اَنْ تَقُولَ نَفْسٌ يَا حَسْرَتٰى عَلٰى مَا فَرَّطْتُ ف۪ي جَنْبِ اللّٰهِ وَاِنْ كُنْتُ لَمِنَ السَّاخِر۪ينَۙ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Zümer Sûresi, 56. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: zümer 56, zümer suresi 56. ayet, pişmanlık, alaycılık, zümer suresi, aşırılık, allah, nefis
-
“‘Ki sonra hiç kimse, ‘Allah’a itaat hususunda gerekeni yapmadığım için yazıklar olsun bana! Ben gerçekten de (İslâm ile) alay edenler arasında yer almıştım’ diyerek (kendi kendini kınamasın);”
Sonra kimse, ‘Allah’a itaat hususunda gerekeni yapmadığım için yazıklar olsun bana’ diye yakınmasın! Bu ve bundan sonraki âyetler, sanki "Rabb’inize yönelip Ona teslim olun” mealindeki âyetin mevsûlu gibidir, ona bağlıdır. Allah sanki şunu söylemektedir: Kimse, ‘Allah’a itaat hususunda gerekeni yapmadığım için yazıklar olsun bana’ diye yakınmadan, “Eğer Allah bana hidâyet nasip etseydi günahtan sakınanlardan olurdum” demeden ve “Keşke bana bir fırsat daha tanınsa da iyilerden biri olsam!” diye hayıflanmadan “önce Rabb’inize yönelip O na teslim olun”. Bütün bu beyanlar sanki daha önce geçen şu kelâmın sılası gibidir: Âyetlerde belirtilen sözleri söylemenin hiç fayda vermediği ve Allah’ın azabından hiçbir şeyi geri çeviremediği vakit gelip çatmadan önce “Rabb'inize yönelip O’na teslim olun... Rabb’inizden size indirilen en güzel hükümlere uyun”.
Allah’a itaat hususunda gerekeni yapmadığım için. Bazıları buradaki fî cenbillâh (ف۪ي جَنْبِ اللّٰهِ) tabirine, zâtullah, yani Allah’ın zatı mânasını verdi. Bazıları şöyle dedi: Buradaki ferrattu fiili Allah’ın emirlerini dinlemediğim için mânasına gelir. Burada o sözü söyleyen kişinin söylediklerini tefsir etmeye ihtiyacımız yoktur. Neticede o, Allah’ın birliğini kabul etmemek veya Allah’ın koyduğu sınırları dinlememek yahut ölümden sonra dirilmeyi inkâr etmektir. İşte Allahın birliğini kabul etmediği, O’nun koyduğu sınırları dinlemediği yahut nimetlerine nankörlük ettiği veyahut ölümden sonra dirilmeyi inkâr ettiği için hayıflanıp durmaktadır. En doğrusunu Allah bilir.
İbn Mesud’un (r.a.) ve Hafsa’nm mushaflarında şöyledir: “Alâ mâ ferrattu min zikrillâh” (مِنْ ذِكْرِ اللّٰهِ).
Ben gerçekten de (İslâm ile) alay edenler arasında yer almıştım. Bazıları şöyle dedi: Ben Kur’ân ile’ alay edenler arasında yer almışım. Bazıları da, tevhit ehli ile alay edenler arasında yer almışım, mânasını verdi. Katâde şöyle dedi: O, Allah’a itaat etmeyi terketmekle yetinmedi, Allah’a itaat edenlerle de alay etti. Bu, onlardan bir grubun sözüdür. Bu sözleri bütün bir kavmin değil, Katâde’nin söylediği gibi onlardan bir gurubun söylemiş olması mümkündür. Her kâfirin böyle demesi de mümkündür. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
En (أَنْ)
İbn Fâris, fiilleri isimleştiren (masdar yapan) ve nasb eden edat olduğunu belirtir. Önceki ayetlerdeki o dehşetli uyarının ("azap ansızın gelmeden önce tövbe edip uyun") hemen ardından gelerek; cümlenin aslında gizli bir nedensellik/sakındırma (mef'ûlün lieclih) kurgusu taşıdığını, yani "İleride şöyle dememek için / demesinden korkularak (kerahete en tekûle)" anlamında o sarsılmaz ve kaçınılmaz eskatolojik (ahiret) pişmanlığının felsefi köprüsünü kurduğunu kaydeder.
Tekûle (تَقُولَ)
İbn Fâris, "k-v-l" kökünün sözlükte "bir düşünceyi, fikri veya içsel bir durumu sese dönüştürmek, söz söylemek, beyan etmek ve ilan etmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. Muzari (gelecek zaman) fiil formundaki "tekûle" (söylemesi / feryat etmesi) eyleminin; o mutlak yıkım anında (kıyamette), insanın içindeki o feci, bastırılamaz ve yakıcı pişmanlığın artık sessiz bir fıtrat krizinden çıkıp, çaresiz ve yüksek sesli bir "varoluşsal itirafa" (söze) dönüşmesini nitelediğini belirtir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu eylemi (tekûle) ontolojik bir yüzleşme ve gecikmiş idrak olarak okur. Dünyada ilahi mesaja kulak tıkayıp hakikati yalanlayan (ve alay eden) aklın; ahirette perdeler kalktığında o devasa şokun etkisiyle "konuşmak/itiraf etmek" (k-v-l) zorunda kalmasını; insanın ancak mühlet bittikten sonra kendi trajedisini bizzat kendi diliyle ilan etmesindeki o sarsıcı ilahi adalet diyalektiğini ifade eder. Tövbe vaktinde (dünyada) susan dil, azap vaktinde mecburen feryat eder.
Nefsun (نَفْسٌ)
İbn Fâris, "n-f-s" kökünün sözlükte "can, varlığın özü, kan, şuur ve merkezî kimlik" anlamlarına geldiğini tespit eder. Belirsiz (nekre) formda gelen "nefsun" (herhangi bir nefis / bir can) isminin; o itirafı yapanın belirli, soylu veya makam sahibi bir lider değil, kıyamet gününün o dondurucu dehşeti karşısında dünyevi bütün statülerinden (şirkinden ve kibrinden) sıyrılmış, yapayalnız ve çırılçıplak kalmış o "sıradan, fani ve çaresiz insan özünü" nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "nefs" kavramının insanın hem bedensel arzularını hem de ilahi hesaba çekilecek olan asıl şuurunu kapsadığını söyler. Kelimenin "nefsun" (bir nefis) şeklinde nekre (belirsiz) gelmesinin dilde muazzam bir "tahkir" (küçümseme) ve "tamim" (genelleme) sanatı olduğunu; yeryüzünde tanrılık taslayanların, o gün evrenin terazisinde ismi bile anılmaya değmeyen, sıradan ve değersiz "herhangi bir nefse" indirgendiğini vurgular.
Yâ Hasretâ (يَا حَسْرَتَا)
İbn Fâris, nida edatı "yâ" (ey) ile "h-s-r" kökünün birleşimidir. H-s-r kökünün sözlükte "yorulmak, gücü tükenmek, dökülmek, bir şeyin elden çıkıp gitmesi, engellenmek, telafisi imkânsız bir kaybın ardından duyulan derin pişmanlık ve kahroluş" anlamlarına geldiğini tespit eder. "Yâ hasretâ" (Eyvahlar olsun bana / Ey benim tükenmişliğim) çığlığının; insanın artık Allah'tan veya putlardan değil, doğrudan kendi feci tükenmişliğinden (hasretinden) medet umduğu, aklın ve ruhun iflas ettiği o en dip "psikolojik çöküş" nidasını nitelediğini belirtir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın eskatolojik (ahiret) psikolojisinde "hasret" (h-s-r) mefhumunu, varoluşsal bir zaman krizi olarak inceler. Hasretin, sıradan bir üzüntü olmadığını; insanın dünyada kendi özgür iradesiyle yaptığı o kibirli tercihlerin (şirkin), ahirette "geri döndürülemez, telafi edilemez ve zamanın dışına taşmış" mutlak bir yıkıma dönüştüğünü anladığı anda fıtratında yaşanan o devasa, yakıcı ve felsefi "parçalanma" olduğunu tespit eder.
Dücane Cündioğlu, dildeki bu "Yâ hasretâ" nidasını ontolojik bir trajedi ve muhatapsızlık feryadı olarak değerlendirir. Yeryüzünde putları veya makamları muhatap alan müşrik aklın, cehennemin kıyısında artık çağıracak, sığınacak veya rüşvet verecek hiçbir güç (şefaatçi) bulamayıp; feryadını bizzat kendi "pişmanlığına/hüznüne" yöneltmesinin ("Ey hasretim gel, şimdi tam senin zamanındır" dercesine); insanın kâinatta düşebileceği en feci, en kimsesiz ve en kahredici izolasyon (yalnızlık) anı olduğunu ifade eder.
Alâ (عَلَىٰ)
İbn Fâris, "üzerine, aleyhine, -den dolayı" anlamlarındaki istila/zarar edatıdır. O kahredici hasretin (pişmanlığın) hedefini, failin bizzat kendi işlediği o devasa suça/eksikliğe kilitler.
Mâ (مَا)
İbn Fâris, ism-i mevsûl (o şeye ki / o şeyler üzerine ki) edatıdır. İnsanın yeryüzünde geçirdiği bütün o israf dolu (esrafû) zamanı ve ihmalleri tek bir şemsiyede toplayan mutlak bağlaçtır.
Ferrattu (فَرَّطْتُ)
İbn Fâris, "f-r-t" kökünün sözlükte "bir işte aşırıya gitmek (ifrat) veya yapılması gerekeni kasten eksik bırakmak, ihmal etmek, zayi etmek, sınırı ihlal etmek ve elden kaçırmak" anlamlarına geldiğini tespit eder. Mazi (geçmiş zaman) birinci tekil şahıs fiili olan "ferrattu" (ben ihmal ettim / ben zayi ettim / kusur işledim) eyleminin; o pişmanlık çığlığı atan nefsin, suçu kadere, şeytana veya topluma atamayarak; bütün o feci varoluşsal iflası bizzat kendi hür iradesine, kendi tembelliğine ve kibrine (ben yaptım diyerek) yüklediği o çaresiz "şahsi sorumluluk" itirafını nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, tefrit (f-r-t) kavramının dildeki en derin manasının "insanın elindeki o paha biçilemez fırsatı (ömrü/iradeyi) kasten zayi ederek, yapması gereken asli görevin çok uzağında kalması" olduğunu söyler. "Ferrattu" itirafı; nefsin kendi potansiyeline ihanet ettiğini, hakikati görebilecekken kasten körleştiğini ve ebedi kurtuluşu fani bir kibre feda ettiğini feryat etmesidir.
Fî (فِي)
İbn Fâris, "içinde, hususunda, hakkında, dâhilinde" anlamına gelen mekân ve durum zarfıdır (harf-i cer). O devasa ihmalin (tefritin) ve cürümün gerçekleştiği o sarsılmaz ve mutlak teolojik boyutu işaret eder.
Cenbi (جَنْبِ)
İbn Fâris, "c-n-b" kökünün sözlükte "bir şeyin yanı, tarafı, bitişiği, yönü, civarı ve hakkı" anlamlarına geldiğini tespit eder. İzafet (tamlama) formundaki "cenbi" (yanında / hususunda / tarafında) isminin; insanın yeryüzünde sadece sıradan bir ahlaki hata yapmadığını; bilakis o mutlak Yaratıcının safında, O'nun koyduğu hudutların ve hakların "yanında/tarafında" yer almayarak (tevhidden saparak) o devasa ontolojik safı terk ettiğini nitelediğini belirtir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin "yan, taraf" anlamındaki c-n-b kökünden geldiğini; İslam akaidinde "fî cenbillâh" (Allah'ın yanı/tarafı) ifadesinin Kur'an'da antropomorfik (insan biçimci) bir uzuv değil, muazzam bir mecaz (kinaye) olduğunu; bunun "Allah'ın hakkı, O'na itaatin konumu, O'nun dini ve O'na karşı sorumluluklar" manasına geldiğini; insanın "Allah'ın tarafında (cenbinde)" aşırıya kaçıp eksik bırakmasının, doğrudan tevhidi ve kulluk sözleşmesini parçalaması olduğunu aktarır.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu tamlamayı (fî cenbillâh) ontolojik bir aidiyet ve taraf seçme felsefesi olarak değerlendirir. "Allah'ın tarafında/hakkında yaptığım ihmallerden dolayı" feryadının; dinin bir tarafsızlık alanı olmadığını, dünyadaki savaşın hak ile batıl (sıdk ile şirk) kavgası olduğunu; insanın yeryüzünde kendi hevasının (veya putlarının) tarafını tutarak kâinatın Yaratıcısının "safını/tarafını" (cenbini) ihmal etmesinin (ferrattu), ahirette ödenecek en korkunç, telafisi en imkânsız (yâ hasretâ) felsefi cürüm olduğunu ifade eder.
Allâhi (اللَّهِ)
İbn Fâris, kâinatın yegâne yaratıcısının ve mutlak otoritesinin has ismidir. O zayi edilen, ihmal edilen ve safı terk edilen Makam'ın, yeryüzündeki sıradan bir lider veya kurum olmadığını; bütün kâinatın varlık sebebi olan O Yüce Zât (Allah) olduğunu mühürleyerek, işlenen cürümün (ihmalin) dehşetini ve affedilmezliğini kilitler.
Ve İn (وَإِنْ)
İbn Fâris, atıf "ve" bağlacı ile aslında mutlak kesinlik bildiren "inne" (şüphesiz ki) edatının tahfif edilmiş (şeddesi düşürülmüş) hali olan "in" (gerçekten de / muhakkak ki) harfinin birleşimidir (in-i muhaffefe). Pişmanlık çığlığının ikinci ve en acı aşamasını, failin kendi yeryüzü ahlakını (kibrini) kesin bir dille itiraf ettiği o karanlık varoluşsal mühürü başlatır.
Kuntu (كُنْتُ)
İbn Fâris, "k-v-n" (olmak, var olmak) kökünden türeyen mazi birinci tekil şahıs fiilidir (ben idim). "Şüphesiz ben şöyle bir varoluş durumundaydım" (ve in kuntu) itirafının; insanın dünyada işlediği suçun anlık bir kaza olmadığını, kibrin ve şirkin onun tüm fani hayatını kuşatan kronik, inatçı ve felsefi bir "yaşam tarzı/kimlik" olduğunu kaydeder.
Lemine (لَمِنَ)
İbn Fâris, cümleye mutlak kesinlik katan tekit "lâm" (le) edatı ile aidiyet ve parça bildiren "min" (den/dan) edatının birleşimidir. "Elbette ben o gruptandım / o kitleye aittim" (le mine) vurgusunun; nefsin kıyamet koptuğunda içine düştüğü o şokla zihnindeki bütün yalanları sıfırlayıp, dünyada iken dâhil olduğu o sosyolojik ve karanlık kampı (şirk ehlini) şüpheye yer bırakmayacak bir netlikle itiraf ettiğini belirtir.
es-Sâhirîne (السَّاخِرِينَ)
İbn Fâris, "s-h-r" kökünün sözlükte "biriyle alay etmek, hafife almak, küçük görmek, gülünç duruma düşürmek, dalga geçmek ve hor görmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. İsm-i fâil eril çoğul formunda ve belirlilik takısıyla gelen "es-sâhirîne" (alay edenlerden / dalga geçenlerden) kelimesinin; o kahrolan nefsin dünyadaki en feci ahlaki suçunu ifşa ettiğini; hakikati (Tevhidi, ahireti ve Kur'an'ı) rasyonel olarak çürütemediği için onu kasten "alay konusu yaparak, küçümseyerek ve eğlenceye alarak" etkisizleştirmeye çalışan o kokuşmuş kibirli kitleyi nitelediğini belirtir.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın edebi ve psikolojik sisteminde bu eylemi (s-h-r) Cahiliye kibrinin savunma mekanizması olarak inceler. Hakikat sarsılmaz bir dağ gibi müşrik aklın karşısına dikildiğinde, o aklın kendi acziyetini örtbas etmek için bulduğu en ucuz, en korkak ve en sinsi yöntemin "alay etmek" (sihr/sühriye) olduğunu; hakikati bir şakaya indirgeyerek kendi yalanını korumaya çalışan bu aklın, ahirette ateşin kıyısında o devasa şokla yüzleştiğinde "Ben sadece alay ediyordum" diyerek kendi felsefi sefaletini itiraf etmesindeki o muazzam teolojik trajediyi vurgular.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu kapanışı (es-sâhirîn) ontolojik bir adalet ve yer değiştirme (kısas) felsefesi olarak okur. Dünyada ilahi mesajı getiren elçiyi, ahiret uyarısını ve "Allah'ın tarafını" (cenbillâh) alay konusu yaparak kahkahalar atan o tiranların ve yığınların; ecel gelip çattığında kendi nefislerini sonsuz ve acınası bir "hasret ve feryat" konusu haline getirmelerinin; evrensel adaletin o sarsılmaz simetrisi olduğunu ifade eder. Dünyada hakikat ile "alay edenin" (sâhirîn) sonu, ahirette kendi çaresizliği üzerine "eyvah" (hasretâ) çekmektir; kâinatın sahibi, kendisiyle alay edilen o mutlak Gerçeğin intikamını, alay edeni sonsuz bir hüsrana mahkûm ederek alır.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla