Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Zümer Sûresi, 61. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Zümer Sûresi, 61. Ayet

    وَيُنَجِّي اللّٰهُ الَّذ۪ينَ اتَّقَوْا بِمَفَازَتِهِمْۘ لَا يَمَسُّهُمُ السُّٓوءُ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Veyunecci(A)llâhu-lleżîne-ttekav bimefâzetihim lâ yemessuhumu-ssû-u velâ hum yahzenûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “‘İsyandan sakınanları da Allah, amaçlarına ulaşmış olarak kurtuluşa erdirecektir; onlara ne bir kötülük dokunacak ne de üzüntü çekecekler.’”

      İsyandan sakınanları da Allah, amaçlarına ulaşmış olarak kurtuluşa erdirecektir. Âyetin metnindeki bimefâzetihim (مْهِتَزافَمِب) kelimesi, çoğul sîgasıyla “bimefâzâtihim” diye de okunmuştur. Bu kelime iki mânaya gelir. Birincisi, yaptıkları ameller ve birtakım vesilelerle kendilerini kurtarmaya çalışanlar anlamına gelir. İkincisi, onlarla helake düşmekten kurtulanlar anlamına gelir.

      Onlara ne bir kötülük dokunacak ne de üzüntü çekecekler. Yani kurtuluşa erdikten sonra onlara bir kötülük dokunmayacaktır, fakat ondan önce kendilerine kötülük dokunmuştur. Onlar üzüntü de çekmeyecekler. Bu iki kelâm, Cehmiyye’nin ve Mûtezilenin İmamlarından Ebu’l-Hüzeyl el-Allâf’ın iddialarını reddetmektedir. Cehmiyye'yi reddetmesine gelince şu görüşlerinden dolayıdır; Cennet fânidir, cennet ehli ve cennetin lezzetleri de son bulacaktır. Bu iddiaya göre onlara kötülük dokunacak ve üzüntü çekecekler demektir. Ebu’l-Hüzeyl de aynı şeyi iddia ediyor ve şöyle diyor: Cennet ehli öyle bir hale gelecekler ki, Allah onlara bir şeyi veya bir lezzeti arttırmak istediği zaman buna gücü yetmeyecek. Onun iddiasına göre de o insanlara kötülük dokunacak ve üzüntü çekecekler demektir. Onun iddiasına göre asıl belâ, kötülük ve üzüntü ancak âlemlerin Rabb’ine dokunmuştur. İnsanı küfre götüren sözlerden Allah’a sığınırız. Onlara ne bir kötülük dokunacak ne de üzüntü çekecekler. Bu ilâhı beyan, onların iddialarını iptal etmek için kâfidir. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ve Yuneccî (وَيُنَجِّي)

        İbn Fâris, atıf "ve" bağlacı ile "n-c-v" kökünden türeyen tef'îl babında muzari fiilin birleşimidir. N-c-v kökünün sözlükte "bir şeyden ayrı düşmek, yüksek ve güvenli bir tepeye (necv) çıkmak, tehlikeden sıyrılarak kurtulmak ve selamet bulmak" anlamlarına geldiğini tespit eder. "Ve yuneccî" (Ve kurtarır / güvenliğe çıkarır) eyleminin; önceki sahnelerde kibirlenenlerin o kapkara yüzlerle cehenneme sürüklenişinin tam zıddı olarak; kâinatın Yaratıcısının o mutlak, aktif ve şefkatli müdahalesiyle seçkin bir kitlenin o feci yıkımdan "çekilip alınarak yüceltilmesini" nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, necât (n-c-v) kavramının dilde "dar, tehlikeli ve boğucu bir alandan sıyrılarak geniş, ferah ve güvenli bir düzlüğe çıkmak" olduğunu söyler. Allah'ın onları "yuneccî" (kurtarması) eylemi; kıyamet gününün o dondurucu dehşeti ve kaosu içinde, faili o daraltıcı korkudan söküp alarak, ebedi bir güvenliğin ve sükûnetin merkezine sarsılmaz bir lütufla yerleştirmesidir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu fiili (yuneccî) ontolojik bir ayrışma ve ilahi inayet felsefesi olarak okur. Yeryüzünde zalimlerin tahakkümü altında ezilen veya hakikati savunduğu için yalnızlaşan aklın; ahiret koptuğunda kâinatın mutlak Hâkimi tarafından bizzat o yıkımın (ateşin) içinden "çekilip kurtarılmasının" (necâtın); ilahi adaletin sadece cezalandıran (cehenneme atan) bir mekanizma olmadığını, aynı zamanda hak edeni şefkatle "kurtarıp yücelten" kusursuz bir terazi olduğunu ifade eder.

        Allâhu (اللَّهُ)

        İbn Fâris, kâinatın yegâne yaratıcısının ve mutlak otoritesinin has ismidir. O devasa kurtarma (necât) eyleminin faili olarak cümlenin merkezine yerleşerek; o korkunç günde (Kıyamette) insanı yalanlardan, ateşten ve hüsrandan kurtaracak olan yegâne gücün, sahte şefaatçiler veya dünyevi mülkler değil, sadece ve doğrudan "Allah" olduğunu sarsılmaz bir mühürle kilitler.

        Ellezîne (الَّذِينَ)

        İbn Fâris, eril çoğul varlıkları niteleyen ve o ilahi kurtuluş operasyonunun hedefindeki seçkin, ahlaklı ve ilkeli zümreyi işaretleyen ism-i mevsûl (o kimseler ki) edatıdır.

        İttekav (اتَّقَوْا)

        İbn Fâris, "v-k-y" kökünün sözlükte "bir şeyi dışarıdan gelecek zararlara, tehlikelere ve azaba karşı korumak, araya bir kalkan koymak ve şiddetle sakınmak" anlamlarına geldiğini tespit eder. İftial babındaki mazi çoğul fiil olan "ittekav" (korundular / sakındılar / takva sahibi oldular) eyleminin; o kurtarılan kitlenin dünyadaki varoluşsal ahlakını resmettiğini; onların yeryüzünde fütursuzca şımarıp (israf edip) kibre kapılanların aksine, Allah'ın yasalarını kendilerine bir "zırh/kalkan" yaparak günahın ve şirkin zehrinden sürekli ve şuurlu bir şekilde "korunduklarını" nitelediğini belirtir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın etik sisteminde takva (v-k-y) mefhumunu, Cahiliye toplumunun "kabile onuru ve kör cesareti" felsefesine karşı üretilmiş en derin ontolojik devrim olarak inceler. "İttekav" eyleminin sıradan bir korku değil; insanın kâinattaki yerini bilerek, Yaratıcısının mutlak adaletine duyduğu o yüksek "ahlaki hassasiyet, içsel teyakkuz ve sorumluluk bilinci" olduğunu; Allah'ın ahirette sadece bu derin ahlaki zırhı (takvayı) kuşananları "kurtaracağını" (yuneccî) tespit eder.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu fiili (ittekav) aktif bir varoluşsal savunma olarak değerlendirir. Takvanın pasif bir köşeye çekilme olmadığını, insanın yeryüzündeki kötülüklere, tiranlara ve kendi nefsine (hevasına) karşı inatla bir "kalkan/koruma" (vikaye) inşa etmesi olduğunu; işte dünyada bu ahlaki zırhı örenlerin, ahirette bizzat Allah tarafından o zırhın karşılığı olarak "kurtuluşa" (necâta) erdirildiklerini ifade eder.

        Bi Mefâzetihim (بِمَفَازَتِهِمْ)

        İbn Fâris, vasıta/birliktelik bildiren "bi" edatı ile "f-v-z" kökünden türeyen ismin ve "him" (onların) zamirinin birleşimidir. F-v-z kökünün sözlükte "korkudan ve helakten kurtulmak, zafere ulaşmak, muradına ermek, mutlak başarı ve güvenli bölge" anlamlarına geldiğini tespit eder. İsm-i mekân veya masdar mîmî formundaki "mefâzetihim" (onların zafer yerleriyle / başarılarıyla / kurtuluş vesileleriyle) kelimesinin; o takva sahiplerinin ahirette tesadüfen değil, dünyada ilmek ilmek işledikleri o haklı zaferin, ahlaki başarının ve "mutlak kurtuluş makamının" hakkını vererek o ebedi selamete ulaştıklarını nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, fevz (f-v-z) kavramının, her türlü tehlikeden sağ salim sıyrılarak istenen o en büyük iyiliğe/nimete mutlak surette nail olmak olduğunu söyler. "Kendi mefâzeleriyle (zaferleriyle/kurtuluşlarıyla)" kurgusu; onların yeryüzündeki takvalarının (ahlaklarının), ahirette onları sarıp sarmalayan, ateşten yalıtan ve cennete taşıyan o devasa ve somut "kurtuluş aracına / zafer yurduna" dönüştüğünü vurgular.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu kelimeyi (mefâze) eskatolojik (ahiret) bir kontrast (zıtlık) felsefesi üzerinden okur. Önceki sahnelerde kibirlenen tiranlar için "cehennemde bir barınak" (mesven) hazırlanmışken; burada takva sahipleri için ontolojik bir "zafer/kurtuluş makamı" (mefâze) sunulmasının; Kur'an'ın o kusursuz adalet diyalektiğini mühürlediğini; kibir cehennemin dibini, takva ise zaferin (fevz'in) mutlak zirvesini üretir gerçeğini ifade ettiğini belirtir.

        Lâ (لَا)

        İbn Fâris, kendisinden sonraki muzari fiili kökünden reddeden, şüpheye mahal bırakmayan mutlak olumsuzluk edatıdır (değildir / yapmaz / etmez).

        Yemessuhumu (يَمَسُّهُمُ)

        İbn Fâris, "m-s-s" kökünün sözlükte "bir şeye hafifçe dokunmak, temas etmek, deriye hissettirmek ve sınırları ihlal etmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. Muzari fiil formundaki "yemessu" (dokunur / temas eder) eyleminin baştaki olumsuzluk ve "humu" (onlara) zamiriyle (lâ yemessuhumu / onlara asla dokunmaz) birleşerek; o kurtarılan takva sahiplerinin azaptan sadece kıl payı kurtulmadıklarını; o feci ilahi faturanın (ateşin veya hüznün) onların yakınına bile yaklaşamayacağını, tenlerine "en ufak, en hafif bir temasının dahi" ontolojik olarak yasaklandığını ve imkânsız kılındığını nitelediğini belirtir.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın edebi tasvir sisteminde (tasvîr-i fennî) bu fiili (m-s-s) mutlak bir koruma estetiği olarak inceler. "Onları yakmaz" veya "onları helak etmez" yerine "onlara dokunmaz" (lâ yemessu) fermanının kullanılmasının; ilahi rahmetin o muazzam hassasiyetini resmettiğini; takva zırhını (v-k-y) kuşanan bir fıtrata, cehennemin o kavurucu rüzgârının, külünün veya dehşetinin "ucundan köşesinden" bile değemeyeceğini, onların mutlak bir ilahi karantina/güvenlik içinde olduklarını belirtir.

        es-Sûu (السُّوءُ)

        İbn Fâris, "s-v-e" kökünün sözlükte "çirkinlik, kötülük, insanın içini sıkan, varoluşa zarar veren, sevinci bozan ve güzelliğin (hüsnün) mutlak zıddı" anlamlarına geldiğini tespit eder. Belirlilik takısıyla gelen "es-Sûu" (o mutlak kötülük / azap / çirkinlik) isminin; cehennem ateşini, kıyametin dehşetini, aşağılanmayı ve insanın onurunu ezen o eskatolojik faturanın bütünü kapsadığını nitelediğini belirtir.

        Dücane Cündioğlu, dildeki bu çirkinlik/kötülük (s-v-e) mefhumunu estetik ve ontolojik bir selamet felsefesi olarak değerlendirir. Yeryüzünde "en güzeline" (ahsene - önceki ayetler) tabi olan ve takva ile fıtratını temiz tutan o seçkin aklın; ahirette hiçbir "çirkinliğe, kötülüğe ve tahribata" (sû') maruz bırakılmamasının evrensel adaletin o sarsılmaz estetiği olduğunu; güzelliği üretenin (muhsinin/muttakinin) ancak mutlak güzellikle (cennetle) muhatap olacağını, her türlü ontolojik çirkinlikten (sû'dan) sonsuza dek yalıtılacağını ifade eder.

        Ve Lâ (وَلَا)

        İbn Fâris, atıf "ve" bağlacı ile mutlak olumsuzluk edatı "lâ" (ve değil / ve yapmazlar) birleşimidir. O ilahi korumanın sadece dışsal ve fiziksel bir yalıtımdan (ateşin dokunmamasından) ibaret olmadığını, insanın iç dünyasını, psikolojisini ve hatıralarını da kapsayan o ikinci ve devasa zihinsel güvenlik çemberini işaret eden kopuştur.

        Hum (هُمْ)

        İbn Fâris, üçüncü çoğul şahıs fasıl (ayırma) zamiridir (onlar / asıl onlar). O mutlak güvenlik alanının ve psikolojik ferahlığın doğrudan o takva sahiplerinin (muttakîn) bizzat şahıslarına tahsis edildiğini mühürler.

        Yahzenûne (يَحْزَنُونَ)

        İbn Fâris, "h-z-n" kökünün sözlükte "yerin sarp, engebeli ve sert olması, kalbin pürüzlenmesi, keder, tasalanmak ve geçmişte yaşanan bir kayıptan dolayı duyulan derin üzüntü" anlamlarına geldiğini tespit eder. Muzari çoğul formdaki "yahzenûne" (üzülürler / kederlenirler) eyleminin baştaki olumsuzlukla (ve lâ hum yahzenûne / ve onlar asla üzülmeyeceklerdir) birleşerek; o kurtarılan nefislerin kıyamet gününde yeryüzünde bıraktıkları mülkler için, kaçırdıkları fırsatlar için veya geleceğe dair herhangi bir korku için kalplerinde zerre kadar "pürüz, pişmanlık, keder veya sarsıntı" hissetmeyeceklerini, mutlak bir felsefi ve psikolojik sükûnete gömüleceklerini nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, hüzn (h-z-n) kavramının insanın elinden uçup giden, sevdiği veya arzuladığı bir nesneye duyduğu o karanlık ve yıpratıcı içsel acı olduğunu söyler. "Onlar üzülmeyeceklerdir" müjdesi; ahirette o takva sahiplerinin, dünyada kaybettikleri veya feda ettikleri hiçbir şey (mal, can, statü) için en ufak bir eksiklik (hüzün) duymayacaklarını; çünkü ulaştıkları o "kurtuluş makamının" (mefâze) geçmişteki tüm acıları ve kayıpları sıfırlayacak kadar devasa ve kuşatıcı bir tatmin olduğunu vurgular.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sisteminde "korku (havf) ve hüzün (hüzn)" kavramlarının mutlak reddini (nefyini), İslam teolojisindeki "Cennet" tasavvurunun en felsefi ve en derin psikolojik tanımı olarak inceler. Dışarıdan gelen kötülüğün (sû') sıfırlanması ile içeriden gelen psikolojik çöküşün (hüznün) kökünden kazınmasının; fani insanın yeryüzünde asla ulaşamadığı o "mutlak ve kusursuz varoluşsal emniyeti" (selameti) resmettiğini tespit eder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, İslam eskatolojisinde bu kapanış fermanının (ve lâ hum yahzenûn); zalimlerin yüzlerinin kapkara kesilip "Yâ hasretâ" (Eyvahlar olsun) diyerek ebedi bir pişmanlık (hüzün) krizine girdikleri o sahnelerin tam karşısında yer aldığını; takva sahiplerinin (muttakilerin) ise kâinatın Yaratıcısı tarafından hem ateşten hem de pişmanlıktan yalıtılarak "ebedi bir huzur ve sevinç" yurduna kilitlendiklerini aktarır. Hüzün, mühleti zayi eden kibrin nasibidir; takva ise mutlak sevincin (fevz'in) tohumudur.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X