Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Zümer Sûresi, 58. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Zümer Sûresi, 58. Ayet

    اَوْ تَقُولَ ح۪ينَ تَرَى الْعَذَابَ لَوْ اَنَّ ل۪ي كَرَّةً فَاَكُونَ مِنَ الْمُحْسِن۪ينَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ev tekûle hîne terâ-l’ażâbe lev enne lî kerraten feekûne mine-lmuhsinîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "'Ya da azabı gördüğünde, ‘Keşke bana bir fırsat daha tanınsa da iyilerden biri olsam!’ diyerek hayıflanmasın.”

      Ya da azabı gördüğünde, ‘Keşke bana bir fırsat daha tanınsa’ der. Yani tekrar dünyaya dönmek için bir fırsat daha verilse der. O zaman ben de iyilerden biri olsam! Bununla muvahhidlerden olsam demek istediği söylenmiştir. Buna her çeşit güzellik ve itaat anlamı da verilmiştir. En doğrusunu Allah bilir, Cenâb-ı Hak Geri gönderilseler bile yine kendilerine yasaklanan şeylere döneceklerdir buyurarak onları yalanlamaktadır. Sonra "Eğer Allah bana hidâyet nasip etseydi günahtan sakınanlardan olurdum" mealindeki âyette geçen sözlerini ve keşke bana bir fırsat daha tanınsa da iyilerden biri olsam demelerini de yalanlamakta ve şöyle buyurmaktadır: (Zümer, 59​)​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ev (أَوْ)

        İbn Fâris, iki farklı mazereti veya durumu birbirine bağlayan "veya, yahut, ya da" anlamındaki atıf edatıdır. Önceki ayetlerdeki o "kendi kusurunu itiraf etme" ve "kaderi/hidayeti suçlama" feryatlarının ardından; o çaresiz nefsin kıyamet sahnesinde ürettiği üçüncü, en acınası ve en imkânsız "varoluşsal kaçış/temenni" senaryosuna geçişi işaretleyen köprüdür.

        Tekûle (تَقُولَ)

        İbn Fâris, "k-v-l" kökünün sözlükte "bir düşünceyi, fikri sese dönüştürmek, söz söylemek, beyan etmek ve iddia etmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. Muzari (gelecek zaman) fiil formundaki "tekûle" (söylemesi / feryat etmesi) eyleminin; o mutlak yıkım anında, insanın aklının ve bedeninin tamamen iflas etmesine rağmen, dilin o kahredici çaresizlik içinde son bir çırpınışla felsefi bir "pazarlık cümlesi/sözü" (k-v-l) üretmeye çalışmasını nitelediğini belirtir.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu eylemi (tekûle) psikolojik bir hezeyan ve irade iflası olarak değerlendirir. Yeryüzünde vahye ve hakikate karşı inatla susan (veya alay eden) aklın; ahirette perdeler kalktığında o devasa şokun etkisiyle sürekli olarak "mazeret üretme ve konuşma krizine" (tekûle) girmesini; insanın ancak mühlet bittikten ve her şey kaybedildikten sonra kendi trajedisini çaresizce itiraf etmesindeki o sarsıcı ilahi adalet kurgusunu ifade eder.

        Hîne (حِينَ)

        İbn Fâris, "h-y-n" kökünün sözlükte "bir işin gerçekleştiği vakit, belirlenmiş zaman, an ve süre" anlamlarına geldiğini tespit eder. Zaman zarfı olan "hîne" (vaktinde / tam o anda) kelimesinin; o söylenen çaresiz sözün (k-v-l) rastgele bir zamanda değil, insanın kibirle inşa ettiği dünyevi duvarların tamamen çöktüğü ve ilahi faturanın bütün çıplaklığıyla yüzüne çarptığı o şaşmaz, kesin ve donuk "kırılma anında" gerçekleştiğini nitelediğini belirtir.

        Terâ (تَرَى)

        İbn Fâris, "r-e-y" kökünün sözlükte "gözle görmek, müşahede etmek, idrak edip bir sonuca varmak, kesin bilgi ve kanaat" anlamlarına geldiğini tespit eder. Muzari fiil formundaki "terâ" (görür / bizzat müşahede eder) eyleminin; o nefsin azabı sadece uzaktan bir dedikodu veya teori olarak işitmesini değil, bütün duyularıyla, hücreleriyle ve fıtratıyla ona maruz kalarak, şüpheye yer bırakmayacak bir netlikle (rü'yetle) "yüzleşmesini ve idrak etmesini" nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, rü'yet (r-e-y) kavramının, örtülü olan bir şeyin sadece fiziksel gözle değil, aynı zamanda basiretle ve kesin bir felsefi aydınlanmayla kavranması olduğunu söyler. "Azabı gördüğü an" fermanı; yeryüzünde iken ahiret gerçeğine karşı "kasten körleşen" (a'mâ) müşrik aklın, cehennemin kıyısında o devasa şokla birlikte gözlerinin ve idrakinin şiddetle "açılmasını/görmesini" vurgular. Körlük dünyada bir tercihti; ahirette ise "görmek" (terâ) kaçılamaz bir işkencedir.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın edebi tasvir (tasvîr-i fennî) sisteminde bu "görme" (terâ) anını sarsıcı bir dehşet sanatı olarak değerlendirir. Azabın içine girmeden "hemen önceki" o görsel yüzleşmenin, insanın psikolojisinde yarattığı o feci yıkımın, bedensel acıdan çok daha büyük bir "korku ve çöküş" ürettiğini; azabı "görmenin" (terâ), umudun (ve kibrin) saniyeler içinde paramparça olduğu o mutlak kıyamet trajedisi olduğunu ifade eder.

        el-Azâbe (الْعَذَابَ)

        İbn Fâris, "a-z-b" kökünün sözlükte "birini bir şeyden alıkoymak, engellemek, şiddetli acı, yıkım, mahrumiyet ve ceza" anlamlarına geldiğini tespit eder. Belirlilik takısıyla gelen "el-Azâbe" (o mutlak azabı / ilahi infazı) isminin; failin sadece bedensel bir ateşi değil, yeryüzünde işlediği şirkin ve alayın (sâhirîn) evrensel terazideki o dondurucu, kahredici ve fıtratı ezen o nihai faturasını (kötülüklerin somutlaşmış halini) nitelediğini belirtir.

        Arthur Jeffery, kelimenin Ortadoğu monoteistik dillerindeki kökenini inceler. Arapçadaki "azâb" kavramının, Süryanice ve Aramicede "ilahi gazap, eziyet" anlamlarına gelen köklerle güçlü bir teolojik akrabalığı olduğunu; Kur'an'ın bu terimi kullanarak, insanın yeryüzündeki otonomi ve kibir iddialarına karşı, kâinatın Yaratıcısının kestiği o devasa eskatolojik infazı evrensel bir mühür olarak kullandığını tartışır.

        Lev (لَوْ)

        İbn Fâris, eylemin gerçekleşmesinin mantıksal ve ontolojik olarak imkânsızlığına işaret eden "şayet, keşke, eğer... olsaydı" anlamlarındaki temenni/şart edatıdır.

        Enne (أَنَّ)

        İbn Fâris, cümleye mutlak kesinlik katan ve peşinden gelecek o devasa, imkânsız varsayımı zihne çivileyen tekit (pekiştirme) edatıdır.

        Lî (لِي)

        İbn Fâris, aidiyet/tahsis bildiren "lâm" (li/için) edatı ve "î" (bana / benim) zamiridir. O imkânsız temenninin faturasını ve muhatabını doğrudan çaresiz failin kendi şahsına kilitler.

        Kerreten (كَرَّةً)

        İbn Fâris, "k-r-r" kökünün sözlükte "bir şeyi baştan almak, geri dönmek, bir eylemi tekrarlamak, düşmanın üzerine yeniden saldırmak ve defa/kere" anlamlarına geldiğini tespit eder. "Kerreten" (bir kere daha dönüş / ikinci bir şans / yeni bir tur) isminin; azabı gören o iflas etmiş nefsin, zamanı geriye sararak dünyaya "yeniden gönderilmeyi ve o imtihan sahnesine sıfırdan başlamayı" dileyen o feci, çaresiz ve varoluşsal "zamanı iptal etme" çığlığını nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, kerr/kerre (k-r-r) kavramının, savaşta geri çekildikten sonra tekrar hücuma kalkmak veya bitmiş bir işi ikinci kez düzeltmek için başa sarmak olduğunu söyler. "Keşke benim için bir dönüş (kerre) olsaydı" feryadı; dünyada iken ahireti (dirilişi) yalanlayan aklın, ahireti bizzat gördüğünde, dünyadaki o kısıtlı zamana/mühlete geri dönebilmek için kıvrandığı o felsefi intihardır. Dirilişi inkâr eden, şimdi dünyada yeniden doğmayı (kerreyi) arzulamaktadır.

        Dücane Cündioğlu, dildeki bu tekrar/dönüş (k-r-r) mefhumunu zamanın tek yönlülüğü ve ontolojik trajedi olarak değerlendirir. "Keşke bir kez daha dönebilseydim" (lev enne lî kerreten) arzusunun; insanın zamanın (ecelin) o acımasız, geri döndürülemez ve doğrusal (çizgisel) yapısıyla olan o feci yüzleşmesini resmettiğini; mühlet (dünya) bittiğinde kâinatın Yaratıcısının o sahneyi asla "başa sarmayacağını"; kibrin, elindeki o paha biçilemez fırsatı zayi ettikten (ferrattu) sonra "ikinci bir şans" (kerre) dilenmesinin evrensel adaletin ciddiyetiyle alay etmek (veya onu anlamamak) olduğunu ifade eder. Zamanın "kerresi" (tekrarı) yoktur.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın eskatolojik zaman algısında "kerre" kavramını inceler. Cahiliye (pagan) Araplarının dünyadaki zamanı sürekli tekrar eden döngüsel bir kader (dehr) olarak gördüklerini; Kur'an'ın ise zamanı bir başlangıcı (yaratılış) ve kesin bir sonu (Kıyamet/Azap) olan "çizgisel/düz" bir teolojik hatta oturttuğunu; dolayısıyla ahirette "kerre" (dünyaya geri dönüş) talep etmenin, bu İbrahimi/Tevhidi zaman felsefesini anlamayan o kokuşmuş putperest aklın son çırpınışı olduğunu tespit eder.

        Fe Ekûne (فَأَكُونَ)

        İbn Fâris, nedensellik ve ardışıklık bildiren "fa" (böylece / o takdirde) bağlacı ile "k-v-n" (olmak, var olmak) kökünden türeyen muzari birinci tekil şahıs fiilinin (ben olayım / var olayım) birleşimidir. "O takdirde ben de şöyle olurdum" (fe ekûne) fermanının; o imkânsız dünyaya geri dönüş (kerre) talebinin ardına sığınılarak üretilen o kurgusal, sahte ve asla gerçekleşmeyecek olan "yeni fıtrat/gelecek" inşası olduğunu nitelediğini belirtir.

        Mine (مِنَ)

        İbn Fâris, aidiyet, parça olma ve bir gruba dâhil olma bildiren "den/dan" anlamındaki edattır. O çaresizce dünyaya dönmeyi arzulayan nefsin, yeryüzüne tekrar inerse dâhil olmaya söz verdiği o "seçkin ve ahlaki kampı/zümreyi" işaretleyen bağlaçtır.

        el-Muhsinîne (الْمُحْسِنِينَ)

        İbn Fâris, "h-s-n" kökünün sözlükte "çirkinliğin (kubh) ve kötülüğün mutlak zıddı olarak güzellik, iyilik, estetik, kusursuzluk ve fayda" anlamlarına geldiğini tespit eder. İf'al babındaki ism-i fâil çoğul formunda olan "el-muhsinîne" (ihsan edenlerden / işini en güzel yapanlardan / güzellik üretenlerden) isminin; dünyada hakikati yalanlayan ve iyilikleri zayi eden o müşrik aklın; ahirette azabı (sû'u/kötülüğü) gördüğünde, dünyada iken inatla reddettiği o "en yüksek ahlaki ve estetik varoluş" zirvesine (ihsana) çaresizce ve sahtekârca talip olmasını nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, ihsan (h-s-n) kavramının dildeki en yüksek ahlaki mertebe olduğunu söyler. Adalet, sadece borcunu ödemek iken; "ihsan", insanın fıtratındaki o en yüce fedakârlığı ve kusursuzluğu (Allah'ı görüyormuşçasına yaşamayı) sergilemesidir. Azabı gören kâfirin "dünyaya dönsem mümin olurdum" demekle yetinmeyip "muhsinlerden olurdum" (mine'l-muhsinîn) diyerek dindeki o en tepe rütbeye (zirveye) göz dikmesi; insanın o feci korku anında içine düştüğü o abartılı, yalan ve sinsi kurtulma pazarlığını ifşa eder.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetin bu kapanışını (mine'l-muhsinîn) ontolojik bir pişmanlık ve psikolojik yalan felsefesi olarak değerlendirir. Dünyada kendi konforu için peygamberle ve ilahi mesajla "alay eden" (sâhirîn) zalimlerin, ateşi gördüklerinde "Keşke dönsem de en mükemmel ahlaklı (muhsin) insan olsam" (lev enne lî kerreten fe ekûne minel muhsinîn) diye ağlamalarının; evrensel adalet mahkemesinde hiçbir felsefi veya hukuki karşılığının olmadığını; zira o kibre sahip insanın gerçekten dünyaya geri gönderilse bile (En'âm Suresindeki ifadelere atıfla) yine eski şirki ve kibri üretmeye devam edeceğini; dolayısıyla bu "muhsin olma" fantezisinin, azabın sıcaklığından kaçmak için üretilmiş sefil bir "eskatolojik (ahiret) yalanı" olduğunu belirtir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kavramı (muhsinîn) varoluşsal bir fırsat maliyeti olarak okur. İnsana yeryüzünde "güzel eylemler üretmesi" (ihsan) için yeterli zamanın, aklın ve vahyin verildiğini; ancak kibrin bu sermayeyi israf ettiğini (esrafû); Kıyamet günü azabı (kötülüğü/seyyiâtı) gördüğünde o kibrin saniyeler içinde çöküp "estetiğe ve ahlaka" (ihsana) sarılmak istemesinin, insanın sadece kendisini kandıran bir fıtrat olduğunu ifade eder. İhsan (güzellik) ölümden sonra pazarlığı yapılacak bir mazeret değil, ölümden önce (min kabli en ye'tiyekum) bedeli ödenerek inşa edilecek bir eylemdir. Vakit bittiğinde (hîne terâ), muhsin olma fırsatı da ebediyen (kerresi olmaksızın) kapanmıştır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X