وَيَوْمَ الْقِيٰمَةِ تَرَى الَّذ۪ينَ كَذَبُوا عَلَى اللّٰهِ وُجُوهُهُمْ مُسْوَدَّةٌۜ اَلَيْسَ ف۪ي جَهَنَّمَ مَثْوًى لِلْمُتَكَبِّر۪ينَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Zümer Sûresi, 60. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: kara yüzler, zümer suresi, zümer 60, cehennem, iftira, zümer suresi 60. ayet, allah, gün, kıyamet
-
‘Artık kıyâmet gününde Allah hakkında asılsız inançlar ileri sürenleri, yüzleri kararmış göreceksin. Büyüklük taslayanların kalacağı yer cehennemde değil midir?’”
Artık kıyâmet gününde Allah hakkında asılsız inançlar ileri sürenleri, yüzleri kararmış göreceksin. Onların Allah hakkında ileri sürdükleri asılsız inançlardan maksadın ne olduğuna dair çeşitli ihtimaller vardır. Birincisi, Allah’ın çocuğu ve ortakları vardır gibi tevhit konusunda söyledikleri sözler olması muhtemeldir. Başka bir ihtimal ise Cenâb-ı Hakk’ın şu ilâhı beyanda ifade buyurduğu anlam olabilir: “Onlar bir kötülük yaptıkları zaman ‘Babalarımızı bu yolda bulduk. Allah da bize bunu emretti’ derler”. Halbuki Aziz ve Celîl olan Allah onlara böyle bir emir göndermemişti, bize böyle emretti diye Allah’a yalan isnat ediyorlardı. Yahut onların şu ilahi beyanlarda dile getirilen putlar hakkındaki sözleri olabilir: "Bunlar Allah katında bizim aracılarımızdır”, "Sadece bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye onlara tapıyoruz”. Veyahut da onların Allah hakkında ileri sürdükleri asılsız inançlardan maksat, ölümden sonra dirilmeyi inkâr etmeleri ve insanları tekrar diriltmeyle, ölülere yeniden can vermeyle Allah’ın gücü yetmez demeleri olabilir. En doğrusunu Allah bilir.
Kıyâmet gününde Allah hakkında asılsız inançlar ileri sürenleri, yüzleri kararmış göreceksin mealindeki âyet hakkında Mûtezile, onlar zorlanan insanlardır, demiştir. Bu beyanda tehdit edilen insan grubuna aslında kendileri, zorlanan insanlardan daha yakın durmaktadırlar. Çünkü onlar şöyle diyorlar: Allah, yapacağı ve korunacağı her imkânı vermeden hiç kimseye hiçbir şeyi emretmez, o kadar ki bu konuda artık O’nun elinde vereceği hiçbir şey kalmaz. Sonra da insan Rabb’inden yardım ve korunma ister diye de söylüyorlar. Böyle bir istek, Rabb’inin verdiğini gizlemek anlamına gelir, dolayısıyla nankörlük yapıyor demektir, çünkü Rabb’inin kendisine vermiş olduğu şeyi istemektedir. Yahut Allah ile alay ediyor demektir, çünkü onların iddiasına göre, kendisinde olmayan bir şeyi Allah’tan istemektedirler. Birinden, onda olmayan ve vermeyeceği bir şeyi isteyen kişi de onunla alay ediyor demektir. En doğrusunu Allah bilir.
Büyüklük taslayanların kalacağı yer cehennemde değil midir? Yani tevhid konusunda büyüklük taslayan yahut Resûlullah’a (s.a.) karşı büyüklenen insanların yeri cehennem değil midir? Büyüklük taslayan anlamına gelen mütekebbir kelimesi, hiç kimseyi kendine denk ve benzer görmeyen insan demektir. Aziz ve Celîl olan Allah bundan dolayı kibriyâ vasfı ile nitelenir, çünkü O’nun ne benzeri vardır, ne de dengi! Allah’tan başka biri hakkında bu niteliği kullanmak asla caiz değildir, çünkü Allah’tan başkalarının mutlaka bir dengi ve benzeri vardır. Bütün güç ve kudret Allaha aittir.
