وَاتَّبِعُٓوا اَحْسَنَ مَٓا اُنْزِلَ اِلَيْكُمْ مِنْ رَبِّكُمْ مِنْ قَبْلِ اَنْ يَأْتِيَكُمُ الْعَذَابُ بَغْتَةً وَاَنْتُمْ لَا تَشْعُرُونَۙ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Zümer Sûresi, 55. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: zümer suresi 55. ayet, teslimiyet, yöneliş, zümer 55, ansızın azap, zümer suresi, nüzul, azap, ihsan
-
“‘Hiç farkında olmadığınız bir sırada azap ansızın başınıza gelmeden önce Rabb’inizden size indirilen en güzel hükümlere uyun!’”
Rabb’inizden size indirilen en güzel hükümlere uyun. Bu İlâhî beyanın farklı mânalara gelme ihtimali vardır. Birincisi, Allah sanki şunu söylemektedir; Rabb’inizin size emrettiklerine uyun, yasakladıklarından da sakının!
İkincisi, Kur’ân’ın emirlerine uyun, onun helâl kıldığını helâl sayın, haram kıldıklarını da haram sayın ve onlardan kaçının. Allah şunu ifade buyurmaktadır; Azap ansızın başınıza gelemeden Kur’ân’ın hükümleriyle amel edin ve ona uygun yaşamaya çalışın.
Üçüncüsü, Cenâb-ı Hak burada hayır yolunun ve şer yolunun insanı nereye götüreceğini açıklamakta ve şöyle buyurmaktadır: Hayır yoluna girin, şer yolundan uzak durun. Bu yoruma göre Cenâb-ı Hak sanki şunu söylemektedir: Güzel olana uyun, başkasına tâbi olmayın. Bu hususa daha önce temas etmiştik. En doğrusunu Allah bilir.
Hiç farkında olmadığınız bir sırada azap ansızın başınıza gelmeden önce. Bu İlâhî beyan da sanki öncekisine bağlı gibidir. Allah şunu söylemektedir: Allaha yönelmeyi ve tövbe etmeyi geciktirmeyin, çünkü hiç farkında olmadığınız bir zamanda azap gelip çatıverir. O zaman da Rabb’inize yönelmeye gücünüz yetmez. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Vettebiû (وَاتَّبِعُوا)
İbn Fâris, atıf "ve" bağlacı ile "t-b-a" kökünden türeyen iftial babında emir çoğul fiilinin birleşimidir. T-b-a kökünün sözlükte "birinin peşinden gitmek, izini sürmek, arkasından yürümek ve ona uymak" anlamlarına geldiğini tespit eder. "Vettebiû" (Ve uyun / izinden gidin / tabi olun) eyleminin; önceki ayetlerdeki o devasa "yönelme ve teslim olma" (inabe ve islam) emirlerinin ardından; o teslimiyetin pasif bir içsel duygu olarak kalmayıp, bizzat kâinatın Yaratıcısından gelen o somut yasalara (vahye) "adım adım, aktif ve eylemsel bir yürüyüşle" katılmayı nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, ittibâ (t-b-a) kavramının sıradan, körü körüne bir taklit (mukallitlik) olmadığını; bilakis izlenen hedefin (vahyin) ahlaki ve rasyonel üstünlüğünü kavrayarak, o şaşmaz izi bilinçli, sarsılmaz ve şuurlu bir iradeyle "takip etmek" olduğunu söyler. Teslimiyet (İslam) kalbin boyun eğişi, ittibâ ise bedenin ve aklın o ilahi rotada yürümesidir.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu eylemi ontolojik bir ahlak felsefesi olarak değerlendirir. Yeryüzünde kendi hevalarının (arzularının) veya sahte putların peşinden sürüklenen o "israf edici" (esrafû) kitleye, Kur'an'ın "Tabi olun / İzinden gidin" fermanıyla yepyeni, sarsılmaz ve ebedi bir "kurtuluş rotası" çizdiğini; insanın başıboş bırakılmadığını, ona düşen yegâne varoluşsal çabanın o indirilen "Sıdkın/Hakikatin" peşine düşmek olduğunu ifade eder.
