesved cennetten gelen bir taştır ve geldiğinde rengi şöyle idi, ancak günahkâr ve âsi insanlar ellerini süre süre onu kararttılar. En doğrusunu Allah bilir.
İbn Kuteybe ve Ebû Avsece şöyle dediler; “Eşrakat” (تَقَرَشْأَ) fiili, aydınlattı, parlattı anlamına gelir.
Rabb’inin nuruyla sözü hakkında bazıları şöyle dedi: Bu, Rabb’inin adaletiyle mânasına gelir, yani yer Rabb’inin adaletiyle aydınlanır. Bu husus şu İlâhî beyanda belirtilmiştir: “Biz, gökleri, yeri ve bunlar arasında bulunanları ancak ve ancak hak ve adalet temelinde yarattık” En doğrusunu Allah bilir.
O, Allah’ın yarattığı ve dünyaya koyduğu bir nur da olabilir. En doğrusunu Allah bilir. Kitap ortaya konur... Allah başka bir âyette meâlen şöyle buyurur: “Dengeyi ve ölçüyü (mizanı) O koydu”. Burada sözünü ettiği kitap ile burada koyduğunu söylediği mizanı kastetmiş olabilir, dolayısıyla mizan ile kitap aynı şey olabilir. Ancak kitabın mizandan ayrı bir şey olması da mümkündür. Bazıları şöyle dedi: Âyette geçen kitap kelimesinden maksat hesaptır; insanın lehinde ve aleyhinde olan her şeyin yazıldığı, yaptığı hayırların ve işlediği kötülüklerin muhafaza edildiği hesap defteridir. Bazıları da şöyle dedi: Kitaptan maksat, o gün herkesin eline verilen, bütün yaptıklarının yazılı olduğu ve herkesin okuduğu kitaptır. Bu yorum, önceki ile aynı mânadadır. En doğrusunu Allah bilir.
Peygamberler ve şahitler getirilir. Buradaki “şühedâ” (ءٓاَدَهُش) kelimesinin anlamına dair ihtilaf edilmiştir. Bazıları dedi ki: Şühedâ, nebilere ve resûllere şahitlik yapmak üzere gönderilenlerdir. Tıpkı şu İlâhî beyanlarda olduğu gibi: “Her bir ümmetten bir şahit getirdiğimiz ve seni de onlara şahit tuttuğumuz zaman halleri nice olacak!”, “Size de hakkınızda tanık olacak bir peygamber gönderdik”. Bazıları da şöyle dedi: Şahitler ile burada melekler ve insanlarn yaptıklarına şahitlik eden hafaza melekleri kastedilmiştir. Bazıları ise şunları söyledi: Şahitler, bu dünyada şehit olmak isteyenlerdir. En doğrusunu Allah bilir. Buradaki şühedâ kelimesi ile o gün insanların aleyhlerine şahitlik edecek olan kendi uzuvları da kastedilmiş olabilir. Tıpkı şu İlâhî beyanda olduğu gibi: “O ceza gününde dilleri, elleri ve ayakları, yapıp ettikleri hususlarda aleyhlerine tanıklık edecektir”. İnsanlar arasında doğruluk ve adalet ölçüsüne göre hüküm verilir, onlara asla haksızlık edilmez. Yani hiç kimse yapmadığı bir işten sorumlu tutulmaz, ancak herkese yaptığı işin sorumluluğu yüklenir. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Ve Eşrakati (وَأَشْرَقَتِ)
İbn Fâris, "ş-r-k" kökünün sözlükte "güneşin doğması, ışığın yayılması, parlamak, aydınlanmak ve karanlığın (zulmet) mutlak zıddı" anlamlarına geldiğini tespit eder. Mazi (geçmiş zaman) dişil fiil olan "eşrakat" (parladı / aydınlandı) eyleminin; kıyamet günündeki o büyük dirilişin ardından, o dehşetli atmosferin bir anda kâinatın Yaratıcısından gelen o eşsiz, saf ve dondurucu bir "aydınlığa/nura" gark olmasını nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, işrâk (ş-r-k) kavramının sadece fiziksel bir ışık değil, hakikatin (sıdkın) bütün perdeleri yırtarak en çıplak haliyle ortaya çıkması olduğunu söyler. "Yer parladı/aydınlandı" fermanı; dünyadaki o gizli kapaklı işlerin, yalanların ve karanlık kibrin (şirkin), ilahi adaletin o devasa "nuruyla" saniyeler içinde ifşa edildiği o mutlak şeffaflık anını vurgular.
el-Ardu (الْأَرْضُ)
İbn Fâris, "e-r-d" (yeryüzü / zemin / mahşer meydanı) ismidir. O aydınlanmanın gerçekleştiği o devasa ontolojik sahneyi işaretler.
Bi Nûri (بِنُورِ)
İbn Fâris, vasıta/kaynak bildiren "bi" edatı ile "n-v-r" kökünden türeyen ismin birleşimidir. N-v-r kökünün sözlükte "ışık, aydınlık, hidayet, apaçık delil ve karanlığı yok eden varlık" anlamlarına geldiğini tespit eder. "Bi nûri" (nuruyla / aydınlığıyla) tamlamasının; o günkü aydınlanmanın güneşten, aydan veya dünyevi bir kaynaktan değil, bizzat kâinatın Sahibinin o kutsal ve aşkın mevcudiyetinden (nurundan) fışkırdığını nitelediğini belirtir.
Rabbihâ (رَبِّهَا)
İbn Fâris, "r-b-b" (sahip, efendi, terbiye eden, yöneten) ismi ile "hâ" (yerin) zamirinin birleşimidir. "Yerin Rabbinin nuruyla" (bi nûri rabbihâ) nitelemesinin; mahşer meydanındaki o dehşetli aydınlığın, o mekanı yoktan var eden ve her an "terbiye edip yöneten" o mutlak Sahibi (Allah) tarafından bizzat kontrol edildiğini mühürler.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sisteminde "Nur" ve "Rab" kavramlarının bu şekilde yan yana gelişini, kâinatın karanlık (Cahiliye) döneminin bitip, mutlak "Hakikat ve Adalet" dönemine girişin kozmik ilanı olarak inceler.
Ve Vudia (وَوُضِعَ)
İbn Fâris, "v-d-a" kökünün sözlükte "bir şeyi bir yere koymak, indirmek, bırakmak, bir hükmü sabitlemek ve kaldırmanın (ref') mutlak zıddı" anlamlarına geldiğini tespit eder. Meçhul (edilgen) mazi fiil olan "vudia" (konuldu / ortaya kondu / yerleştirildi) eyleminin; ilahi mahkemenin o en kritik aşamasına geçildiğini; yargılamanın başlaması için gerekli olan o "mutlak belgenin/terazinin" artık itiraz kabul etmez bir şekilde ortaya çıkarıldığını nitelediğini belirtir.
el-Kitâbu (الْكِتَابُ)
İbn Fâris, "k-t-b" kökünün sözlükte "toplamak, dikmek, bir araya getirmek, yazmak ve hüküm" anlamlarına geldiğini tespit eder. Belirlilik takısıyla gelen "el-Kitâbu" (o kitap / o mutlak sicil / amel defteri) isminin; insanın yeryüzünde işlediği, gizlediği veya unuttuğu her bir zerrenin (kesbin) kâinatın hafızasında mühürlenmiş haliyle failin önüne sürülmesini nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "Kitabın konulması" (vudial kitâb) kavramının; adaletin artık sözlü iddialardan çıkıp, somut, yazılı ve inkarı imkansız olan o "kozmik veri bankasıyla" (amel defteriyle) yüzleşme aşaması olduğunu söyler. Kibrin yalanlarını susturan o mutlak "delil" (kitap) artık masadadır.
Ve Cîe (وَجِيءَ)
İbn Fâris, "c-y-e" kökünün sözlükte "bir şeyin kalkıp gelmesi, ulaşması, büyük bir önemle getirilmesi" anlamlarına geldiğini tespit eder. Meçhul mazi fiil olan "cîe" (getirildi / hazır edildi) eyleminin; o muazzam yargılamada şahitlik yapacak olan otoriter tanıkların ilahi bir celâletle huzura çıkarılmasını nitelediğini belirtir.
Bin Nebiyyîne (بِالنَّبِيِّينَ)
İbn Fâris, "n-b-e" kökünün sözlükte "önemli haber vermek, yüksekte olmak ve yol göstermek" anlamlarına geldiğini tespit eder. Nebi kelimesinin çoğulu olan "en-Nebiyyîne" (peygamberler / haber getirenler) isminin; tebliğ ettikleri hakikatin (sıdkın) yalanlanıp yalanlanmadığını, toplumların verdikleri tepkiyi ve o mutlak adaletin tecellisini onaylamak üzere o mahkemede "baş şahitler" olarak hazır edildiklerini nitelediğini belirtir.
Veş Şuhedâi (وَالشُّهَدَاءِ)
İbn Fâris, "ş-h-d" kökünün sözlükte "bir yerde hazır bulunmak, görmek, müşahede etmek ve bildiğini açıklamak" anlamlarına geldiğini tespit eder. Şehid kelimesinin çoğulu olan "eş-Şuhedâi" (şahitler / tanıklar) isminin; meleklerden, organlardan veya o dönemde hakikate şahitlik eden sıddıklardan oluşan o devasa "tanıklar ordusunun" mahkemeye dâhil edilmesini nitelediğini belirtir.
Ve Kudıye (وَقُضِيَ)
İbn Fâris, "k-d-y" kökünün sözlükte "kesip atmak, hüküm vermek, bir işi tamama erdirmek, bitirmek ve kesinleştirmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. Meçhul mazi fiil formundaki "kudıye" (hükmedildi / karar verildi) eyleminin; artık tartışmanın, mazeretin (lev/keşke) ve savunmanın bittiği o nihai, sarsılmaz ve geri döndürülemez "ilahi fermanın" kesildiğini nitelediğini belirtir.
Beynehum (بَيْنَهُمْ)
İbn Fâris, "b-y-n" (ara, mesafe, ayrım) zarfıdır. "Aralarında" (beynehum) ifadesinin; o yargılamanın tüm insanlık yığınlarını (tiranları ve mazlumları, müşrikleri ve muvahhidleri) bir süzgeçten geçirerek haklarını birbirinden "ayırdığını" işaretlediğini kaydeder.
Bil Hakkı (بِالْحَقِّ)
İbn Fâris, "h-k-k" kökünün sözlükte "sabit olmak, doğru olmak, liyakat, gerçeğin ta kendisi ve batılın mutlak zıddı" anlamlarına geldiğini tespit eder. "Bil Hakkı" (hak ile / adaletle / hakikatin ta kendisiyle) tamlamasının; o hükmün hiçbir şahsi hınç, hata veya noksanlık içermediğini; kâinatın o şaşmaz, pürüzsüz ve mutlak "adalet/gerçeklik" (hak) terazisiyle mühürlendiğini nitelediğini belirtir.
Ve Hum (وَهُمْ)
İbn Fâris, üçüncü çoğul şahıs zamiridir (onlar). Yargılanan tüm o insanlık kitlelerini işaretler.
Lâ (لَا)
İbn Fâris, mutlak olumsuzluk edatıdır.
Yuzlemûne (يُظْلَمُونَ)
İbn Fâris, "z-l-m" kökünün sözlükte "bir şeyi ait olduğu yerin dışına koymak, eksiltmek, hakkını yemek ve adaletin mutlak zıddı" anlamlarına geldiğini tespit eder. Meçhul muzari çoğul fiil olan "yuzlemûne" eyleminin baştaki olumsuzlukla (lâ yuzlemûne / asla haksızlığa uğratılmazlar) birleşerek; o dehşetli mahkemede zerre kadar bir haksızlığın, bir "eksiltmenin" veya hak edilmeyen bir cezanın asla söz konusu olmayacağını; kâinatın sahibinin "hakkı (hakikati) haklıya, cezayı ise bizzat failin kendi kesbine (kazancına)" milimetrik bir hassasiyetle iade edeceğini nitelediğini belirtir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetin bu kapanışını ontolojik bir adalet garantisi olarak okur. "Onlar haksızlığa uğratılmazlar" fermanının; insanın dünyadaki o eksik/adaletsiz mahkemelere olan güven kaybını ahirette giderdiğini; kibrin o gün "torpil, rüşvet veya güçle" adaleti saptıramayacağını, fakat aynı zamanda masumun da tek bir zerresinin zayi edilmeyeceğini (ihkak-ı hak) ifade eder. Adalet, kusursuz bir nurdur (bi nûri rabbihâ).
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla