Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Zümer Sûresi, 54. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Zümer Sûresi, 54. Ayet

    وَاَن۪يبُٓوا اِلٰى رَبِّكُمْ وَاَسْلِمُوا لَهُ مِنْ قَبْلِ اَنْ يَأْتِيَكُمُ الْعَذَابُ ثُمَّ لَا تُنْصَرُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ve enîbû ilâ rabbikum ve eslimû lehu min kabli en ye/tiyekumu-l’ażâbu śümme lâ tunsarûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Azap size gelip çatmadan önce Rabb'inize yönelip O’na teslim olun; sonra kimseden yardım göremezsiniz.”

      Rabb’inize yönelip O’na teslim olun. Bu âyet, sanki “Ey kendi aleyhlerine olarak günahta haddi aşan kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin” meâlindeki âyetin sılası gibidir. Yani davet edildiğiniz İslâm’ı kabul edip ona yönelir ve eski yaptıklarınızdan vazgeçerseniz, Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin demektir. Cenâb-ı Hak Rabb’inize yönelip O’na teslim olun buyurmaktadır. Bazıları bunu şöyle tefsir etti: Kalplerinizle Rabb'inize itaate yönelin ve bu itaati tam bir samimiyetle Ona halis kılın, başkasını ortak etmeyin. Şöyle de söylenmiştir: Rabb’inize yönelin, yani Rabb’inizin size emrettiği şeylere yönelin. O’na teslim olun, yani tam bir samimiyetle Onun birliğini kabul edin. Yahut şöyle denir: Sahip bulunduğunuz her şeyin Allah’a ait olduğunu bilin. “İnâbe” (اِنَابَة) kelimesinin aslı, Allaha itaate dönmek ve başka şeylerden el çekmektir. Görmez misin Allah şöyle buyuruyor; “Bütün gönlünüzle O’na yönelin, O’na saygısızlıktan sakının”.

      Azap size gelip çatmadan önce... Sonra kimseden yardım göremezsiniz. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak beyanın baş tarafının sılası olarak şunu söylemektedir: Azap size gelip çatmadan önce Rabb’inize yönelip O’na teslim olun; çünkü azap vakti geldiğinde Allah’a yönelmeniz ve tövbeniz kabul edilmez. Sonra kimseden yardım göremezsiniz. Bu cümle iki mânaya gelebilir. Birincisi, azap gelip çattığı vakit Allah’a yönelmenizle kimseden yardım göremezsiniz, yani o vakit bu yönelmeniz kabul edilmez. İkincisi, size şefaatçi olacaklar ve azabı defedecekler ümidiyle taptığınız putlara ibadet etmekle kimseden yardım göremezsiniz, yani azap vakti gelmeden önce hak olan Allah’a kulluk etmeye yönelin. Çünkü Allah’tan başka taptıklarınıza ibadete devam ederseniz, kimseden yardım göremezsiniz. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ve Enîbû (وَأَنِيبُوا)

        İbn Fâris, "n-v-b" kökünün sözlükte "bir yere tekrar tekrar dönmek, bir şeyin yerine geçmek, nöbetleşe gelmek, rücu etmek ve yönelmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. İf'âl babındaki emir çoğul fiil olan "enîbû" (yönelin / dönün / inabe edin) eyleminin; sıradan, tek seferlik bir pişmanlık değil, insanın kâinattaki o savrulmuşluğundan (israfından) kurtularak, ısrarla, kararlılıkla ve sürekli olarak o mutlak aslına (fıtratına) "geri dönüşünü" nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, inâbe (n-v-b) kavramının, kalbin iyi amellerle ve sarsılmaz bir tövbeyle Yaratıcısına yönelmesi olduğunu söyler. Tövbe (t-v-b) bir eylemden vazgeçmek iken, inabe o vazgeçişin ardından oluşan boşluğu "doğrudan doğruya Allah'a koşarak ve O'nun huzuruna çıkarak" doldurmaktır.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sisteminde "inabe" kavramını varoluşsal bir yörünge düzeltmesi olarak inceler. Önceki ayetteki "umut kesmeyin" (lâ taknetû) müjdesinin pasif bir rehavet doğurmaması için; Kur'an'ın derhal "enîbû" (yönelin/dönün) emriyle kulu aktif bir eyleme çağırdığını; inabenin, günahla (şirkle) rotasından çıkmış bir aklın, varoluşsal pusulasını yeniden kâinatın Yaratıcısına kilitleyerek o sarsılmaz tevhidi yörüngeye (merkeze) "geri dönmesi" olduğunu tespit eder.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu eylemi (enîbû) ontolojik bir silkiniş ve terapi olarak değerlendirir. Günahkâr insanın düştüğü o zifiri umutsuzluk kuyusundan sadece "Allah affeder" düşüncesiyle çıkamayacağını; insanın bizzat kendi iradesiyle ayağa kalkıp o merhamet kapısına "yönelmesi ve aktif bir dönüş eylemi (inabe) üretmesi" gerektiğini; rahmetin ilahi bir lütuf, inabenin ise o lütfa uzanan beşeri bir çaba (el) olduğunu ifade eder.

        İlâ (إِلَى)

        İbn Fâris, yönelim, varış noktası ve hudut bildiren "e/a, -e doğru" edatıdır (harf-i cer). O devasa dönüş (inabe) eyleminin hedefindeki sarsılmaz ve yegâne rotayı kilitler.

        Rabbikum (رَبِّكُمْ)

        İbn Fâris, "r-b-b" kökünün sözlükte "sahip, efendi, terbiye eden, gözeten, besleyen ve yöneten" anlamlarına geldiğini tespit eder. "Rabbikum" (Sizin Rabbinize) tamlamasının; o yönelinecek olan makamın sadece cezalandıran soğuk bir kral değil; bilakis kulu yoktan var eden, besleyen ve en baştan beri onu şefkatle "terbiye edip yetiştiren" o mutlak Sahip (Allah) olduğunu nitelediğini belirtir. Hitabın "Rabbine" değil de "Rabbinize" (çoğul) şeklinde gelmesi, o şefkatli kurtuluş çağrısının tüm insanlık kitlelerini (israf edenlerin hepsini) kapsadığını mühürler.

        Ve Eslimû (وَأَسْلِمُوا)

        İbn Fâris, atıf "ve" bağlacı ile "s-l-m" kökünden türeyen if'al babında emir çoğul fiilin birleşimidir. S-l-m kökünün sözlükte "barış, güven, hastalıktan/kusurdan arınmış olmak, boyun eğmek, itirazsız teslim olmak ve selamette olmak" anlamlarına geldiğini tespit eder. "Ve eslimû" (Ve O'na teslim olun / boyun eğin) eyleminin; inabe (yönelme) ile başlayan o içsel/psikolojik dönüşün, bedensel, ahlaki ve eylemsel bir "mutlak itaat ve silah bırakma" (teslimiyet) aşamasına evrilmesini nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, İslâm (s-l-m) kavramının dildeki en derin manasının, kişinin kendi iradesindeki o isyankâr kibri (anarşiyi) tamamen terk ederek, kâinatın Yaratıcısının mutlak iradesine "barış içinde, itirazsız ve güvenle ram olması" olduğunu söyler. Teslim olan kul, kibrinden soyunup ilahi güvenliğin (selametin) içine girer.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın teolojik sisteminde bu eylemi (eslimû) varoluşsal bir otonomi terk edişi olarak inceler. Cahiliye aklının "kendi kendine yetme" (istiğna) ve "kimseye boyun eğmeme" (kibir) felsefesine karşı; Kur'an'ın insanın o sahte tanrısallık (ego) iddiasından vazgeçerek evrenin asıl sahibine "bütünüyle teslim olmasını" dinin merkezine koyduğunu; İslâm'ın (eslimû emrinin), beşerin kendi uydurduğu yasalardan vazgeçip ilahi yasaya varoluşsal bir mutabakatla (teslimiyetle) katılması olduğunu tespit eder.

        Dücane Cündioğlu, dildeki bu iki emir kipinin (enîbû ve eslimû) yan yana gelişini felsefi bir diyalektik ve ontolojik tamamlanma olarak okur. "Yönelin" (enîbû) emrinin kalbin, niyetin ve fıtratın o deruni/içsel (batıni) hareketini; "teslim olun" (eslimû) emrinin ise bedenin, aklın ve eylemin o somut, dışsal (zahiri) boyun eğişini temsil ettiğini; dolayısıyla Allah'ın kulu yarım bir tövbeye değil, "içiyle ve dışıyla, niyetiyle ve eylemiyle" bütünüyle entegre olmuş sarsılmaz bir "kulluk senaryosuna" çağırdığını belirtir. Kalp döner (inabe), beden teslim olur (islam).

        Lehu (لَهُ)

        İbn Fâris, aidiyet ve tahsis bildiren "lâm" (le) edatı ile "hu" (O'na) zamiridir. O devasa teslimiyetin (islamın) yeryüzündeki tiranlara, paralı putlara veya kurumlara değil, aradaki tüm aracılar (şefaatçiler) kaldırılarak "sadece ve doğrudan kâinatın Yaratıcısına" kilitlenmesini emreden o mutlak tevhidi hudut çizgisidir.

        Min (مِنْ)

        İbn Fâris, ayrılma, başlangıç ve zaman/mekân sınırı bildiren edattır. O emredilen dönüş ve teslimiyet eyleminin (tövbenin), sonsuza kadar açık, ucu bucağı olmayan bir kredi olmadığını, sarsılmaz bir ontolojik "deadline" (son teslim tarihi) ile sınırlandırıldığını işaret eden zaman köprüsüdür.

        Kabli (قَبْلِ)

        İbn Fâris, "k-b-l" kökünün sözlükte "bir şeye yönelmek, ön taraf, yüz yüze gelmek, sonra kelimesinin mutlak zıddı olarak önce ve mühlet" anlamlarına geldiğini tespit eder. Zaman zarfı olan "kabli" (öncesinde) kelimesinin; ilahi affın ve rahmetin bir şartı olduğunu, failin o feci gerçekle yüzleşmeden "önceki" o fani ve serbest irade (ihtiyar) anını nitelediğini belirtir.

        En Ye'tiyekumu (أَنْ يَأْتِيَكُمُ)

        İbn Fâris, "e-t-y" kökünün sözlükte "bir şeyin dışarıdan bir hedefe doğru gelmesi, ulaşması, gelip çatması ve varmak" anlamlarına geldiğini tespit eder. Muzari fiili nasb eden/mastarlaştıran "en" edatı, "ye'tiye" (gelip çatar / gelir) fiili ve "kumu" (size) zamirinin birleşimidir. "Size gelip çatmasından (önce)" tamlamasının; o yaklaşmakta olan infazın veya ölümün; insanın kendi kontrolünde olmadığını, dışarıdan, kaçınılmaz ve engellenemez bir kozmik zorunlulukla (kaderle) failin varoluş sahasına doğru hızla "gelmekte/akmakta" olduğunu nitelediğini belirtir.

        el-Azâbu (الْعَذَابُ)

        İbn Fâris, "a-z-b" kökünün sözlükte "birini bir şeyden alıkoymak, engellemek, şiddetli acı, yıkım ve ceza" anlamlarına geldiğini tespit eder. Belirlilik takısıyla gelen "el-Azâbu" (o mutlak azap / ilahi infaz) isminin; yeryüzünde sınırları aşanların (esrafû) dünyevi mühletleri dolduğunda karşılaşacakları o kesin, sarsıcı ve tahripkâr ilahi faturayı nitelediğini belirtir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu tamlamayı (min kabli en ye'tiyekumu'l-azâbu) ontolojik bir kriz yönetimi ve teodise (adalet) felsefesi olarak değerlendirir. "Azap size gelip çatmadan önce yönelin ve teslim olun" fermanının; önceki ayetteki o engin ve devasa "merhamet/af" (rahmetillâh) kapısının, mutlak bir ebediyete kadar açık kalmayacağını; ölüm (veya ilahi azap) gelip çattığı an o kapının şaşmaz bir adaletle kilitleneceğini; dolayısıyla tevbenin (inabenin) bir erteleme lüksü değil, yaklaşan ateşe karşı saniyelerle yarışan devasa bir "varoluşsal aciliyet" olduğunu ifade eder. Azap geldiğinde, tövbenin (iradenin) ontolojik değeri sıfırlanır.

        Summe (ثُمَّ)

        İbn Fâris, zaman içinde bir genişlik, ardışıklık ve olaylar arasında belirli bir gecikme/süreç (terâhî) bildiren "sonra, nihayetinde, daha sonra" anlamlarındaki atıf bağlacı olduğunu belirtir. Azabın inmesi ile o azabın içindeki o kalıcı çaresizlik durumu arasındaki o kahredici felsefi ardışıklığı niteleyen kopuştur.

        Lâ (لَا)

        İbn Fâris, kendisinden sonraki eylemi kökünden reddeden, "değildir / yapılmaz" anlamındaki mutlak olumsuzluk edatıdır.

        Tunsarûn (تُنْصَرُونَ)

        İbn Fâris, "n-s-r" kökünün sözlükte "yardım etmek, arka çıkmak, düşmana karşı zafer kazandırmak, desteklemek ve birini sıkıntıdan kurtarmak" anlamlarına geldiğini tespit eder. Meçhul (edilgen) muzari çoğul formdaki "tunsarûn" eyleminin baştaki olumsuzlukla (lâ tunsarûn / yardım olunmazsınız / kurtarılmazsınız) birleşerek; o azap anı gelip çattığında, yeryüzünde çok güvendikleri o kabilelerin, orduların, paraların veya gökyüzünde var sandıkları o sahte şefaatçilerin (putların) hiçbirinin devreye giremeyeceğini; insanın o mutlak ilahi adalet terazisinde çırılçıplak, desteksiz ve "yapayalnız bırakılacağını" nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, nusret (n-s-r) kavramının, zor durumda kalan birinin dışarıdan gelen bir güçle desteklenip ayağa kaldırılması olduğunu söyler. "Yardım olunmazsınız" (lâ tunsarûn) fermanı; Allah'ın azabı indiğinde, o azabı delebilecek veya savuşturabilecek hiçbir evrensel/kozmik gücün (nusretin) bulunmadığını ilan eden mutlak bir güç (kudret) tekelidir.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu eylemi (lâ tunsarûn) sosyolojik bir illüzyonun çöküşü olarak okur. Pagan aklının en büyük kibrinin, "bir şekilde adamlarımı/aracılarımı bulur, azaptan kurtulurum" (nusret bulurum) şeklindeki o kokuşmuş yozlaşmışlık (torpil) felsefesi olduğunu; Kur'an'ın "Azap gelirse sonra asla yardım göremezsiniz" balyozuyla; ahiretteki mahkemenin yeryüzündeki rüşvetçi mahkemelere veya aşiret dayanışmalarına (asabiyete) zerre kadar benzemediğini; ilahi adaletin hiçbir "yardımcı" (nâsır) kabul etmeyen o sarsılmaz ve dondurucu yalnızlığını mühürlediğini belirtir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, İslam akaidinde "nusretin" (yardımın/zaferin) sadece Allah'a ait olduğunu; insanın ancak Allah'a teslim olduğunda (eslimû) O'nun yardımını alabileceğini; ancak inatla günahkâr kalıp azabı hak edenlerin (esrafû), mühletleri dolduktan (kabli) sonra evrendeki tüm "yardım (nusret)" mekanizmalarından ebediyen ve ontolojik olarak dışlandıklarını aktarır. Tövbe vaktini kaçıran, yardım (nusret) hakkını da ebediyen kaybetmiş olur.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X