Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Zümer Sûresi, 67. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Zümer Sûresi, 67. Ayet

    وَمَا قَدَرُوا اللّٰهَ حَقَّ قَدْرِه۪ۗ وَالْاَرْضُ جَم۪يعاً قَبْضَتُهُ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ وَالسَّمٰوَاتُ مَطْوِيَّاتٌ بِيَم۪ينِه۪ۜ سُبْحَانَهُ وَتَعَالٰى عَمَّا يُشْرِكُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Vemâ kaderû(A)llâhe hakka kadrihi vel-ardu cemî’an kabdatuhu yevme-lkiyâmeti ve-ssemâvâtu matviyyâtun biyemînih(i)(c) subhânehu vete’âlâ ‘ammâ yuşrikûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Onlar Allah’ı gereği gibi takdir edip tanımadılar. Kıyâmet gününde bütün dünya O’nun avucundadır; gökler de O’nun kudret elinde dürülüp bükülmüştür. Allah, müşriklerin koştukları ortaklardan uzaktır ve yücedir."

      Onlar Allah’ı gereği gibi takdir edip tanımadılar. Müfessirlerin kaydettiklerine göre yahudiler Resûlullaha (s.a.) gelip demişler ki: Senin Rabb’in şöyle şöyledir, gökleri şöyle yaptı, yeri böyle yaptı. Allah’ı, tıpkı yaratılanları niteledikleri gibi nitelediler, bunun üzerine onlar Allah’ı gereği gibi takdir edip tanımadılar mealindeki âyet nazil oldu. Buna şöyle bir mâna verildi: Onlar Allah’ı gereği gibi bilemediler, O’na lâyık olduğu şekilde tâzimde bulunmadılar. Kelâmcılar, yahudilerin Müşebbihe anlayışına sahip olduklarını ve bundan dolayı şu sözlerle Allah’a çocuk nispet ettiklerini söylediler: “Yahudiler ‘Üzeyir Allah’ın oğludur’ dediler, hıristiyanlar da ‘Mesih (îsâ) Allah’ın oğludur’ dediler”. Ehl-i Kitap Allah’ı insana benzetip onun insanlar gibi olduğunu bilmeselerdi insanların çocukları olduğu gibi Allah’ın da çocuk sahibi olduğunu söylemezlerdi. Allah’ı böyle nitelemeleri ve bunu söylemiş olmaları, O’nu da yaratıklar gibi bildiklerine işaret eder. Cenâb-ı Hak mülhitlerin ileri sürdükleri zırvalardan yücedir, pek çok yücedir. Yüce Mevlâ, onlar Allah’ı gereği gibi takdir edip tanımadılar buyurdu, yani onlar Allah’ı lâyık olduğu şekilde tanımadılar yahut lâyık olduğu şekilde Allah’ı yüceltmediler, yani yaratılanların gücünün yetebileceği ölçüde Allah’ı yüceltmediler, aynı şekilde insan gücünün yetebileceği derecede O’nu hakkıyla tanımadılar. Allah’ı hakkıyla tanımak ve O’nu lâyık olduğu şekilde yüceltmek, yaratılanların gücü dâhilinde olmayan bir şeydir. Allah da insanları, kendisini hakkıyla tanımakla yahut lâyık olduğu şekilde yüceltmekle yükümlü tutmamıştır, çünkü bu, yaratılanların gücü dâhilinde olmayan bir fiildir. Cenâb-ı Hak onları, ancak güçleri dâhilinde olan fiillerle mükellef kılmıştır. Müşebbihe ise yaratılanları ve gözleriyle gördükleri kişileri niteledikleri gibi Allah’ı nitelemekle, O’nu yaratılanların gücünün ve yapısal durumunun dayanabileceği ölçüde tanımadıkları gibi, yaratılanların gücünün ve yapısal durumunun dayanabileceği ölçüde O’nu yüceltmediler de.

      Her türlü noksanlıktan münezzeh olan Allah, kendisini bilmenin yolunu duyusal bilgilerle değil fiillerin izleriyle akıl yürütmeye dayanan bilgilere bağladı. Yaratılanları tanımak ve değerlendirmek gibi Allah’ı tanıyıp değerlendirmek mümkün değildir. Bununla birlikte her türlü noksanlıktan münezzeh ve yüce olan Allah, yaratılanları iki kısma ayırmıştır. Yaratıkların bir kısmının hakikati idrak ve ihata edilenlerdendir, bunlar duyularla kuşatılıp algılanır. Akıl, görme, işitme, ruh gibi duyularla bir kısım algılanmayan yaratıklar ise fiillerinin izleriyle ve bu izlerle istidlal yapılarak bilinir. Bilinme yolu duyularla değil fiillerinin izleriyle istidlal olan bir kısım yaratıklar ihata edilemeyince ve algılanamayınca, bunları inşa eden ve yaratan Allah, duyularla algılanıp ihata edilenin bilinme yoluyla kuşatılamamaya ve algılanamamaya daha lâyıktır. Çünkü Allah’ın varlığına dair bilgiye ulaştıran duyusal bilgiler değil, fiillerinin izleriyle istidlâl sonucu elde edilen bilgilerdir. En doğrusunu Allah bilir.

      Aynı şekilde istivâ etmek, gelmek, gitmek gibi fiillerin Allah’a nispet edildiğinde anlaşılan mâna ile insana nispet edildiğinde anlaşılan şey aynı değildir; bunların Allah hakkında kullanıldığında geldiği mâna, yaratılanlar hakkında kullanıldığında kazandığı mâna gibi değildir, Cenâb-ı Hakk’ın gelmesi ve gitmesinden anlaşılan mâna, yaratılanların gelmesi ve gitmesinden anlaşılan mâna değildir. İşte şu beyan buna örnektir: Kıyamet gününde bütün dünya O’nun avucundadır; gökler de O’nun kudret elinde dürülüp bükülmüştür Bununla yaratılanların avucu, dürülüp bükülmesi ve elleri anlaşılmaz. Aksine bütün bunlar, Cenâb-ı Hakk’m şu âyet-i kerîmede meâlen beyan ettiği şekilde anlaşılır: “Biz bir şeyi murat ettiğimizde sözümüz ‘ol!’ demekten ibarettir, o da hemen oluverir”. Avuç, dürmek ve el hakkında söylediği her şey, bu âyetteki “kün” (نْكُ), yani “ol!" emrinin kapsamına girer: Kâf ve nün harfleri, veya buna benzer bir anlam taşır. Cenâb-ı Hak burada “kün”, yani “ol!" kelimesini kullanmıştır, çünkü bu söz dile en kolay gelen ve en kısa kelimedir, onun bilinen bir mânası vardır ve yaratılanlar arasında da kullanılmaktadır. En doğrusunu Allah bilir.

      Meselenin aslı şudur: Her ne kadar aralarındaki Özellikler Allah’tan nefyedilse de Azîz ve Celîl olan Cenâb-ı Hak, insanlara kendi aralarında kullandıkları ve bildikleri sözlerle hitap etmektedir. Meselâ şu İlâhî beyanlarda olduğu gibi: “Allah ve resûlünün önüne geçmeyin” “Bu, ellerinizle yapmış olduğunuzun karşılığıdır”, “Asılsız bir şey ona ne önünden ne arkasından yaklaşabilir”. Çünkü bu beyanda belirttiği husus her ne kadar elin yaptığı iş değilse ve “beyne yedey” (يَدَيْ بَيْنَ) diye belirttiği şey onların elleri arasında değilse de el, öne geçmek, arkada kalmak gibi lafızlar dünyada kullanılırlar. Buna göre Cenâb-ı Hakk’ın kendi zatına nispet ettiği bu lafızlar kendisi hakkında aynı mânaya gelmezler, çünkü bunlar dünyada öyle kullanıldığı için belirtilmiştir. En doğrusunu Allah bilir.

      Bu işin aslı şöyle açıklanabilir: Yukarıda sözü edilen fiillerin Allaha nispeti konusu âyetlerle sabittir. "Allah’ın da benzeri hiçbir şey yoktur” gerçeği nakli delillerle bilinmektedir. Akıl da Cenâb-ı Hakk’ın benzerlerden ve ortaklardan münezzeh ve yüce olduğunu kabul eder. Buna göre âyetlerdeki kullanım karşısında fiil veya herhangi bir yönden Allah ile yaratıklar arasında bir benzerliğin vuku bulmayacak tarzda gerçekleştiğini kabul etmek gerekir. Çünkü Allah, yaratmak ve ihdas etmek noktasında yaratılmışlık yönlerinin hepsinden yücedir. Dolayısıyla Kitab’ın söylediğine iman etmek, Allah’ı yaratılanlara benzer olmaktan tenzih etmek ve maksadın ne olduğunu bu âyetin kendisinden geldiği Allah’a havale etmek gerekir. Bununla birlikte yine de, meselâ Allah’a nispet edilen “Allah’ın sınırları” ve benzerleri bazı tabirler vardır, bunların Allah’tan başkasına nispet edilmesi ihtimali yoktur, o da aynı şekilde söylediğimiz gibi anlaşılır. Âyetlerde Allah’a nispet edilen lafızlara teşâbüh (benzerlik) anlamını kaldıracak başka mânalar yüklemek mümkündür. Meselâ şu beyanlarda geçen lafızlar gibi: “Allah’a yardım ederseniz O da size yardım eder”, “Sonunda varış Allah’adır”, “Hepinizin dönüşü Allah’adır”, “Allah’a kavuşmayı arzu eden...”, “Onu Allah’a ve peygambere götürün”. Bu beyanlarda ve benzerlerinde Allah’a nispet edilen lafzın hakiki mânası ile alâkası yoktur; bunlara Allah’ın dini, vâdi, vaîdi ve benzeri sayılması uzun sürecek anlamlar yüklenmelidir. Bu âyetlerin durum u onun gibidir.

      İkincisi, dünyada işleri sultanlara nispet etmek ve yönetmeyi deruhte ettiklerini söylemek, hakikat mânasında değil, kinayedir. Meselâ, şu belde falanın elinde ve avucundadır, şu iş falancanın elindedir denilir. Bu ifade ile ancak o kişinin kuvveti ve kudreti kastedilir. Buna göre “kabda” (ﺔَﻀْبَق), “yed” (دَي) ve “yemîn” (نٌي۪مَي) kelimeleri ancak Allah’ı kuvvet, hükümranlık ve kudretle nitelemektir.

      Kıyamet gününde bütün dünya O’nun avucundadır; gökler de O’nun kudret elinde dürülüp bükülmüştür. Bu beyanda takdim-tehir vardır, Cenâb-ı Hak sanki şöyle buyurmaktadır; Bütün yer ve gökler Allah’ın avucundadır; O’nun kudret elinde dürülmüştür.

      Allah, müşriklerin koştukları ortaklardan uzaktır ve yücedir. Muhtemelen bu İlâhî beyanda Cenâb-ı Hak, Müşebbihe’nin nitelemesinden ve yaratılanlara benzetmelerinden kendi zatını tenzih etmektedir. Yahut putperestlerin ibadette putları Allah’a ortak koşmalarından ve onlara tanrı adını vermelerinden kendini tenzih etmektedir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ve Mâ (وَمَا)

        İbn Fâris, atıf bağlacı "ve" ile kendisinden sonraki eylemi kökünden reddeden mutlak olumsuzluk (nefy) edatı "mâ" (yapamadılar / edemediler) kelimelerinin birleşimidir. İnsanın kâinatın Yaratıcısı karşısındaki o devasa algı kusurunu, cehaletini ve ontolojik iflasını ifşa eden o sarsıcı felsefi sorgulamayı başlattığını kaydeder.

        Kaderû (قَدَرُوا)

        İbn Fâris, "k-d-r" kökünün sözlükte "bir şeyin ölçüsünü ve miktarını belirlemek, kıymetini bilmek, gücü yetmek ve asıl mahiyetini tartmak" anlamlarına geldiğini tespit eder. Mazi (geçmiş zaman) çoğul fiil formundaki "kaderû" eyleminin baştaki olumsuzlukla (mâ kaderû / takdir edemediler / kıymetini ölçemediler) birleşerek; müşrik aklın, evrenin mutlak Otoritesine inansa bile, O'nun o devasa, eşsiz ve sınırsız azametini (kudretini) idrak etme kapasitesinin bütünüyle çöktüğünü nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, takdir (k-d-r) kavramının, bir nesnenin veya varlığın asıl mahiyetini, ağırlığını ve sınırlarını hak ettiği şekilde kavramak olduğunu söyler. "Allah'ı takdir edemediler" (mâ kaderûllâhe) fermanı; pagan/müşrik aklın aşkın (müteâl) bir Yaratıcıyı anlayamadığı için, O'nu beşeri fantezilerle, aciz putlarla veya fani krallarla kıyaslayarak (ölçerek) ilahi kudreti sığlaştırması ve O'na iftira atmasıdır.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sisteminde "kadr/takdir" mefhumunu Cahiliye aklının teolojik sığlığı olarak inceler. Pagan Arapların "Allah'ı bilmediklerini" değil, bilakis O'nu kâinatın yaratıcısı olarak kabul ettiklerini; ancak O'nun kâinattaki mutlak egemenlik (kudret/kader) çapını idrak edemeyip (mâ kaderû), kâinatın yönetimine aracı putları, melekleri ve hevaları dâhil etmelerinin, Allah'ın o "Yüce Azametini hakkıyla kavrayamama" (epistemolojik miyopluk) felaketi olduğunu tespit eder.

        Allâhe (اللَّهَ)

        İbn Fâris, varlığı zorunlu olan, mutlak otorite ve kâinatın yegâne yaratıcısının has ismidir. O "kıymeti bilinemeyen, ölçüsü idrak edilemeyen ve iftiraya uğrayan" o Yüce Makam'ın rastgele bir nesne değil, evrenin bizzat o şeriksiz Sahibi (Allah) olduğunu sarsılmaz bir mühürle kilitler.

        Hakka (حَقَّ)

        İbn Fâris, "h-k-k" kökünün sözlükte "bir şeyin şüpheye yer bırakmayacak şekilde sabit olması, tam liyakat, tam karşılık, gerçeğin ta kendisi ve batılın mutlak zıddı" anlamlarına geldiğini tespit eder. "Hakka" (hakkıyla / tam liyakatiyle / tam karşılığıyla) isminin; o değerlendirme (takdir) eyleminin yapılması gereken o en kusursuz, eksiksiz ve en adil "ontolojik liyakat zirvesini" nitelediğini belirtir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu nitelemeyi (hakka) teolojik bir algı kusurunun ifşası olarak okur. "Hakkıyla takdir edememek", insanın kendi sınırlı, fani ve dar zihniyle (antropomorfik/insan-biçimci bir kurguyla) evrenin sahibini kurgulamaya çalışırken düştüğü acziyetin ta kendisidir. İnsan zihni O'nun (hakkını) sınırlarını ölçmeye kalktığında ancak kendi uydurduğu putları/şirki inşa edebilir; Yaratıcı ancak vahyin bildirdiği o aşkın "hakkıyla" (h-k-k) idrak edilebilir.

        Kadrihî (قَدْرِهِ)

        İbn Fâris, "k-d-r" (kıymet, ölçü, kudret, değer) isminin "hî" (O'nun) zamiriyle birleştiği tamlamadır. "O'nun mutlak kadrini/azametini" (hakka kadrihî) şeklindeki o devasa tevhidi vurgunun merkezini oluşturur. Müşriklerin en büyük suçu inkâr değil, Allah'ın "kadrini" (ağırlığını/yüceliğini) kendi fani kabilevi terazilerinde hafifletmeleridir.

        Vel Ardu (وَالْأَرْضُ)

        İbn Fâris, atıf "ve" bağlacı ile "e-r-d" kökünden türeyen ismin birleşimidir. Belirlilik takısıyla gelen "el-Ardu" (yeryüzü / üzerinde yaşanılan o yatay uzam) kelimesinin; insanın dünyada tapındığı, mülkiyet iddia ettiği, üzerine imparatorluklar kurduğu ve putlarını yerleştirdiği o koca fiziksel zemini nitelediğini belirtir.

        Cemî'an (جَمِيعًا)

        İbn Fâris, "c-m-a" kökünün sözlükte "dağınık olan şeyleri bir araya getirmek, toplamak, bütünlük ve cüz'ün (parçanın) mutlak zıddı" anlamlarına geldiğini tespit eder. Hâl/Durum zarfı formundaki "cemî'an" (bütünüyle / istisnasız tamamı / toptan) kelimesinin; yeryüzündeki dağların, okyanusların, vadilerin ve bütün o kibirli medeniyetlerin "zerresi dahi dışarıda kalmaksızın" o devasa ilahi kuşatmanın içine hapsolduğunu nitelediğini belirtir.

        Kabdatuhû (قَبْضَتُهُ)

        İbn Fâris, "k-b-d" kökünün sözlükte "elin parmaklarını içe doğru kıvırarak bir şeyi avuç içine almak, sıkıca kavramak, gizlemek, mutlak hâkimiyet altına almak ve serbest bırakmanın (bast) mutlak zıddı" anlamlarına geldiğini tespit eder. İsm-i merre/masdar formundaki "kabdatun" (avuç dolusu / mutlak kavrama gücü) ile "hû" (O'nun) zamirinin birleşimidir. "O'nun avucundadır / kudretindedir" (kabdatuhû) nitelemesinin; yeryüzündeki tüm o devasa (cemî'an) kütlenin, kâinatın Yaratıcısı karşısında adeta ufacık bir nesne gibi bütünüyle "kuşatılıp sıkıca kavranarak ezilebileceğini" resmettiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, kabz (k-b-d) kavramının burada fiziksel ve insani bir "avuç" (antropomorfik bir uzuv) olmadığını, dildeki en güçlü "mutlak ve ezici tasarruf, mülkiyet ve kudret" metaforu (istiare) olduğunu söyler. Yeryüzünün O'nun avucunda (kabza) olması; müşrik aklın zerre kadar değer verip tapındığı yeryüzü tiranlıklarının ve putların, Yaratıcının kudret elinde ne kadar "ufak, çaresiz ve hiçliğe mahkûm" bir oyuncak olduğunu vurur.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, İslam akaidinde "kabza" (avuç) ve "yemîn" (sağ el) gibi lafızların müteşâbih (benzeşmeli) ayetler grubuna girdiğini; Selefiyye ile Kelâmcılar arasındaki o devasa teolojik tartışmalarda bu kavramların Allah'a insani organlar atfetmek (teşbih/tecsim) için değil; O'nun sonsuz ve kuşatıcı gücünü (kudret-i kâmilesini) Arap aklının (ve insan fıtratının) idrak edebileceği o en dehşetli, en somut ve en "haşmetli kudret metaforuyla" zihinlere kazımak için kullanıldığının ittifakla kabul edildiğini aktarır.

        Yevme (يَوْمَ)

        İbn Fâris, "y-v-m" (mutlak zaman dilimi / gün) zaman zarfıdır. O devasa yeryüzünü avuçlama (kabz) eyleminin, tesadüfi bir anda değil, kâinatın fiziksel işlevinin son bulduğu o şaşmaz, kesin ve donuk eskatolojik (ahiret) "zaman/kırılma anında" gerçekleşeceğini işaretler.

        el-Kıyâmeti (الْقِيَامَةِ)

        İbn Fâris, "k-v-m" kökünün sözlükte "ayağa kalkmak, dikilmek, bir işi kararlılıkla sürdürmek ve ayaklanmak" anlamlarına geldiğini tespit eder. "El-Kıyâmeti" (Diriliş/Kalkış) isminin; yeryüzünde toprak olup dağıldığını sanan o kibirli yığınların, yeryüzünün avuçlandığı o sarsıntıyla mecburen "ayağa kalktıkları / divana dikildikleri" o dehşetli uyanış boyutunu nitelediğini belirtir.

        Ves Semâvâtu (وَالسَّمَاوَاتُ)

        İbn Fâris, atıf "ve" bağlacı ile "s-m-v" kökünden türeyen ismin çoğul formunun birleşimidir. Belirlilik takısıyla gelen "es-Semâvâtu" (gökler / yüksek uzamlar) isminin; yatay düzlemdeki (yeryüzü) kudret beyanının ardından, bu kez insan idrakini, tasavvurunu ve fiziği tamamen aşan o uçsuz bucaksız, devasa dikey (kozmik) galaksileri ve metafizik ufukları da o ilahi infaz (kudret) kurgusunun içine dâhil ettiğini kaydeder.

        Matviyyâtun (مَطْوِيَّاتٌ)

        İbn Fâris, "t-v-y" kökünün sözlükte "bir şeyi dürmek, katlamak, yayıp açmanın (neşr) mutlak zıddı olarak sayfa gibi sarmak, toparlamak ve bir dönemi/devri kapatmak" anlamlarına geldiğini tespit eder. İsm-i mef'ul (edilgen) dişil çoğul formundaki "matviyyâtun" (dürülmüş / katlanıp sarılmış olanlar) isminin; o koca galaksilerin (göklerin) tıpkı bir kâğıt tomarı veya mektup gibi köşelerinden büzülüp "katlanarak" bütün varoluşsal ihtişamlarını ve işlevlerini yitirdiklerini nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, tayy (t-v-y) kavramının, uzaysal ve mekânsal genişliğin kıyamet koptuğunda tamamen "sıfırlanarak bir tomara dönüşmesi" olduğunu söyler. "Gökler dürülmüştür" (matviyyât) fermanı; müşrik aklın ebedi ve sarsılmaz sandığı o devasa gökyüzünün bile, kâinatın sahibinin elinde süresi dolduğunda (eceli geldiğinde) katlanıp arşive kaldırılan basit bir evrak (sicill) kadar aciz olduğunu mühürler.

        Angelika Neuwirth, Kur'an'ın apokaliptik (kıyamet) tasvirlerinde bu "göklerin dürülmesi" metaforunu inceler. Bu kavramın (matviyyât), İbrahimi geleneğin kozmolojik çöküş anlatılarıyla devasa bir teolojik paralellik taşıdığını; evrenin pagan/Yunan aklındaki gibi "sabit, sonsuz ve kendi başına buyruk (otonom)" bir tanrısal mekân değil; bilakis bizzat Sahibinin elinde yazılıp, vakti gelince de bir kâğıt parçası gibi "dürülebilen/katlanabilen" (matviyyât) sonlu ve fani bir yaratılmış (mahluk) kütlesi olduğunu ilan eden ontolojik bir devrim olduğunu tartışır.

        Bi Yemînihî (بِيَمِينِهِ)

        İbn Fâris, vasıta/durum bildiren "bi" edatı, "y-m-n" kökünden türeyen "yemîn" (sağ taraf, sağ el, güç, kuvvet, bereket ve yemin) ismi ve "hî" (O'nun) zamirinin birleşimidir. "Bi yemînihî" (O'nun sağ eliyle / O'nun mutlak gücü ve kudretiyle) tamlamasının; o devasa galaksilerin dürülme/katlanma işleminin dışarıdan gelen kör bir felaketle değil, bizzat kâinatın Yaratıcısının o eşsiz, şerefli ve sarsılmaz "kudret hamlesiyle" gerçekleştiğini nitelediğini belirtir.

        Dücane Cündioğlu, dildeki bu "yemîn" (sağ el) nitelemesini ontolojik bir kudret, otorite ve haşmet estetiği olarak okur. Sağ elin, Arap ve Ortadoğu antropolojisinde "en yüksek güç, sarsılmaz onur ve mutlak tasarruf" merkezi olarak görüldüğünü; "Gökler O'nun sağ eliyle (yemîniyle) dürülmüştür" fermanının; insanın kendi zihniyle büyüttüğü ve içinden çıkamadığı o devasa kâinatın, Allah'ın o sonsuz azameti karşısında adeta basit bir kâğıt tomarı gibi tek bir "kudret hamlesiyle/kavrayışıyla" buruşturulup atılacak kadar aciz, oyuncak ve "hiç" olduğunu resmettiğini ifade eder.

        Subhânehu (سُبْحَانَهُ)

        İbn Fâris, "s-b-h" kökünün sözlükte "suda hızla yüzmek, bir şeyden şiddetle uzaklaşmak, yıldızların kendi yörüngelerinde akması ve noksanlıklardan arınıp mutlak surette aşkın/yüce olmak (tenzih)" anlamlarına geldiğini tespit eder. Masdar formundaki "subhâne" ve "hu" (O) zamirinin birleştiği "Subhânehu" (O mutlak surette münezzehtir / Noksanlıklardan arınmıştır) çığlığının; müşriklerin O'nu layıkıyla takdir edemeyerek (mâ kaderû) O'na biçtikleri o aciz, fani ve ortaklı (şirkli) sınırları parçalayarak; Allah'ın Zâtını bu kokuşmuş felsefeden hızla uzağa fırlatan (s-b-h) devasa bir teolojik "tenzih/arındırma" mühürü olduğunu belirtir.

        Toshihiko Izutsu, Tesbih/Sübhan kavramının Kur'an'daki ontolojik işlevini inceler. Müşriklerin "Allah'ı hakkıyla takdir edememesi" neticesinde ürettikleri o insan-biçimci, zayıf ve putları aracı kılan (şirk) tanrı tasavvuruna karşı; "Subhânehu" fermanı, Yaratıcıyı o fani, bedensel ve sığ putperest algıdan ontolojik olarak koparıp (yüzdürerek/uzaklaştırarak) mutlak bir tevhidi "arındırma ve aşkınlık" merkezine yerleştiren sarsılmaz bir Kuranî aforozdur.

        Ve Te'âlâ (وَتَعَالَىٰ)

        İbn Fâris, atıf "ve" bağlacı ile "a-l-v" kökünden türeyen tefa'ul babında mazi fiilin birleşimidir. A-l-v kökünün sözlükte "yüksek olmak, yukarıda bulunmak, yücelik, alt/dûn kelimesinin mutlak zıddı olarak üstünlük ve sarsılmaz haşmet" anlamlarına geldiğini tespit eder. "Ve te'âlâ" (Ve O son derece yücedir / Mutlak aşkındır) eyleminin; "Sübhan" ile arınan (tenzih edilen) Yaratıcının varoluşsal statüsünün; yaratılmış hiçbir mahlukla, zihinle veya putla kıyaslanamayacak derecede ontolojik, dikey ve erişilmez bir zirvede (müteâl makamında) olduğunu nitelediğini belirtir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, "Subhânehu" ve "Te'âlâ" kavramlarının yan yana gelişini varoluşsal bir Tevhid manifestosu ve teolojik doruk olarak değerlendirir. "Sübhan" ile aşağılık müşrik iftiralarından (şirkten) arınan ve o zihniyetten uzaklaşan Otorite; hemen ardından "Te'âlâ" (Yücedir) ismiyle insanın ve kâinatın idrak edemeyeceği o mutlak, dondurucu ve erişilmez "haşmet/yücelik" makamına yerleşerek; pagan aklının Yaratıcıya biçtiği o sefil/aciz sınırları (kabz ve tayy eylemlerinin de ispatladığı gibi) paramparça eder.

        Ammâ (عَمَّا)

        İbn Fâris, ayrılma ve yalıtma bildiren "an" (-den/-dan) harf-i ceri ile ism-i mevsûl "mâ" (o şeylerden ki / o felsefeden ki) edatının kaynaşmış formudur. O sarsılmaz arınmanın ve yücelmenin (tenzih ve teâlînin), doğrudan o müşrik fantezilerinin "ürettiği o kokuşmuş putlardan, iddialardan ve şirkten tamamen uzağa/ayrıya" fırlatıldığını mühürler.

        Yuşrikûne (يُشْرِكُونَ)

        İbn Fâris, "ş-r-k" kökünün sözlükte "iki veya daha fazla şeyin bir araya gelmesi, ortaklık kurmak, tevhidi bütünlüğün/birliğin parçalanması, birine pay ayırmak ve hisse vermek" anlamlarına geldiğini tespit eder. İf'al babındaki muzari çoğul form olan "yuşrikûne" (ortak koşuyorlar / şirk üretiyorlar) eyleminin; evreni (yeryüzünü) bir avucunda tutan ve gökleri dürerek yok eden (kabza ve tayy) o mutlak Kudret (Allah) dururken; müşrik aklın zerre kadar gücü olmayan, dürülecek göklerin altında ezilmeye mahkûm olan o cansız putlara, sahte şefaatçilere veya ideolojilere o uluhiyetten "pay (şirk) ayırma" hezeyanını, o kronik varoluşsal iflası nitelediğini belirtir. O, onların ürettiği bu şirkten münezzeh (Sübhan) ve Yücedir (Te'âlâ).

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X