لَهُ مَقَال۪يدُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ وَالَّذ۪ينَ كَفَرُوا بِاٰيَاتِ اللّٰهِ اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ۟
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Zümer Sûresi, 63. Ayet
Daralt
X
-
‘‘Göklerin ve yerin anahtarları O'ndadır. Allah’ın âyetlerini inkâr edenlerin durumuna gelince işte hüsrana uğrayanlar onlardır.”
Göklerin ve yerin anahtarları O’ndadır. Cenâb-ı Hak sanki şunu söylemektedir; Göklerin ve yerin hâzinelerinin anahtarları O’nun elindedir. Denildi ki; Buradaki “mekâlîd” (د۪يلﺎَقَم) kelimesi anahtarlar anlamına gelir; kelime Farsça’dır, Arapça'laştırılmıştır. Anahtarları O’ndadır cümlesi, bütün bereketlerin ve hayırların anahtarları O’ndadır, o bereketlerin ve hayırların kapısını gök ve yer ehline onlarla açar, anlamına gelebilir. Cenâb-ı Hak bütün bunların, başka birinin elinde değil kendi elinde olduğunu haber vermektedir; dolayısıyla ancak O’ndan istenir ve O’ndan yararlanılır. En doğrusunu Allah bilir. Sonra bu anahtarlar Allah’a nispet edildiğinde anlaşılan şey ile yaratılanlara nispet edildiğinde anlaşılan şey aynı değildir. Gelmek, istivâ etmek ve benzeri fiiller Allah’a nispet edildiğinde anlaşılan mâna ile bu fiiller yaratılanlara nispet edildiğinde anlaşılan anlam nasıl aynı olabilir? Başarıya ulaştıran sadece Allah’tır.
İbn Mesûd (r.a.) ve Übeyy’in (r.a.) mushaflarında Göklerin ve yerin anahtarları O’ndadır mealindeki beyan “lehû mulkü’s-semâvâti ve’l-ard” (ضِرْاْلاَو تِاوٰمَّسلا كُلْمُ ُهَل), yani göklerin ve yerin mülkü O’nundur. Kisâî şöyle dedi: “Mekâlîd” (د۪يلﺎَقَم) kelimesi Farsça’dır, Arapça’laştırılmıştır, tekili “iklîd" (د۪يلْقِا) gelir.
Allah’ın âyetlerini inkâr edenlerin durumuna gelince işte hüsrana uğrayanlar onlardır. Aziz ve Celîl olan Allah bu dünyayı ve ondakİ her şeyi orada yaşayanlar İçin yarattı, insanlara onların durumunu açıkladı; orada ticaret yapacaklar, âhireti satın alacaklar ve âhiret için azık tedârik edecekler. Bundan dolayı meâlen şöyle buyurdu: “İnsanlardan öylesi de vardır ki, kendisini Allah’ın hoşnutluğunu kazanmaya adamıştır”, “Dünya hayatını âhiret karşılığında satanlar...” Dünyadan kendisi için azık edinen ve onu âhirete yetecek miktarda hazırlayan kişiye, kazançlı insan denilir. Azık toplamayana ve âhiret için yeterli miktarda azık hazırlamayana da zarar etmiş ve aldanmış insan denilir. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Lehû (لَهُ)
İbn Fâris, aidiyet, mülkiyet ve tahsis bildiren "lâm" (le) edatı ile üçüncü tekil şahıs "hu" (O'nun / O'na) zamirinin birleşimidir. "Sadece O'na aittir / Yalnızca O'nundur" anlamında cümlenin başına alınarak (takdim), arkasından gelecek olan o devasa mülkiyetin ve yönetimin, evrendeki hiçbir puta, meleğe veya tiranlığa bırakılmaksızın mutlak surette "Tek Bir Makama" (Allah'a) kilitlendiğini niteleyen o sarsılmaz tevhidi hasr (sınırlandırma) mühürüdür.
Mekâlîdu (مَقَالِيدُ)
İbn Fâris, "k-l-d" kökünün sözlükte "boyna kılıç bağı veya gerdanlık takmak, bir işin sorumluluğunu birinin boynuna dolamak ve yetki vermek" (taklid) anlamlarına geldiğini tespit eder. Ancak "mekâlîd" formunun "anahtarlar, hazineler ve mutlak kontrol" anlamına geldiğini belirtir. "Mekâlîdu" (anahtarları / kilitleri / hazineleri) isminin; evrenin yönetimindeki o erişilemez kilit noktalarının, rızık kapılarının ve ontolojik sükûnetin bütünüyle Yaratıcının elinde (kudretinde) olduğunu nitelediğini kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî, dilde "miklâd" (anahtar) kelimesinin çoğulu olan bu kavramın; sadece fiziksel kapıları açan bir nesne olmadığını, bilakis kâinattaki tüm sebeplerin, sonuçların, rızıkların ve kapalı (gaybî) hazinelerin yönetimini elinde bulunduran "mutlak tasarruf yetkisi" olduğunu söyler.
El-Cevâlîkî, bu kelimenin köken itibarıyla Arapçalaşmış (muarreb) kelimelerden olduğunu inceler. Farsça "kilîd" (anahtar) kelimesinden (veya Yunanca/Süryanice köklerden) Arap diline "mekâlîd" (anahtarlar/mefâtih) olarak geçtiğini ve Arap aklının bu yabancı menşeli kavramı "mutlak güç ve erişilmez hazine yönetimi" metaforu olarak benimsediğini aktarır.
Arthur Jeffery, kelimenin monoteistik ve bölgesel dillerdeki etimolojik serüvenini tartışır. Farsça kökenli (kilîd) bu terimin Kur'an tarafından kullanılmasının; İslam'ın evrensel dil kurgusunda, yeryüzündeki tüm kraliyet hazinelerine (Sasani/Bizans) ait o "anahtar/mekâlîd" mefhumunu o fani tiranların elinden söküp alarak, göklerin ve yerin yegâne Hükümdarının (Allah'ın) kudret eline teslim eden sarsıcı bir teolojik otorite transferi olduğunu belirtir.
Dücane Cündioğlu, dildeki bu anahtar/kilit (m-k-l-d) mefhumunu ontolojik bir kader ve otorite felsefesi olarak okur. "Göklerin ve yerin anahtarları O'nundur" fermanının; evrende olup biten hiçbir doğumun, ölümün, rızkın veya krizin kör tesadüflere bağlı açık kapılar olmadığını; kâinatın kapalı ve kilitli bir muamma olduğunu, her bir varoluşsal kapının (hüznün veya sevincin) ancak ve ancak kâinatın Sahibinin iradesiyle ve izniyle (anahtarıyla) açılabileceğini ifade eden devasa bir teslimiyet manifestosu olduğunu belirtir.
Es-Semâvâti (السَّمَاوَاتِ)
İbn Fâris, "s-m-v" kökünün sözlükte "yüksek olmak, yücelmek, bir şeyin üstünde yer almak, tepe noktası ve örtü" anlamlarına geldiğini tespit eder. Semâ kelimesinin çoğulu olan "es-Semâvât" (gökler / yüksek fizikötesi boyutlar) isminin; insan idrakini ve sınırlarını aşan o uçsuz bucaksız, devasa dikey (kozmik) uzamın o gizemli hazinelerini ve kilitlerini nitelediğini belirtir.
Ve'l-Ardı (وَالْأَرْضِ)
İbn Fâris, atıf "ve" bağlacı ile "e-r-d" kökünden türeyen "el-Ard" (yeryüzü / zemin / yatay boyut) isminin birleşimidir. Göklerle (semâvât) birleşerek, insanın üzerinde hüküm sürdüğünü sandığı o fani zeminin de dâhil olduğu "bütün bir varoluşsal mekânı ve mülkiyeti" tek bir Otoritenin (Allah'ın) anahtarlarına hapsettiğini kaydeder.
Vellezîne (وَالَّذِينَ)
İbn Fâris, atıf "ve" bağlacı ile eril çoğul varlıkları niteleyen ism-i mevsûl "ellezîne" (ve o kimseler ki) edatının birleşimidir. O mutlak iktidar (mekâlîd) beyanının hemen ardından; bu gerçeği idrak edemeyen, kibre kapılıp da yeryüzünde anarşi çıkaran o nankör ve trajik kitleyi işaretleyen geçiş köprüsüdür.
Keferû (كَفَرُوا)
İbn Fâris, "k-f-r" kökünün sözlükte "bir şeyin üzerini örtmek, tohumu toprağa saklayıp gizleyen çiftçi, nimeti ve gerçeği inkâr etmek, örtbas etmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. Mazi (geçmiş zaman) çoğul fiil formundaki "keferû" (inkâr ettiler / gerçeğin üstünü örttüler / küfre saptılar) eyleminin; o kitlenin sıradan bir bilgisizlik (cehalet) içinde olmadığını; göklerin ve yerin anahtarlarının Allah'a ait olduğu gerçeğini inatla, kibirle ve kasten "gizleyip üstünü örterek" o devasa teolojik ihaneti bizzat işlediklerini nitelediğini belirtir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sisteminde küfrü (k-f-r) aktif bir nankörlük felsefesi olarak inceler. Allah evrenin bütün hazinelerini ve kilitlerini (lütfunu) kendi elinde tutarken; insanın bu devasa nimeti kendinden (kendi ilminden) bilmesi veya sahte putlara/aracılara atfetmesi; kâinattaki en radikal, en ahlaksız "örtbas etme/nankörlük" (keferû) eylemidir. Küfür, Yaratıcının anahtarlarını çalmaya yeltenen müstekbir aklın çöküşüdür.
Bi Âyâti (بِآيَاتِ)
İbn Fâris, vasıta ve hedef bildiren "bi" edatı ile "e-y-y" kökünden türeyen çoğul ismin birleşimidir. E-y-y kökünün sözlükte "işaret, alamet, delil, açık nişane ve yön gösteren şaşmaz tabela" anlamlarına geldiğini tespit eder. O nankörlüğün ve yalanlamanın (küfrün) boşluğa değil, doğrudan kâinatın her zerresine kodlanmış o sarsılmaz "kılavuz işaretlerine / ontolojik delillere" yöneltildiğini mühürler.
Râgıb el-İsfahânî, ayet (e-y-y) kavramının, görünen bir nesneye/olaya bakarak görünmeyen o mutlak hakikati (Tevhidi) idrak etmeyi sağlayan rehber olduğunu söyler. "Ayetleri inkâr etmek"; uçurumun kenarındaki uyarı levhalarını kasten söküp atmak ve aklı uçuruma (cehenneme) hür iradeyle sürmektir.
Allâhi (اللَّهِ)
İbn Fâris, kâinatın yegâne yaratıcısının ve mutlak otoritesinin has ismidir. O yalanlanan ve üstü örtülen ayetlerin (delillerin) sahibini mühürleyerek; işlenen suçun sıradan bir felsefi itiraz değil, doğrudan evrenin "Anahtarlarını elinde tutan" o Yüce Makama (Allah'a) açılmış ontolojik bir savaş olduğunu kilitler.
Ulâike (أُولَٰئِكَ)
İbn Fâris, uzaklık ve kesinlik bildiren çoğul işaret zamiridir (İşte onlar / Ta kendileri). Zihni, yeryüzünde kibre kapılıp ayetleri ezen o kitlenin (kâfirlerin) üzerine sabitleyerek, birazdan verilecek olan o feci eskatolojik hükmü doğrudan onların şahıslarına kilitler.
Humu (هُمُ)
İbn Fâris, üçüncü çoğul şahıs zamiridir (onlar). Cümlede fasıl (ayırma/tahsis) işlevi görerek "asıl onlar / sadece onlardır" anlamıyla; o feci akıbetin başka hiç kimseye değil, şüpheye mahal bırakmayacak şekilde o nankör aklın bizzat kendi fıtratına mahkûm edildiğini bildirir.
El-Hâsirûne (الْخَاسِرُونَ)
İbn Fâris, "h-s-r" kökünün sözlükte "sermayeyi tüketmek, bir şeyi elden kaçırmak, ziyana uğramak, ticaretin çökmesi, kârın (ribh) mutlak zıddı ve telafisi imkânsız kayıp" anlamlarına geldiğini tespit eder. İsm-i fâil eril çoğul formunda ve belirlilik takısıyla gelen "el-hâsirûne" (mutlak hüsrana uğrayanlar / iflas edenler / ziyan edenler) isminin; o kâfirlerin yeryüzünde statü ve mülk sahibi olsalar dahi; evrenin mutlak terazisinde bütün varoluşsal sermayelerini (ömürlerini, akıllarını ve ahiretlerini) çöpe atarak kâinattaki "en büyük, en feci ve en ahmakça felsefi iflası" yaşayan o sefil kitle olduğunu nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, hüsran (h-s-r) kavramının, tüccarın malını kaybetmesi gibi basit bir zarar olmadığını; insanın kendi fıtratına yüklenen o "ebedi kurtuluş/cennet" sermayesini, dünyadaki birkaç günlük fani kibre ve şirke feda ederek "kendi öz benliğini (nefsini) ziyan etmesi" olduğunu söyler. Gerçek hüsran, insanın ebediyeti üç kuruşa satmasıdır.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu kapanışı (el-hâsirûn) teolojik bir rasyonalite ve varoluşsal ticaret iflası olarak değerlendirir. Ayetin başındaki "göklerin ve yerin anahtarlarına (mekâlîd) sahip olan" o sonsuz zenginliği ve kudreti reddedip; yeryüzünde hiçbir gücü olmayan cansız putlara, sahte şefaatçilere veya kendi sığ akıllarına güvenen (küfreden) müşriklerin; aslında felsefi ve ontolojik bir intihar işlediklerini ifade eder. O sonsuz kudretin (Allah'ın) safını/ayetini terk etmek, kâinatta yapılabilecek en kötü ticarettir; bu ahmaklığın bedeli ise "mutlak bir hüsran ve iflastır" (hâsirûn). Kibir, sahibini daima batıran bir sermayedir.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla