Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Zümer Sûresi, 62. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Zümer Sûresi, 62. Ayet

    اَللّٰهُ خَالِقُ كُلِّ شَيْءٍۘ وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ وَك۪يلٌ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    (A)llâhu ḣâliku kulli şey-/(in)(s) vehuve ‘alâ kulli şey-in vekîl(un)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Allah her şeyin yaratıcısıdır ve her şeyi koruyup yöneten de O’dur!'”

      Bu âyet-i kerîme Mûtezilenin iddialarım çeşitli açılardan reddetmektedir. Birincisi şöyledir: Mûtezilîler nesnelerin mevcudiyetinin sürekli olduğunu iddia ediyorlar, şöyle diyorlar; Mâdûm (yok olan) şeydir, yani vardır. Mâdûm bir şey olduğuna göre nesnelerin mevcudiyeti de süreklidir demektir. İkincisi de şöyledir: Yine Mûtezile mensupları şöyle diyor: Mâdûm üzerinde Allah’ın etkisi sadece onu ortaya çıkarmaktır. Mesele onların dediği gibi ise, o zaman Cenâb-ı Hakk'ın kendisini her şeyin yaratıcısı olarak tavsif ettiğine bakarsak, O’nun her şeyin halikı olması şöyle dursun, nesneyi bile yaratmamış demektir. Konuya yakından baktığımızda, onların iddialarının, Dehrîler’in ve Senevilerin iddiaları ile aynı olduğunu görürüz. Çünkü Dehrîler, madde, heyûlâ ve benzerlerinin kadîm olduğunu iddia ediyor, bir şeyin başka bir nesne olmadan da yaratılacağını inkâr ediyorlardı. Seneviler de nur ve zulmetin (aydınlık ve karanlığın) kıdemini iddia ediyor, sonra her cinsin kendi cinsinden meydana geldiğini ve her nesnenin kendi aslından var olduğunu söylüyorlardı. Buna göre Mûtezile’nin, mâdûm şeydir iddiası incelendiğinde yukarıda söylediğimiz netice ortaya çıkar.

      Allah her şeyin yaratıcısıdır. Bu cümle Cenâb-ı Hakk’ın rablığını ve ilâhlığını ifade eder ve O’nun övülmesi gerektiğini bildirir. Çünkü söylediğimiz gibi varlıkların bütünüyle Allaha nispet edilmesi, O nun büyüklüğünü ve şanının yüceliğini gösterir. O na özel şeylerin nispet edilmesi de o şeylerin önemini gösterir. Mesele söylediğimiz gibi olunca, Mûtezile’nin iddiasına göre Allah her şeyin yaratıcısıdır sözü nesnelerin tümüne değil bir kısmına mahsustur. O zaman da bu âyetten Allah’ın rablık ve ilâhlık niteliği ile O’nu övmek ve yüceltmek mânası çıkmaz. Sonra hiç şüphe yok ki, insanlara ait fiillerin yaratıcısı olmasaydı, meselâ O’nun on bin yaratıktan bin tanesinin yaratıcısı olmadığı ortaya çıkardı. Bu durum Cenâb-ı Hakk’ın, bütün fiillerin, bedenlerin ve cevherlerin hepsinin yaratıcısı olduğuna işaret eder.

      Şöyle bir itiraz yapılırsa: Siz, Allah kötülüklerin, pisliklerin, domuzların ve benzeri fiil ve nesnelerin yaratıcısıdır demiyorsunuz; bu durumda Allah her şeyin yaratıcısıdır sözü ancak bazı özel varlıkları yaratmaya yönelik olur.

      Buna şöyle cevap verilir: Allah hakkında yaratmayı, sınırlandırıp tahsis etmek ve sadece ey kötülükleri, pislikleri ve sözü edilen diğer nesne ve fiilleri yaratan denilmez ve böyle nitelenmez. Çünkü her ne kadar bu beyan genel olarak böyle bir nitelemeye müsait olsa ve “her şeyi yaratan” ifadesine sözü edilen fiil ve nesneler girse bile, bu tahsis, Allah’ı kötülemek ve O’nu yermekle nitelemek anlamına gelir. Halbuki Allah her şeyin yaratıcısıdır cümlesi, yukarıda da söylediğimiz gibi Allah’ı övmek, yüceltmek, O’nu rab ve ilâh olarak nitelemek anlamına gelir. Görmez misin ki, her şeyi koruyup yöneten O’dur cümlesine her şey girer ise de, bunu tahsis ederek, Allah falancıyı koruyup yönetmektedir denilmez. Çünkü bu âyet, rablığı ve ilâhlığı Allah'a tahsis etmek ve O’nu övgü ile nitelemek anlamındadır. Bunu kısıtlayıp bire indirmek ise, Allah’ı kötülemek ve yermek mânasına gelir. Bu bakımdan ikisi birbirinden farklı şeylerdir. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Allâhu (اللَّهُ)

        İbn Fâris, varlığı zorunlu olan, mutlak otorite ve kâinatın yegâne yaratıcısının has ismidir. Cümlenin doğrudan öznesi (müptedası) olarak başa gelmesi; ardından ilan edilecek olan o devasa var etme (yaratma) ve varlıkta tutma (vekillik) eylemlerinin şaşmaz, şeriksiz ve mutlak failini/merkezini kilitlediğini belirtir.

        Arthur Jeffery, kelimenin monoteistik Ortadoğu dillerindeki etimolojik ve teolojik serüvenini inceler. Arapçadaki "Allah" isminin, Süryanice/Aramicedeki "Alaha" lafzıyla olan o devasa tarihsel akrabalığını vurgulayarak; Kur'an'ın bu ismi cümlenin başına koyup bütün eylemi O'na kilitlemesinin, Mekke panteonundaki tüm sahte yaratıcıları, alt-tanrıları ve aracıları (putları) devreden çıkaran mutlak ve evrensel bir İbrahimi tektanrıcılık (monoteizm) fermanı olduğunu tartışır.

        Hâliku (خَالِقُ)

        İbn Fâris, "h-l-k" kökünün sözlükte "bir şeyi yoktan var etmek, pürüzsüzce ölçülendirip biçim vermek, eşi benzeri olmayan kusursuz bir tasarımla icat etmek ve takdir etmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. İsm-i fâil formundaki "Hâliku" (yaratanı / yokluğu yarıp çıkaranı) isminin; evrenin kör bir tesadüfün veya evrimin rastgele bir ürünü olmadığını, bizzat kâinatın sahibinin "kasti, şuurlu ve eşsiz" bir müdahalesiyle varlık sahasına inşa edildiğini nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, hılkat (h-l-k) kavramının, bir nesneyi sadece ortaya çıkarmak değil, onu kusursuz bir matematik, ölçü ve hikmetle (takdir) kurgulamak olduğunu söyler. İnsanın bir şeyi icat etmesinden (sın') farklı olarak; Allah'ın "halk" eyleminin, hiçbir malzemeye, kalıba veya öncüle muhtaç olmadan, yokluğu (ademi) doğrudan parçalayarak varlığı "yaratması" olduğunu vurgular.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik alanında "Hâlık" ismini, Cahiliye Araplarının teolojisine karşı üretilmiş devasa bir manifesto olarak okur. Müşrik aklın "Allah gökleri ve yeri yaratmıştır ama yeryüzündeki detaylara karışmaz" şeklindeki o parçalı deizm felsefesine karşı; Kur'an'ın bu "Hâlık" kavramını bütün kâinata yayarak, şirkin o otonomi alanını kökünden yıktığını tespit eder.

        Kulli (كُلِّ)

        İbn Fâris, "k-l-l" kökünün sözlükte "bir şeyi çepeçevre sarmak, bütünü kapsamak, kuşatmak, istisnasız tamamı ve cüz'ün (parçanın) mutlak zıddı" anlamlarına geldiğini tespit eder. "Kulli" (her / tamamı) kelimesinin; yaratma eyleminin kapsamını belirli bir kabileye, coğrafyaya veya gezegene değil, sınırlandırılamaz ve devasa bir evrenselliğe/bütünlüğe taşıdığını nitelediğini belirtir.

        Şey'in (شَيْءٍ)

        İbn Fâris, "ş-y-e" kökünün sözlükte "dilenen, kastedilen, nesne, varlık sahasına çıkmış veya çıkabilecek olan en küçük birim" anlamlarına geldiğini tespit eder. Nekre (belirsiz/kapsamlı) formda gelen "şey'in" (şeyin / varlığın / nesnenin) kelimesinin; baştaki "kulli" ile birleşerek (kulli şey'in / her şeyin) evrendeki istisnasız tüm ontolojik kütleyi işaretlediğini belirtir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu tamlamayı (kulli şey'in) felsefi ve ontolojik bir meydan okuma olarak değerlendirir. "Allah her şeyin yaratıcısıdır" fermanının; göklerdeki devasa galaksilerden görünmez mikroplara, soyut yasalardan somut nesnelere, meleklerden insanlara kadar kâinatta "Allah'ın Zatının dışında" (dûn) kalan ne varsa hepsini istisnasız bir "yaratılmışlık" (mahlukiyet) ve acziyet seviyesine indirgendiğini; dolayısıyla yaratılmış hiçbir "şeyin", Yaratıcıya asla ortak veya şefaatçi (put) olamayacağını ilan eden sarsılmaz bir tevhid mühürü olduğunu ifade eder.

        Ve Huve (وَهُوَ)

        İbn Fâris, atıf "ve" bağlacı ile üçüncü tekil şahıs "huve" (O) zamiridir. Evreni "yoktan var etme" (halk) eylemi ile o evreni "ayakta tutma ve yönetme" (vekalet) eylemini birbirinden koparmadan, felsefi bir köprüyle aynı Mutlak Zât'a (Allah'a) kilitleyen aidiyet bağıdır.

        Alâ (عَلَىٰ)

        İbn Fâris, "üzerine, hakkında, otoritesi altında, karşı" anlamlarındaki istila/yönelim edatıdır (harf-i cer). Allah'ın kâinatla olan ilişkisinin yatay değil, bütünüyle kuşatan, yukarıdan tahakküm eden ve ezen o mutlak dikey otoritesini işaret eder.

        Kulli (كُلِّ)

        İbn Fâris, "k-l-l" (tümü / eksiksiz bütünü) kelimesinin tekrarıdır. Yaratılıştaki (halk) o devasa, istisnasız kapsayıcılığın, evrenin yönetiminde ve işletilmesinde de aynen, zerre kadar boşluk bırakmaksızın geçerli olduğunu mühürler.

        Şey'in (شَيْءٍ)

        İbn Fâris, "ş-y-e" (nesnenin / varlığın) kelimesinin tekrarıdır. O kuşatıcı yönetimin (vekaletin) doğrudan o yaratılmış varlık sahasına (zerreden küreye) kilitlendiğini gösterir.

        Vekîlun (وَكِيلٌ)

        İbn Fâris, "v-k-l" kökünün sözlükte "bir işin yönetimini ve sorumluluğunu bütünüyle üstlenen, başkası adına tasarrufta bulunan, koruyucu, her şeyi ayakta tutan dayanak ve mutlak kefil" anlamlarına geldiğini tespit eder. İsm-i fâil/mübalağa sıfatı formundaki "Vekîlun" (mutlak vekildir / tek kefil ve yöneticidir) kelimesinin; yaratılan o devasa kâinatın kör bir saat gibi kurulup kendi haline bırakılmadığını; her saniyesinin, her zerresinin ve her yasasının bizzat Yaratıcısının şaşmaz gözetiminde, muhafazasında ve "mutlak yönetiminde/işletiminde" olduğunu nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, tevekkül ve vekâlet (v-k-l) kavramının, aciz ve yetersiz olanın, kendi işini gücü yeten ve güvenilen birine devretmesi olduğunu söyler. Ancak Allah'ın "Vekîl" olması, O'na bir işin sonradan dışarıdan verilmesi değil; eşyanın varlığını sürdürebilmek için, bizzat O'nun sarsılmaz kudretine ve "kefilliğine" her an mutlak surette muhtaç olması (kayyumiyet) demektir.

        Dücane Cündioğlu, dildeki bu "vekâlet/kefalet" (v-k-l) mefhumunu ontolojik bir varoluşsal güvenlik ve deizm eleştirisi olarak okur. "O her şeye vekildir" (ve huve alâ kulli şey'in vekîl) fermanının; evrenin mekanik, kör tabiat yasalarına terk edilmediğini; var olan her zerreye (kulli şey'in) anbean "kefil olan, onun rotasını belirleyen, rızkını veren ve onu koruyan" diri ve müdahaleci bir Tanrı (Vekîl) tasavvuru inşa ettiğini belirtir. Müşriklerin inandığı o aciz "şefaatçilerin" veya tahtadan putların evrende hiçbir şeye "vekil" (yönetici/koruyucu) olamayacağını, tek işleticinin Allah olduğunu ifade eder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, İslam teolojisinde (akaidde) "El-Vekîl" isminin; Allah'ın evrenin sadece ilk "yaratıcısı" (mübdi) değil, aynı zamanda o evreni anbean ayakta tutan "yöneticisi" (müdebbir) olduğunu mutlaklaştıran; insanın yeryüzündeki sahte güçlere boyun eğmeyip, kaderini, rızkını ve varoluşunu sadece ve sadece Allah'a bağlamasını (tevekkül etmesini) zorunlu kılan en kapsamlı ve sarsılmaz Esmâ-i Hüsnâ mühürü olduğunu aktarır. Yaratılış "Hâlık" ismiyle başlar, varoluşun sürekliliği ise "Vekîl" ismiyle garanti altına alınır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X