Ahsene (أَحْسَنَ)
İbn Fâris, "h-s-n" kökünün sözlükte "çirkinliğin (kubh) ve kötülüğün mutlak zıddı olarak güzellik, iyilik, estetik, kusursuzluk ve fayda" anlamlarına geldiğini tespit eder. İsm-i tafdil (en üstünlük/kıyas) veznindeki "ahsene" (en güzeli / en mükemmeli) kelimesinin; o tabi olunacak/izlenecek olan ilahi mesajın sıradan bir yasa olmadığını, evrendeki tüm ahlaki ve estetik normların "en şeffaf, en yüksek ve en kusursuz zirvesini" nitelediğini belirtir.
Dücane Cündioğlu, dildeki bu estetik/güzellik (h-s-n) nitelemesini varoluşsal bir ahlak felsefesi olarak okur. "En güzeline tabi olun" (vettebiû ahsene) fermanının; dindeki emirlerin hepsinin güzel (hasen) olduğunu, ancak insanın yeryüzündeki eylemlerinde asgari olanla yetinmeyip daima o "en ideal, en erdemli ve en estetik (ahsen)" olan ahlaki tavrı (ruhsat yerine azimeti, kısas yerine affı) seçmesi gerektiğini buyuran devasa bir ahlaki mükemmeliyetçilik (ihsan) devrimi olduğunu ifade eder.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu ism-i tafdil (ahsene) formunu teolojik bir diyalektik üzerinden değerlendirir. Müşriklerin atalarından devraldıkları o köhne, çirkin ve vahşi (kubh) âdetlere körü körüne uymalarına (ittibalarına) karşılık; Kur'an'ın insan aklını kâinattaki o "en güzel, en rasyonel ve fıtrata en uygun" (ahsene) ilahi ahlak modeline çağırdığını; dinin, insan onurunu yükselten muazzam bir "güzellik/estetik yürüyüşü" olduğunu belirtir.
Mâ (مَا)
İbn Fâris, akılsız nesneleri, sözleri, eylemleri ve yasaları niteleyen "o şey ki / o her ne ise" anlamındaki ism-i mevsûl (ilgi zamiri) edatıdır. Tabi olunacak o "en güzel" şeyin muhtevasını ve sınırlarını işaretleyen, onu doğrudan ilahi vahye kilitleyen kapsamlı bir mutlak bağlaçtır.
Unzile (أُنْزِلَ)
İbn Fâris, "n-z-l" kökünün sözlükte "yüksek bir yerden aşağıya doğru inmek, konaklamak ve bir yere yerleşmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. İf'al babındaki meçhul (edilgen) mazi fiil olan "unzile" (indirildi / ihsan edildi) eyleminin; o izlenecek olan "en güzel" ahlakın (Kur'an'ın), insanın yeryüzünde kendi sığ aklıyla kurguladığı bir felsefe olmadığını, bilakis kâinatın Yaratıcısı tarafından aşkın ve yüksek bir boyuttan (müteâl), insanın o dar ve fani idrak zeminine "dikey bir rahmet müdahalesiyle gönderildiğini" nitelediğini belirtir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın epistemolojisinde inzal (n-z-l) kavramını ontolojik bir köprü olarak inceler. "İndirilen şeyin en güzeline uyun" (vettebiû ahsene mâ unzile) kurgusunun; Tanrı ile insan arasındaki o kapatılamaz, devasa uçurumun, bizzat Tanrı'nın kelamını "aşağıya/beşere indirmesiyle" (unzile) aşıldığını; bu müdahalenin, hakikati (sıdkı) gökyüzünün tekelinden çıkarıp, yeryüzünde peşinden yürünecek (ittibâ edilecek) somut bir eylem kılavuzuna dönüştürdüğünü tespit eder.
İleykum (إِلَيْكُمْ)
İbn Fâris, yönelim ve hudut bildiren "ilâ" (-e/-a, -e doğru) harf-i ceri ile ikinci çoğul şahıs "kum" (size) zamirinin birleşimidir. O dikey inişin (inzalin) boşluğa, meleklerin üzerine veya sadece peygambere değil, bizzat o sapkınlıktan kurtulmak için çırpınan, günahkâr veya muvahhid "tüm muhatap kitlelerin bizzat varoluş zeminine/şahıslarına" kilitlendiğini işaret eder.
Min (مِنْ)
İbn Fâris, ayrılma, başlangıç ve mutlak kaynak bildiren "den/dan" anlamındaki edattır. O indirilen muazzam mesajın ve en güzel yasanın menşeini (orijinini) yeryüzündeki sahte otoritelerden yalıtan aidiyet köprüsüdür.
Rabbikum (رَبِّكُمْ)
İbn Fâris, "r-b-b" kökünün sözlükte "sahip, efendi, terbiye eden, gözeten, besleyen ve yöneten" anlamlarına geldiğini tespit eder. "Rabbikum" (Sizin Rabbinizden) tamlamasının; o "en güzel/ahsen" vahyin kaynağının, sadece yasa koyan (soğuk) bir tanrı değil, kulu ilk yaratılıştan beri şefkatle "büyüten, besleyen ve kemale erdiren o mutlak Terbiyeci" (Rab) olduğunu nitelediğini belirtir. O yasa, efendinin köleye eziyeti değil, Terbiyecinin (Rabbin) kulunu mükemmelleştirme lütfudur.
Min Kabli (مِنْ قَبْلِ)
İbn Fâris, "k-b-l" kökünün sözlükte "bir şeye yönelmek, ön taraf, yüz yüze gelmek, arka/sonra kelimesinin mutlak zıddı olarak önce ve mühlet" anlamlarına geldiğini tespit eder. Başlangıç edatı "min" ile zaman zarfı olan "kabli" (öncesinden) kelimesinin birleşimi; o muazzam "en güzele tabi olma" (ittibâ) eyleminin, sonsuza dek uzanan esnek bir tercih olmadığını, kâinatın sahibinin belirlediği o korkunç kapanış anından "hemen önceki" o daralan varoluşsal mühleti (fırsatı) nitelediğini belirtir.
En Ye'tiyekumu (أَنْ يَأْتِيَكُمُ)
İbn Fâris, "e-t-y" kökünün sözlükte "bir şeyin dışarıdan bir hedefe doğru gelmesi, ulaşması, gelip çatması ve varmak" anlamlarına geldiğini tespit eder. Muzari fiili nasb eden "en" edatı, "ye'tiye" (gelip çatar / gelir) fiili ve "kumu" (size) zamirinin birleşimidir. "Size gelip çatmasından / yakanıza yapışmasından (önce)" tamlamasının; o yaklaşmakta olan ilahi faturanın, insanın kontrolünün ve iradesinin tamamen dışında, evrenin o şaşmaz matematiğiyle (kaderle) failin üzerine doğru "amansızca ilerlemekte/akmakta" olduğunu nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, ityân (e-t-y) kavramının, gelmesi kaçınılmaz olan, hiçbir engelin durduramayacağı ve failin kendi iradesiyle durdurmasının imkânsız olduğu o "mutlak varış/çarpma" olduğunu söyler. Zaman daralmaktadır; gelip çatacak olan o gerçeklik (azap) engellenemez, sadece ondan "önce" (kabli) doğru rotaya (ahsene) girilerek o çarpışmadan kurtulunabilir.
el-Azâbu (الْعَذَابُ)
İbn Fâris, "a-z-b" kökünün sözlükte "birini bir şeyden alıkoymak, engellemek, şiddetli acı, yıkım, mahrumiyet ve ceza" anlamlarına geldiğini tespit eder. Belirlilik takısıyla gelen "el-Azâbu" (o mutlak azap / ilahi infaz) isminin; yeryüzünde kibre kapılıp da ilahi mesajı (en güzeli) yalanlayanların o kısacık mühletleri bittiğinde karşılaşacakları o kesin, sarsıcı, fıtratı ezen ve telafisi olmayan o nihai yıkımı nitelediğini belirtir.
Arthur Jeffery, kelimenin monoteistik Ortadoğu dillerindeki etimolojik ve teolojik kökenini inceler. "Azâb" mefhumunun Kur'an'da sıradan bir dünyevi ceza değil, yeryüzünde sınırı aşan o kibirli pagan akla (şirke) karşı, evrenin mutlak Yaratıcısının kestiği o devasa eskatolojik faturayı ve varoluşsal silinmeyi mühürlediğini tartışır.
Bağteten (بَغْتَةً)
İbn Fâris, "b-ğ-t" kökünün sözlükte "ansızın, aniden bastırmak, hiç beklenmedik bir anda ortaya çıkmak, sürpriz, şok ve hazırlıksız yakalanmak" anlamlarına geldiğini tespit eder. Masdar/Hâl formundaki "bağteten" (ansızın / birdenbire / şok ederek) kelimesinin; o gelip çatacak olan ilahi azabın (ölümün veya kıyametin) bir alarm çalarak, failin tövbe etmesine fırsat tanıyarak gelmeyeceğini; insanın en güvende hissettiği, gafletinin en derin olduğu o noktada onu bir yıldırım gibi "aniden vurarak" felsefi ve ontolojik bir felç yaşatacağını nitelediğini belirtir.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın edebi tasvir (tasvîr-i fennî) sisteminde bu kelimeyi (bağteten) muazzam bir psikolojik dehşet sanatı olarak değerlendirir. Azabın korkunçluğunu katlayan şeyin sadece ateşin sıcaklığı olmadığını; asıl yıkımın "zamanlamasındaki o feci belirsizlik ve ani şok" (bağteten) olduğunu; insanın yeryüzünde "daha zamanım var, sonra dönerim/uyarım" diye kurguladığı o sahte güvenlik duvarının, bu "ansızın" kelimesiyle tuzla buz edildiğini ifade eder. Sürpriz, azabın en keskin kılıcıdır.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu kelimenin eskatolojik (ahiret) vurgusunu inceler. "Azap size ansızın gelmeden önce" uyarısının; seküler/müşrik aklın dünyada bitmek tükenmek bilmeyen o kariyer, güç ve mülk planlarını (kesbini) bir anda sıfırlayan o devasa kozmik müdahaleyi resmettiğini; ölümün (ecelin) failden hep gizlenmesinin (bağteten gelmesinin), insanı her an tetikte ve "en güzele tabi olmaya" (ahsene ittibâ etmeye) mecbur bırakan kusursuz bir ilahi terbiye stratejisi olduğunu belirtir.
Ve Entum (وَأَنْتُمْ)
İbn Fâris, cümlenin akışını eylemin gerçekleştiği andaki duruma bağlayan "hâl vavı" (iken / o durumdayken) ile ikinci çoğul şahıs "entum" (sizler) zamirinin birleşimidir. O dehşetli "ansızın gelme" anında, failin bizzat şahsının içinde bulunduğu o trajik, kör ve zavallı ontolojik durumu (hâli) sabitleyen mühürdür.
Lâ (لَا)
İbn Fâris, kendisinden sonraki muzari fiili kökünden reddeden, mutlak olumsuzluk edatıdır (değilsinizdir / yapmıyorken).
Teş'urûne (لَا تَشْعُرُونَ)
İbn Fâris, "ş-a-r" kökünün sözlükte "kıl, tüy, incecik bir şeyi fark etmek, derinden hissetmek, idrak etmek, şuurlanmak ve sezmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. Muzari çoğul formdaki "teş'urûne" eyleminin baştaki olumsuzlukla (lâ teş'urûne / hissetmiyorken / zerre kadar farkında değilken) birleşerek; o kibre kapılan insanın, kendi yaklaşan helakine karşı ne kadar sarsılmaz bir körlük, hissizlik ve "gaflet" uykusunda olduğunu nitelediğini belirtir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sisteminde "şuur" (ş-a-r) ve gaflet kavramlarının o zifiri çelişkisini inceler. "Siz hiç farkında değilken" (ve entum lâ teş'urûn) kapanışının; Cahiliye aklının o kibirli, her şeyi "kendi ilmiyle" (alâ ilmin) bildiğini sanan o devasa epistemolojik şımarıklığını yerle bir ettiğini; insanın kâinatta olup biten o mutlak ilahi infaz matematiğini en ufak bir kıl tüy (şuur) kadar bile "sezemediğini/hissedemediğini"; azabın, şuurun kapandığı (kibrin zirve yaptığı) o zifiri karanlık anında inen en adil fatura olduğunu tespit eder.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetin bu feci kapanışını (ve entum lâ teş'urûn) ontolojik bir uyuşma ve tiranlık sendromu olarak okur. Yeryüzünde kendi kurdukları düzende otonomi ilan eden zalimlerin, dünyevi konforlarının onlara verdiği o "sahte ölümsüzlük ve yenilmezlik" hissiyle tamamen "uyuşturulduklarını" (şuur kaybı yaşadıklarını); ilahi azap ansızın (bağteten) geldiğinde, o şımarık yığınların ellerinde şarap kadehleriyle veya kibirli nutuklarıyla o kozmik tokadı yiyerek yok olacaklarını; "farkında olmamanın" (şuursuzluğun) aslında ilahi cezanın en korkutucu öncü aşaması olduğunu ifade eder. İnsan hissetmediği yerden, hiç beklemediği bir anda yıkılır.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla