Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Zümer Sûresi, 68. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Zümer Sûresi, 68. Ayet

    وَنُفِـخَ فِي الصُّورِ فَصَعِقَ مَنْ فِي السَّمٰوَاتِ وَمَنْ فِي الْاَرْضِ اِلَّا مَنْ شَٓاءَ اللّٰهُۚ ثُمَّ نُفِـخَ ف۪يهِ اُخْرٰى فَاِذَا هُمْ قِيَامٌ يَنْظُرُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Venufiḣa fî-ssûri fesa’ika men fî-ssemâvâti vemen fî-l-ardi illâ men şâa(A)llâh(u)(s) śümme nufiḣa fîhi uḣrâ fe-iżâ hum kiyâmun yenzurûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "(O gün) sûra üflenecek, ardından -Allah'ın diledikleri dışında-göklerde ve yerde bulunanların hepsi düşüp ölecek; sonra sûra yeniden üflenecek ve onlar birden ayağa kalkmış, etrafa bakıyor olacaklar.”

      Sûra Üflemenin Anlamı

      (O gün) sûra üflenecek. Bu üflemenin bilinen anlamıyla gerçek üfleme olup olmadığı konusunda farklı görüşler vardır. Bazıları şöyle dedi: Orada ne üfleme vardır, ne de başka bir şey! Âyette üfleme denilmesinin sebebi, kıyameti koparmanın Aziz ve Celîl olan Allah için çok basit bir şey olduğunu ifade etmektir. Nitekim başka âyetlerde Cenâb-ı Hak meâlen şöyle buyurmaktadır: “Göklerin ve yerin gaybı Allah’a aittir. Kıyamet bir göz kırpması kadar yahut daha da kısa olacaktır”, “Bu O’nun için pek kolaydır”. Bazıları da şöyle dedi: Orada üfleme diye bir şey yoktur, ancak kıyameti koparmak bir üfleme kadardır anlamındadır: Yani Allah bir üfleme kadar zamanda diriltir ve öldürür; çünkü dünyadaki işlerin en kolayı ve en hafifi üflemektir. Bazıları ise şöyle söyledi: Gerçekten üfleme olacaktır; gerçi üfleme, diriltme ve öldürmenin sebebi değildir, ancak Allah onu diriltmeye veya öldürmeye bir işaret ve alâmet yapmıştır, Cenâb-ı Hak, ölüm meleğini zamanı geldiğinde ruhları almakla imtihan ettiği gibi üflemekle görevlendirdiği meleği de onunla imtihan etmektedir. İşte üfleme konusunda söylenenler bunlardır. En doğrusunu Allah bilir.

      Sûrun Mâhiyeti

      Âyette geçen sûr konusunda da ihtilaf edilmiştir. Bazıları şöyle dedi: Ondan maksat, yaratılanların suretleridir, ona üflenmektedir. Bütün kelâmcılar bu görüştedirler. Bazıları şöyle dedi: Maksat yaratılanların suretleri değildir, ancak o bir borazandır; çünkü Allah âyette “suver” (رَوُص), yani suretler kelimesini değil “sûr” (رْوُص) kelimesini kullanmıştır, bu da borazan demektir. Yaratılanların suretleri anlamına gelen ibareyi de başka bir âyette kullanmıştır: “Şeklinizi güzel yaptı”. Sûr ve suver kelimeleri hangi mânada kullanılıyor bilmiyoruz. Hem suret hem de borazan anlamında mı, yoksa biri anlamında mı? En doğrusunu Allah bilir.

      Saika

      Ardından göklerde ve yerde bulunanların hepsi düşüp ölecek. Müfessirlerin geneli şöyle derler: Âyette geçen “saika” (َقِعَص) kelimesi, ölmek demektir. Bazıları da bayılmak mânasına gelir dediler, nitekim Cenâb-ı Hak başka bir âyette meâlen şöyle buyurdu: “Mûsâ bayılıp düştü”. Görmez misin ki Cenâb-ı Hak bunun arkasından “Mûsâ kendine gelince” ifadesini kullanmaktadır. Kendine gelmek, ancak bayıldıktan sonra olur, öldükten sonra ayılıp kendine gelmek söz konusu değildir. Allah’ın diledikleri müstesna; bu ilâhî beyanın işaret ettiği anlama dair ihtilaf edilmiştir. Bazıları şöyle dedi: Burada ancak dünyada şehit edilen insanlar istisna edilmiştir. En doğrusunu Allah bilir. Bazıları da şöyle dedi: Allah’ın diledikleri müstesna sözünden maksat, Cebrâil, Mîkâil ve İsrâfîl ile ölüm meleğidir. En doğrusunu Allah bilir.

      Sûra Kaç Defa Üflenecek?

      Sonra sûra yeniden üflenecek. Bazıları şöyle dedi: Üfleme üç defa tekrarlanacaktır. Biri, herkesi dehşete düşürecek olan ilk üflemedir. Nitekim Allah şöyle buyurmaktadır: “Sûrun üflendiği gün, Allah’ın diledikleri dışında, göklerde ve yerde bulunanlar dehşete kapılırlar”. Sonra İkinci üflemede bütün canlılar ölecekler, üçüncü üflemede de yeniden dirilecekler. Bu mânada Resûlullah’tan (s.a.) rivayet edilen hadis vardır: “Sûra üç defa üflenecek”. Bu hadis de bizim söylediğimizi teyit etmektedir. En doğrusunu Allah bilir Bazıları da şöyle dedi: Bu âyette belirtildiği gibi üfleme iki defa olacaktır; İlk üflemede canlılar ölecek, ikinci üflemede de yeniden dirilecekler. En doğrusunu Allah bilir.

      Onlar birden ayağa kalkmış, etrafa bakıyor olacaklar. Ne ile emrolunacaklar ve kendilerine ne yapılacak diye etraflarına bakacaklar. Ayağa kalkmış, etrafa bakıyorlar. Bu beyan, şaşkın vaziyetteler, hayret içindedirler mânasına gelebilir. Çünkü onlar yeniden dirilmeyi ve o günü inkâr ediyorlardı, burada kâfirleri kastediyorum. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ve Nufiha (وَنُفِخَ)

        İbn Fâris, "n-f-h" kökünün sözlükte "yel esmek, rüzgârın şiddetle üflemesi, bir şeyi şişirmek ve nefes vermek" anlamlarına geldiğini tespit eder. Meçhul (edilgen) mazi fiil formundaki "nufiha" (üflendi / ses verildi) eyleminin; kıyametin o ilk sarsıcı aşamasının bir doğa olayı veya tesadüf olmadığını, bizzat kâinatın sahibinin emriyle o kozmik boruya (sûr) "diriltici veya yok edici o mutlak nefesin/titreşimin" zerk edildiğini nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, nefha (n-f-h) kavramının, ruhun bedene girmesi (yaratılış) veya kâinatın fiziksel nizamının bozulması (kıyamet) anındaki o ilahi "canlandırma/durdurma" müdahalesi olduğunu söyler. "Üflendi" fermanı; evrenin o an saniyeler içinde bütün fonksiyonlarını yitireceği o sarsılmaz ve geri döndürülemez "başlatma/bitirme" komutudur.

        Fîs Sûri (فِي الصُّورِ)

        İbn Fâris, "s-v-r" kökünün sözlükte "bir şeye eğilmek, meyletmek ve ses çıkarmak/çağırmak" anlamlarına geldiğini tespit eder. Ancak teolojik bağlamda "sûr" isminin; tüm mahlukatı aynı anda uyandıracak veya öldürecek olan o "boynuz şeklindeki boru, borazan veya kozmik ses aygıtı" olduğunu belirtir.

        El-Cevâlîkî, "Sûr" kelimesinin dildeki asıl manasının "ses çıkaran alet/boru" olduğunu; Kur'an'ın bu terimi, İsrafil adlı meleğin kıyamet ve diriliş anında çıkaracağı o "evrensel ve her şeyi sarsan titreşimi" isimlendirmek için kullandığını aktarır.

        Dücane Cündioğlu, dildeki bu "sûr" (boru/ses) mefhumunu ontolojik bir çağrı ve varoluşsal senfoni olarak okur. Sûr'a üflenmesi; kâinatın o gün bir ses dalgasıyla, bir frekansla baştan aşağı sarsılmasını ve bütün o madde dünyasının o ilahi "akustik" müdahale karşısında çökmesini resmeder. Ses, maddenin efendisidir; o ses (üfleme) geldiğinde mülk (madde) susar.

        Fe Saika (فَصَعِقَ)

        İbn Fâris, "s-a-k" kökünün sözlükte "yıldırım çarpması, şiddetli bir sesle bayılmak, ölmek ve şuurunu kaybetmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. "Fe saika" (Böylece bayıldı / yıldırım çarpmış gibi öldü) eyleminin; o kozmik sesin (sûr) çıkmasıyla birlikte, bütün canlıların o sarsıntı karşısında hiçbir direnç gösteremeden, adeta bir elektrik akımına kapılmışçasına aniden "yere yığılmalarını ve can vermelerini" nitelediğini belirtir.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın edebi tasvir (tasvîr-i fennî) sisteminde bu fiili (saika) sarsıcı bir dehşet sanatı olarak değerlendirir. "Öldü" (mâte) yerine "yıldırım çarpmış gibi cansız yere kapandı" (saika) denilmesinin; ölümün sıradan bir biyolojik duruş değil, o devasa ilahi frekansın (sûr'un) yarattığı o kahredici "şok ve dehşet" altında gerçekleşen toplu bir ontolojik çöküş olduğunu ifade eder.

        Men (مَنْ)

        İbn Fâris, akıl sahibi varlıkları niteleyen ism-i mevsûl (o kimseler ki) edatıdır. O kozmik sarsıntıdan (saika) etkilenecek olan tüm şuurlu varlık kategorisini işaretleyen kapsamlı bağlaçtır.

        Fîs Semâvâti (فِي السَّمَاوَاتِ)

        İbn Fâris, "s-m-v" (yükseklik, gökler) kökünden türeyen çoğul isimdir. O sarsıcı ölümün (saika) sadece dünyadaki fanileri değil, gökyüzündeki melekleri ve o yüksek alemlerdeki tüm ruhani varlıkları da kuşattığını nitelediğini belirtir.

        Ve Men (وَمَنْ)

        İbn Fâris, atıf "ve" bağlacı ile ilgi zamiri "men"in (ve o kimseler ki) birleşimidir. Göklerdekilerin ardından, yerdeki tüm varlıkları da aynı ölüm fermanına bağlayan teolojik halkadır.

        Fîl Ardı (فِي الْأَرْضِ)

        İbn Fâris, "e-r-d" (yeryüzü / zemin) ismidir. İnsanlar, cinler, hayvanlar ve yeryüzündeki tüm canlı şuur sahiplerinin o "kozmik darbe" (saika) karşısındaki çaresizliğini kilitler.

        İllâ (إِلَّا)

        İbn Fâris, istisna edatıdır (ancak, -den başka). O her şeyi öldüren ve bayıltan (saika) devasa ilahi enerjinin/sesin, kâinatın Yaratıcısı tarafından "bazı varlıklar" için bir muafiyet (koruma) kalkanı altına alındığını işaret eder.

        Mâ (مَا)

        İbn Fâris, ism-i mevsûl (o kimseler ki / o şeyleri ki) edatıdır. İstisna edilen o özel kitlenin sınırlarını çizen bağlaçtır.

        Şâallâhu (شَاءَ اللَّهُ)

        İbn Fâris, "ş-y-e" (dilemek, irade etmek) kökünden mazi fiil ve "Allah" has isminin birleşimidir. "Allah'ın dilediği / istisna kıldığı kimseler hariç" fermanının; o gün her şeyin yıkıldığı o büyük kaosta, ayakta kalabilecek yegâne gücün sadece Allah'ın o özgür ve mutlak "iradesi/koruması" (meşieti) olduğunu mühürlediğini belirtir.

        Summe (ثُمَّ)

        İbn Fâris, zaman içinde bir genişlik, ardışıklık ve olaylar arasında belirli bir mühlet (terâhî) bildiren "sonra, daha sonra" anlamlarındaki atıf bağlacıdır. İlk üfleyiş (yok oluş/saika) ile ikinci üfleyiş (diriliş) arasındaki o devasa eskatolojik "zaman/berzah" boşluğunu niteleyen köprüdür.

        Nufiha (وَنُفِخَ)

        İbn Fâris, "n-f-h" (üflendi) fiilinin tekrarıdır. Bu kez eylemin yıkıcı değil, "inşa edici ve diriltici" olan o ikinci kozmik nefes safhasını başlattığını bildirir.

        Fîhi (فِيهِ)

        İbn Fâris, "içinde / ona" anlamındaki "fî" edatı ve "hi" (Sûr'a) zamiridir. Diriliş komutunun da yine aynı kozmik kanal (sûr) üzerinden verileceğini kilitler.

        Ukhrâ (أُخْرَىٰ)

        İbn Fâris, "e-h-r" kökünün sözlükte "ilk olanın zıddı, başka, diğer ve son" anlamlarına geldiğini tespit eder. "Ukhrâ" (bir kez daha / diğeri / ikinci defa) kelimesinin; o kozmik boruya (sûr) yapılan o ikinci müdahalenin, kâinatın ebedi diriliş (ba's) perdesini açan o nihai eylem olduğunu nitelediğini belirtir.

        Fe İzâ (فَإِذَا)

        İbn Fâris, sürpriz ve anilik bildiren "izâ-i fücaiyye" (bir de bakarsın ki / aniden / o anda) edatı ile nedensellik bağlacı "fa"nın birleşimidir. Ölümden (saika) sonraki o dirilişin, bir süreç veya yavaş bir evrim değil; o ikinci sesle (üflemeyle) birlikte saniyeler içinde gerçekleşen o "ani, sarsıcı ve şok edici" uyanış anını nitelediğini belirtir.

        Hum (هُمْ)

        İbn Fâris, üçüncü çoğul şahıs zamiridir (onlar). O aniden dirilen tüm o insanlık yığınlarını işaretler.

        Kıyâmun (قِيَامٌ)

        İbn Fâris, "k-v-m" kökünün sözlükte "ayağa kalkmak, dikilmek, canlanmak ve durmak" anlamlarına geldiğini tespit eder. Masdar/isim formundaki "kıyâmun" (ayakta / kalkmış vaziyette) kelimesinin; toprağın altındaki o çürümüş kemiklerin, zerrelerin ve ruhların o ikinci sesle birlikte birer canlı heykel gibi "zınk diye ayağa dikilmelerini" ve o mutlak mahkemeye (divana) hazır hale gelmelerini nitelediğini belirtir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın diriliş (ba's) tasvirinde bu "kıyâm" (kalkış) halini, Cahiliye aklının "ölümden sonra toprak olacağız" şeklindeki o statik felsefesine indirilmiş en büyük ontolojik darbe olarak inceler.

        Yanzurûne (يَنْظُرُونَ)

        İbn Fâris, "n-z-r" kökünün sözlükte "bakmak, gözlemek, beklemek, düşünmek ve basiret" anlamlarına geldiğini tespit eder. Muzari çoğul formundaki "yanzurûne" (bakınıp duruyorlar / ne olacağını gözlüyorlar) eyleminin; dirilen o milyarlarca insanın, o büyük uyanışın şokuyla, etraflarında ne olup bittiğini, başlarına ne geleceğini ve o devasa ilahi mahkemenin (hesabın) nasıl başlayacağını "hayret, dehşet ve beklenti" içinde beklemelerini nitelediğini belirtir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetin bu kapanışını (yanzurûn) ontolojik bir uyanış ve dehşet psikolojisi olarak değerlendirir. "Bakıp duruyorlar" fermanının; insanın dünyadaki o gaflet uykusundan (ölümden) sonra, ahiretin o sarsılmaz ve çıplak gerçeğiyle yüzleştiğinde içine düştüğü o "donuk, şaşkın ve çaresiz gözleyişi" resmettiğini; mülkün gerçek sahibinin o büyük yargılamasını (hesabını) her bir canın nasıl bir ürpertiyle beklediğini (nazar ettiğini) ifade eder. Bakış (nazar), artık hakikatin (sıdkın) ta kendisinedir.

        Would you like me to analyze the etymology of the words in the 69th verse?

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X