Âyette geçen "mesven" (مَثْوًى) kelimesi, ikamet edilen yer anlamına gelir, “sevâ” (ثَوَاء) sözcüğü de ikamet etmek demektir. Cenâb-ı Hak "ve mâ künte sâviyen” (وَمَا كُنْتَ ثَاوِيًا) âyetinde aynı kelimeyi kullanmış, yani "Sen orada oturmuş değilsin” buyurmuştur.
Kıyâmet gününde Allah hakkında asılsız inançlar ileri sürenleri, yüzleri kararmış göreceksin. Allah burada sanki şunu söylemektedir: Yâ Muhammed (s.a.)! Kıyâmet günü sen onları görseydin, hallerinden ve başlarına gelen felâketten dolayı kendilerine acırdın. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Ve Yevme (وَيَوْمَ)
İbn Fâris, atıf bağlacı "ve" ile "y-v-m" kökünden türeyen ismin birleşimi olduğunu belirtir. Y-v-m kökünün sözlükte "güneşin doğuşundan batışına kadar geçen süre, mutlak zaman dilimi ve gün" anlamlarına geldiğini tespit eder. Cümlenin başında (zaman zarfı olarak) yer alan "Ve yevme" (Ve o gün) ifadesinin; yeryüzündeki o kibirli, sahte ve fani zaman algısını bıçak gibi keserek, muhatabın zihnini doğrudan ahiretteki o sarsılmaz, kaçınılmaz ve mutlak eskatolojik (son) zaman boyutuna kilitlediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, yevm (y-v-m) kavramının Kur'an'da sadece yirmi dört saatlik bir döngü değil, herhangi bir olayın gerçekleştiği "mutlak ve kapsayıcı devir/süreç" olduğunu söyler. Vahyi ve ahireti yalanlayan (önceki ayetlerdeki) aklın dünyadaki mühleti bittiğinde karşılaşacağı o nihai ve dehşetli "hesap anını/sürecini" işaret eder.
el-Kıyâmeti (الْقِيَامَةِ)
İbn Fâris, "k-v-m" kökünün sözlükte "ayağa kalkmak, dikilmek, durmak, bir işi kararlılıkla sürdürmek ve ayaklanmak" anlamlarına geldiğini tespit eder. Belirlilik takısıyla gelen "el-Kıyâmeti" (kalkış / diriliş) isminin; yeryüzünde toprak olup dağıldığını ve tamamen yok olduğunu sanan (veya bu iddiayla alay eden) o kibirli yığınların, ilahi bir sarsıntıyla mecburen ve dehşet içinde "ayağa kalktıkları / divana dikildikleri" o kütlesel varoluşsal dirilişi nitelediğini belirtir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, İslam eskatolojisinde "Kıyamet" teriminin; ölümle başlayan berzah âleminin bitişini, kâinatın fiziksel nizamının altüst oluşunu ve insanların mutlak adalet (hesap) için Allah'ın huzurunda "kıyam etmesini/dikilmesini" ifade eden en temel teolojik mühür olduğunu aktarır. Yalanların bittiği ve gerçeğin çıplak ayakla dikildiği o mutlak uyanış günüdür.
Terâ (تَرَى)
İbn Fâris, "r-e-y" kökünün sözlükte "gözle görmek, müşahede etmek, idrak edip bir sonuca varmak, kesin bilgi ve kanaat" anlamlarına geldiğini tespit eder. Muzari fiil formundaki "terâ" (görürsün / bizzat şahit olursun) eyleminin; hitabı doğrudan peygambere (veya okuyucuya) yönelterek; o diriliş günündeki feci manzaranın soyut bir iddia olmadığını, gözle şüpheye mahal bırakmayacak şekilde "seyredilecek ve idrak edilecek" somut, çıplak ve görsel bir kesinlik (rü'yet) olduğunu nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, rü'yet (r-e-y) kavramının sadece fiziksel bir bakış değil, hakikatin zihinde ve kalpte hiçbir şüphe bırakmaksızın "aydınlanması/kavranması" olduğunu söyler. "Sen onları görürsün" (terâ) fermanı; dünyada hakikati örtenlerin (kâfirlerin) ahirette düştükleri o sefil durumun, evrensel bir ibret sahnesi olarak tüm idrak sahiplerine "apaçık gösterileceğini" vurgular.
Ellezîne (الَّذِينَ)
İbn Fâris, eril çoğul varlıkları niteleyen ve o dehşetli sahnede rezil olacak olan kitleyi tarihsel ve teolojik bir blok halinde işaretleyen ism-i mevsûl (o kimseler ki) edatıdır.
Kezebû (كَذَبُوا)
İbn Fâris, "k-z-b" kökünün sözlükte "gerçeği saklamak, olanı olmamış veya olmayanı olmuş gibi göstermek, yalan söylemek ve sıdkın/hakikatin mutlak zıddı" anlamlarına geldiğini tespit eder. Mazi (geçmiş zaman) çoğul fiil formundaki "kezebû" (yalan söylediler / iftira attılar) eyleminin; bir önceki ayetteki "kezzebte" (gerçeği yalanladın/inkâr ettin) fiilinden farklı olarak; failin sadece gelen bir mesajı reddetmesini değil, bizzat kendisinin aktif bir şekilde "sahte iddialar, uydurma inançlar ve iftiralar üretmesini" nitelediğini belirtir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sisteminde "kezib/kizb" (yalan söyleme) fiilini ontolojik bir anarşi olarak inceler. Pagan aklının Allah'ın yanına kızlar, melekler veya şefaatçi putlar eklemesinin sıradan bir teolojik hata değil; kâinatın sahibinin mutlak birliğine (Tevhid'e) karşı atılmış en iğrenç, en cüretkâr "iftira ve yalan" (kezebû) olduğunu; şirkin kökeninde bu aktif yalan üretme fabrikasının yattığını tespit eder.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu fiili (kezebû) epistemolojik bir hadsizlik olarak değerlendirir. "Yalan söyleyenler/uyduranlar" fermanının; müşriklerin, Allah'ın indirmediği haramları/helalleri O'na nispet etmelerini, "Allah böyle emretti" diyerek kendi kabileci yasalarını dinleştirmelerini ve evrenin sahibine iftira atarak kitleleri uyutmalarını ifşa ettiğini; dindeki en büyük yıkımın gerçeği inkâr etmekten ziyade, "Allah adına yalan uydurmak" (k-z-b) olduğunu ifade eder.
Alâ (عَلَى)
İbn Fâris, "üzerine, karşı, aleyhine" anlamlarındaki edattır (harf-i cer). O üretilen sinsi yalanın ve iftiranın hedefini, yönünü ve kimin otoritesini sarsmaya çalıştığını gösteren aleyhtelik köprüsüdür.
Allâhi (اللَّهِ)
İbn Fâris, kâinatın yegâne yaratıcısının ve mutlak otoritesinin has ismidir. O yalanın (kezebû) sıradan bir insana veya kuruma değil, bizzat kâinatın sahibine (Alâllâhi / Allah'a karşı) yöneltildiğini mühürleyerek; işlenen cürümün cüretkârlığını, iğrençliğini ve affedilmezliğini kilitler. O'nun adına yalan uydurmak, kibrin en şeytani zirvesidir.
Vucûhuhum (وُجُوهُهُمْ)
İbn Fâris, "v-c-h" kökünün sözlükte "bir şeyin karşısı, ön tarafı, yön, insanın yüzü, çehresi, bir varlığın en belirgin ve en onurlu (şerefli) kısmı" anlamlarına geldiğini tespit eder. Vech kelimesinin çoğulu olan "vucûhu" (yüzleri / çehreleri) ile "hum" (onların) zamirinin birleşimidir. O "vucûhuhum" (onların yüzleri) isminin; cezanın failin gizli bir bölgesine değil; insanın kimliğini, onurunu, statüsünü ve kibrini temsil eden o en görünür, en çıplak varoluşsal vitrinine (yüzüne) isabet ettiğini nitelediğini belirtir.
Dücane Cündioğlu, dildeki bu yüz/vech (v-c-h) mefhumunu ontolojik bir itibar ve kimlik felsefesi olarak okur. Yeryüzünde Allah'a karşı yalan uyduran o tiranların (müşrik elitlerin) aslında en çok korudukları, en çok övündükleri şeyin kendi sosyolojik "yüzleri/itibarları" olduğunu; ilahi adaletin ise Kıyamet günü tam da bu kibrin merkezine (veche) vurarak; failin kimliğini evrenin gözü önünde paramparça edip onu en savunmasız yerinden rüsva ettiğini ifade eder. Kibir, en büyük darbeyi "yüzünden" alır.
Musveddetun (مُسْوَدَّةٌ)
İbn Fâris, "s-v-d" kökünün sözlükte "karanlık, siyahlık, beyazın (beyâd) mutlak zıddı, keder, hüzün ve utanç" anlamlarına geldiğini tespit eder. İf'ıllâl babından ism-i mef'ul (edilgen/durum) formundaki "musveddetun" (kapkara kesilmiş / kömür gibi kararmış) kelimesinin; o iftiracıların (kezebû) yüzlerinin sıradan bir renk değişimine uğramadığını, bizzat içlerindeki o feci yalanın, suçluluğun ve ebedi hüsranın bir yansıması olarak "psikolojik ve ontolojik bir zifiri karanlığa/zifire" gömüldüğünü nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, sevâd (s-v-d) kavramının, dilde ve fıtratta en derin hüznü, utancı ve rezilliği (hizy) sembolize ettiğini söyler. Kur'an'da "yüzlerin kararması" (musveddeh); insanın işlediği günahın ve şirkin (Allah'a atılan yalanın) ahiretteki mutlak ışık altında artık gizlenemeyip, failin bütün haysiyetini emen ve onu utançtan boğan kapkara bir "damgaya/cisleşmiş karanlığa" dönüşmesidir.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın edebi tasvir (tasvîr-i fennî) sisteminde bu kelimeyi (musveddetun) sarsıcı bir eskatolojik dehşet sanatı olarak değerlendirir. Yeryüzünde nurlu/aydınlık (saygın) görünmeye çalışan o müstekbirlerin; ahiret sahnesinde o yalanlarının ortaya çıkmasıyla yaşadıkları içsel yıkımın, bizzat fizyolojilerine vurarak çehrelerini "kapkara" (musveddeh) yapmasını; ruhun çürümesinin ve yalanın bedene yansıdığı o kusursuz görsel ve edebi trajedi olarak inceler. Kararan yüz, iflas eden kibrin en somut feryadıdır.
Eleyse (أَلَيْسَ)
İbn Fâris, kınama ve onaylatma bildiren istifham edatı "hemze" (e) ile, cümlenin hükmünü olumsuzlayan nâkıs fiil "leyse" (değil midir / yok mudur) kelimelerinin birleşimidir. O kapkara yüzlerin ardından, muhataba (peygambere veya okuyucuya) yöneltilen ve cevabı evrensel olarak "Evet, öyledir" (Belâ) olan o sarsılmaz, retorik ve kahredici "istifham-ı takrirî" (onaylatma sorusu) kurgusunu başlattığını kaydeder.
Fî (فِي)
İbn Fâris, "içinde, dâhilinde, tam merkezinde" anlamına gelen mekân ve aidiyet zarfıdır (harf-i cer). O sorulan korkunç mekânın mutlak kuşatıcılığını işaret eder.
Cehenneme (جَهَنَّمَ)
İbn Fâris, kelimenin etimolojisinde Arapça kökenli (c-h-m / ateşin hararetli, derin ve karanlık olması) olabileceğini veya yabancı kökenli (muarreb) bir isim olduğunu tespit eder. Özel isim ve gayr-ı munsarif olarak gelen "Cehenneme" (o mutlak ateş yurdunun / derin uçurumun) isminin; yeryüzünde kibre kapılıp Allah'a iftira atan o yüzleri kararmış kitlelerin, hak ettikleri o ebedi, yakıcı ve yıkıcı eskatolojik infaz merkezini nitelediğini belirtir.
Arthur Jeffery, kelimenin monoteistik Ortadoğu dillerindeki kökenini inceler. Arapçadaki "Cehennem" isminin, İbranice "Ge-Hinnom" (Hinnom Vadisi - Kudüs'te çocukların ateşe atıldığı lanetli vadi) ve Süryanice/Aramice "Gêhannâ" kelimesiyle derin bir teolojik, tarihsel akrabalığı olduğunu; Kur'an'ın bu terimi, kötülüğün, kibrin ve şirkin mutlak surette imha edileceği o "evrensel kozmik fırın/azap yurdu" olarak inşa ettiğini tartışır.
Mesven (مَثْوًى)
İbn Fâris, "s-v-y" kökünün sözlükte "bir yere yerleşmek, konaklamak, uzun süre kalmak, ikamet etmek ve ayrılmamak" anlamlarına geldiğini tespit eder. İsm-i mekân formundaki "mesven" (kalınacak yer / barınak / ikametgâh) kelimesinin; Cehennem'in o zalimler için anlık bir kriz veya geçici bir hapishane olmadığını, bilakis onların sonsuza dek içine çivilenecekleri, bir daha asla terk edemeyecekleri o "ebedi ontolojik ve feci yurtları" olduğunu nitelediğini belirtir.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kavramı (mesven) varoluşsal bir ironi ve hüsran felsefesi olarak değerlendirir. Yeryüzünde kendilerine lüks saraylar (meskenler) inşa eden ve mülküne güvenen kibrin; Kıyamet günü evrenin Yaratıcısı tarafından o yalanlarının bedeli olarak "Cehennemin dibindeki ebedi bir barınağa/ikametgâha" (mesven) tıkılmasının; insanın dünyadaki sahte yerleşimleriyle ahiretteki mutlak yerleşimi arasındaki o sarsılmaz ve trajik adalet simetrisi olduğunu ifade eder. Kibirli, asıl "evini" cehennemde bulur.
Lilmutekebbirîn (لِلْمُتَكَبِّرِينَ)
İbn Fâris, aidiyet ve tahsis bildiren "lâm" (li/için) edatı ile "k-b-r" kökünden türeyen tefa'ul babındaki ism-i fâil çoğul ismin birleşimidir. K-b-r kökünün sözlükte "büyük olmak, yücelik, azamet ve sınırlarını aşmak" anlamlarına geldiğini tespit eder. "Lilmutekebbirîne" (Kibirlenenler için / Büyüklük taslayanlara) kelimesinin; o kapkara yüzlü, iftiracı ve zalim güruhun asıl felsefi anatomisini (kimliğini) ifşa ettiğini; onların sadece yalan söyledikleri için değil, kendilerini hakikatten (vahiyden) ve Yaratıcıdan "daha büyük/yüce" görme hastalığına (mutekebbirliğe) tutuldukları için o ebedi ateşe (mesven) fırlatıldıklarını nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, tekebbür (k-b-r) kavramının, kişinin fani ve aciz doğasını unutup, sadece kâinatın Yaratıcısına (El-Mütekebbir olan Allah'a) ait olan o "mutlak azameti" kendi üzerine geçirmeye (giymeye) çalışması olduğunu söyler. "Kibirlenenler için Cehennemde yer yok mudur?" fermanı; Allah'ın mülkünde (yeryüzünde) O'nun sıfatını (büyüklüğü) çalmaya kalkan aklın, cehennem ateşinde o kibrinden zorla soyularak ezileceğinin ilanıdır.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın teolojik sisteminde bu eylemi (tekebbür) Cahiliye kibrinin ve şirkin ontolojik kökeni olarak inceler. İnsanın Allah adına yalan uydurmasının (kezebû) veya elçiyi yalanlamasının altındaki o karanlık itici gücün "bilgisizlik" değil, tamamen bu "tekebbür" (kimseye boyun eğmeme, kendini müstağni görme) arzusu olduğunu; İslam'ın (teslimiyetin) tam zıddı olan bu "mutekebbir" (arrogant) fıtratın, ancak cehennemin o sonsuz alçaltıcılığı ve karanlığı (musveddeh) içinde kendi sıfır noktasıyla yüzleşeceğini tespit eder.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, ayetin bu kapanışını sosyolojik ve ilahi bir kısas olarak okur. "Kibirlenenler için cehennemde barınak yok mudur?" şeklindeki o sarsıcı kınamanın; yeryüzünde burunlarından kıl aldırmayan (mutekebbir), hakikati kibirle ezen o Mekke tiranlarının (ve tüm çağlardaki zalimlerin), ilahi mahkemede yüzleri kapkara kesilmiş, zillet ve aşağılanma içinde cehennem çukuruna (mesven) tıkılacaklarını; kibrin evrensel faturasının mutlak bir zillet, karanlık ve ateş (Cehennem) olduğunu mühürleyen kusursuz bir teodise (adalet) kapanışı olduğunu belirtir. Yükseklik taslayan, en dibe yuvarlanır.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla