اَوَلَمْ يَعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَنْ يَشَٓاءُ وَيَقْدِرُۜ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ۟
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Zümer Sûresi, 52. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: zümer 52, iman, rızık bolluğu, zümer suresi, rızık darlığı, zümer suresi 52. ayet, allah, ayet, kavim, topluluk, halk, rızık, kader
-
“Bilmiyorlar mı ki Allah rızkı dilediğine bol bol verir, dilediğine de ölçülü verir. Kuşkusuz inanan bir topluluk için bunda dersler vardır.”
Bilmiyorlar mı ki Allah rızkı dilediğine bol bol verir, dilediğine de ölçülü verir. Allah burada şunu söylemektedir: Cenâb-ı Hak rızkı dilediği kişiye verir, ancak rızkı, onun Allah katındaki değeri ve fazileti veya ona lâyık olduğundan dolayı vermez. Dilediğine de rızkı daraltır, bunu da o kişinin nazarındaki değersizliğinden ve işlediği kötülüklerden dolayı yapmaz, Allah insanları çeşitli yollarla imtihan etmek için böyle yapar; bazılarını şükür görevini yerine getirmesi için bollukla imtihan eder, bazılarını da sabır göstermesi için darlıkla imtihan eder. Yahut bütün bunların kontrolü ellerinde değil başkasının tasarrufunda olduğunu bilmeleri için bazılarını bollukla, bazılarını da zorluk ve darlıkla imtihan eder. Yahut her saat ve her an Allaha sığınmaları için onları muhtelif hallerle imtihan eder. Yukarıda sözü edilen insanların zannettikleri gibi, şayet bolluk ve nimetler onların Allah katındaki değerinden ve faziletinden dolayı gelmiş olsaydı, müslüman ve kâfir gibi birbirine zıt ve aykırı yolda olanlarda aynı şeyin görülmemesi gerekirdi; Allah, müslümana da bolluk veriyor, kâfire de bolluk veriyor, darlığı da her iki tarafa veriyor. Bütün bunlar şunu göstermektedir; Elde edilen bolluk, insanın Allah katındaki değerinden, öneminden ve ona lâyık bulunduğundan dolayı olmadığı gibi darlık ve yokluk da onun değersizliğinden ötürü değildir. Çünkü eğer böyle olsaydı, farklı yolda ve farklı inançta olan insanların aynı durumda olmaması gerekirdi. Farklı yolda ve farklı inançta olan insanlar aynı durumda olduklarına göre bunun sebebi imtihandır, onların zannettiği gibi değildir. En doğrusunu Allah bilir.
Kuşkusuz bunda, yani rızkın bol verilmesinde ve daraltılmasında dersler vardır, yani ibretler ve alınacak dersler vardır; ancak inanan bir topluluk için... Hülâsa Cenâb-ı Hak, Allah katındaki değerinden, öneminden ve faziletinden dolayı kimseye bol rızık vermez, katında değersiz olduğundan ve yaptığı kötülüklerden dolayı da kimsenin rızkını kısmaz. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
E ve Lem (أَوَلَمْ)
İbn Fâris, kınama, hayret ve sorgulama bildiren istifham edatı "hemze" (e), atıf bağlacı "ve" ile geçmiş zamanı kökünden olumsuzlayan "lem" (değil midir / yapmadılar mı) harfinin birleşimidir. İnsanın (müşrikin), sahip olduğu nimeti "Kendi ilmimle/yeteneğimle kazandım" (önceki ayet) diyerek kibre saplanmasının ardından; o nankör aklı sarsan, fıtratın en temel gözlemini (Sünnetullah'ı) onlara felsefi bir balyoz gibi onaylatmak üzere kurulan o devasa ve rasyonel "yüzleşme/sorgulama" köprüsünü nitelediğini belirtir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu soru kalıbını (e ve lem) entelektüel bir azarlama ve ontolojik uyarı olarak okur. "Hâlâ idrak etmediler mi?" fermanının; müşriklerin yeryüzünde servetle şımarıp Allah'ı devreden çıkarmalarının basit bir inançsızlık değil, bilakis evrenin her gün gözleri önünde işleyen o apaçık ekonomik/kozmik matematiğine (rızık döngüsüne) karşı sergiledikleri devasa bir "körü körüne ahmaklık ve akıl tutulması" olduğunu ifade eder.
Ya'lemû (يَعْلَمُوا)
İbn Fâris, "a-l-m" kökünün sözlükte "bir şeyin hakikatine, mahiyetine ve özüne ulaşmayı sağlayan kesin idrak, cehaletin, şüphenin ve gafletin mutlak zıddı" anlamlarına geldiğini tespit eder. Baştaki olumsuzlukla meczum (düşmüş) formda gelen muzari çoğul fiil "ya'lemû" (bilmediler mi / kavramadılar mı) eyleminin; yüzeysel bir malumatı değil, eşyanın (ve mülkün) arkasındaki o metafizik ve ilahi tasarımı sarsılmaz bir kesinlikle "felsefi olarak içselleştirip idrak etmeyi" nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, ilim (a-l-m) kavramının sıradan bir duyum olmadığını, aklın eşyadaki nedensellik bağını (illeti) bizzat Yaratıcıya bağlayarak ulaştığı o en yüksek "tevhidi kavrayış" olduğunu söyler. Zenginliği kendinden bilen insanın (Karun aklının) en büyük eksikliğinin para değil, bu evrensel rızık diyalektiğini okuyamayan (bilmeyen/ya'lemû) o feci "cehaleti" olduğunu vurgular.
Ennallâhe (أَنَّ اللَّهَ)
İbn Fâris, cümleye mutlak kesinlik ve ispat katan tekit (pekiştirme) edatı "enne" (şüphesiz ki / muhakkak ki) ile kâinatın Yaratıcısının has ismi "Allah" lafzının birleşimidir. O bilinmesi/idrak edilmesi gereken o devasa ekonomik ve ontolojik kurgunun failini, rastgele tabiat yasalarından, piyasa şartlarından veya insanın kendi "ilminden/yeteneğinden" söküp alarak, şaşmaz bir mühürle o mutlak, yegâne ve aşkın Otoriteye (Allah'a) kilitlediğini kaydeder.
Yebsutu (يَبْسُطُ)
İbn Fâris, "b-s-t" kökünün sözlükte "bir şeyi yayıp genişletmek, açmak, uzatmak, bolluk vermek, kısmak ve daraltmak (kabd) eyleminin mutlak zıddı" anlamlarına geldiğini tespit eder. Muzari fiil formundaki "yebsutu" (yayar / genişletip bolca verir) eyleminin; ilahi lütfun, kâinatın sahibinin elinden (hazinesinden) insanın varoluş zeminine doğru taşarak, engellenemez ve ferahlatıcı bir "ontolojik genişleme/bolluk" kurgusuyla inmesini nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, bast (b-s-t) kavramının, Allah'ın rahmetini kulunun üzerine, onun fıtratını rahatlatacak şekilde "sermesi ve açması" olduğunu söyler. Kur'an'ın, zenginliği insanın kendi şahsi başarısı (kesbi) olarak değil de doğrudan Allah'ın "bastı/yayması" olarak tanımlaması; mülkiyetin asıl sahibinin (El-Bâsıt) Allah olduğunu, insanın ise sadece o serilen lütfun geçici bir emanetçisi olduğunu ilan eden sarsılmaz bir teolojik sınır çizgisidir.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu fiili ontolojik cömertlik ve imtihan felsefesi üzerinden değerlendirir. "Allah'ın genişletip yayması" (yebsutu) eyleminin; evrendeki nimetin sabit ve kısıtlı bir pasta olmadığını; Allah'ın dilediği an o imkânları sonsuz bir esneklikle kulunun önüne "serebileceğini"; ancak bu genişlemenin (bastın) bir mükâfat değil, "nimetle yapılan sarsıcı bir laboratuvar testi (fitne)" olduğunu ifade eder. Bol vermek, Yaratıcının kulunu o bolluğun içinde şımarıp şımarmayacağını izlediği devasa bir sınavdır.
er-Rızka (الرِّزْقَ)
İbn Fâris, "r-z-k" kökünün sözlükte "pay, nasip, birine tahsis edilen hisse, insanın faydalandığı, varlığını ve bedenini ayakta tutan her türlü maddi ve manevi bağış" anlamlarına geldiğini tespit eder. Belirlilik takısıyla gelen "er-Rızka" (o rızkı / o tahsis edilmiş payı) isminin; sadece tüketilen gıdayı değil, insanın yeryüzünde sahip olduğu serveti, yeteneği, statüyü, sıhhati ve tüm o "yaşam enerjisini/sermayesini" nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, rızık (r-z-k) kavramının, mülkün bizzat Allah (Er-Rezzâk) tarafından yaratılmışlara "devamlı ve kasti bir tahsisatla" sunulması olduğunu söyler. Rızkı verenin Allah olduğunun idrak edilmesi; müşriklerin kendi "ilimleriyle" veya "putlarının şefaatiyle" zengin oldukları fantezisini kökünden yıkan, ekonomiyi doğrudan teolojiye bağlayan muazzam bir tevhid mühürüdür.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin "pay, nasip" anlamındaki r-z-k kökünden türediğini; İslam akaidinde rızkın tek ve mutlak sahibinin/dağıtıcısının Allah olduğunu; ayette bu kavramın kullanılmasının, önceki ayetteki "Bana bende olan bir ilimden dolayı verildi" diyen o nankör kapitalist (Cahiliye) kibrini yerle bir ederek, insana "Senin yeteneğin dahi Allah'ın sana sunduğu bir rızıktır" gerçeğini felsefi bir balyoz gibi indirdiğini aktarır.
Li Men (لِمَنْ)
İbn Fâris, tahsis ve hedef bildiren "lâm" (li/için) edatı ile akıl sahibi varlıkları niteleyen "men" (kimse / dilediği kimseye) ilgi/şart edatının birleşimidir. O genişletilen rızkın rastgele veya kör bir tabiat yasasıyla değil, bizzat kâinatın Yaratıcısının seçtiği ve hedeflediği "özel bir kitleye/şahsa" yönlendirildiğini işaret eden aidiyet köprüsüdür.
Yeşâu (يَشَاءُ)
İbn Fâris, "ş-y-e" kökünün sözlükte "irade etmek, kastetmek, dilemek, arzu etmek ve yönelmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. Muzari fiil formundaki "yeşâu" (O diler / O irade eder) eyleminin; evrendeki servet ve mülk dağılımının insanın hırsına, kurnazlığına veya zorbalığına göre değil, yegâne ve mutlak olarak kâinatın sahibinin o özgür, şeffaf ve şaşmaz "ilahi iradesine (meşietine)" bağlı olduğunu nitelediğini belirtir.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu irade beyanını (yeşâu) ontolojik bir otonomi ve rızık felsefesi olarak okur. "Dilediğine genişletir" fermanının; insanın yeryüzünde ne kadar çalışırsa çalışsın (kesb), o çabanın sonucunda elde edeceği servetin nihai limitinin kendi elinde olmadığını; Allah'ın bu "dileme" (meşiet) yetkisini kendi tekelinde tutarak, kulu o kibirli "ben kazandım" (alâ ilmin) şımarıklığından koparıp, mülkün gerçek sahibine karşı sürekli bir "bağımlılık ve tevekkül" içinde tuttuğunu ifade eder. Dağıtım, insan aklına değil, ilahi takdire (meşiete) tabidir.
Ve Yakdiru (وَيَقْدِرُ)
İbn Fâris, atıf "ve" bağlacı ile "k-d-r" kökünden türeyen muzari fiilin birleşimidir. K-d-r kökünün sözlükte "bir şeye ölçü koymak, miktarını belirlemek, sınırlandırmak, daraltmak ve rastgeleliğin mutlak zıddı olarak hassas bir nizam kurmak" anlamlarına geldiğini tespit eder. "Ve yakdiru" (Ve kısar / daraltır / belli bir ölçüye göre sınırlar) eyleminin; ayetin başındaki "bast" (genişletme) eyleminin tam ontolojik zıddı olarak; ilahi iradenin rızkı kestiğinde bunun bir acziyet veya tükenme olmadığını, bilakis o mülkün failin üzerinden hikmetle "daraltılıp limitlenmesi" eylemini nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, kadr/takdir (k-d-r) kavramının burada asla "cimrilik veya yoksunluk" (buhl) anlamına gelmediğini; bunun tamamen rızkın, insanın ihtiyacına, fıtratının taşıma kapasitesine ve ilahi imtihanın (fitnenin) o kusursuz senaryosuna göre "en ince ve hassas ölçülerle (kaderle) milim milim kısılması ve sınırlandırılması" olduğunu söyler. Genişlik (bast) de, darlık (kadr) da aynı matematiksel ilahi adaletin iki farklı imtihan yüzüdür.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sisteminde bu fiillerin zıtlığını (yebsutu ve yakdiru) evrenin varoluşsal ritmi olarak inceler. İslam teolojisinde Allah'ın rızkı açıp-kısma (bast ve kabd/kadr) eyleminin, kâinatın tıpkı nefes alıp vermesi gibi devasa bir ontolojik döngü olduğunu; müşriklerin bu döngüyü sadece ticari bir şans veya şanssızlık (dehr) olarak okumalarına karşılık; muvahhidlerin bu ekonomik daralma ve genişlemelerde bizzat Allah'ın o "kudret ve takdir eden" elini (iradesini) gördüklerini tespit eder.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın edebi tasvir sisteminde (tasvîr-i fennî) bu iki fiilin yan yana gelişini devasa bir belagat (tıbâk / zıtlık) sanatı olarak değerlendirir. "Genişletir" (yebsutu) ve "Daraltır" (yakdiru) kelimelerinin o sarsıcı zıtlığının; insan ömründeki o çalkantılı ekonomik serüveni, zenginliğin kibrini ve fakirliğin çaresizliğini tek bir cümlede dondurarak; mülkün bütünüyle iplerini elinde tutan o Aşkın Kudreti muhatabın (müşrikin) gözüne felsefi bir ferman gibi soktuğunu belirtir.
İnne (إِنَّ)
İbn Fâris, cümleye mutlak kesinlik katan, şüpheyi kökünden kazıyan tekit (pekiştirme) edatıdır. Rızkın genişletilip daraltılması olayının ardından, muhatabın zihnini sarsılmaz bir felsefi çıkarıma (sonuca) kilitleyen mühürdür.
Fî (فِي)
İbn Fâris, "içinde, merkezinde, bu kurgunun derinliğinde" anlamına gelen mekân ve durum zarfıdır (harf-i cer).
Zâlike (ذَٰلِكَ)
İbn Fâris, uzaklık ve yücelik bildiren işaret zamiridir (İşte şunda / Bu anlatılan devasa rızık/kader döngüsünde). Zihni, paranın (rızkın) o fani dünyevi boyutundan koparıp, arkasındaki o muazzam ilahi laboratuvara (Sünnetullah'a) sabitler.
Le Âyâtin (لَآيَاتٍ)
İbn Fâris, mutlak tekit (pekiştirme) bildiren "lâm" (le) edatı ile "e-y-y" kökünden türeyen ismin çoğul formunun birleşimidir. E-y-y kökünün sözlükte "işaret, alamet, delil, açık nişane ve yön gösteren sarsılmaz tabela" anlamlarına geldiğini tespit eder. "Le âyâtin" (Elbette apaçık ayetler / kesin deliller vardır) isminin; yeryüzündeki ekonomik dalgalanmaların (zenginleşme ve fakirleşmenin) kör tesadüfler veya salt borsa kuralları olmadığını; aklı kâinatın Yaratıcısına, O'nun gücüne ve ahiret gerçeğine götüren o devasa, somut ve her gün piyasada tekrarlanan "ontolojik kanıtların / tevhidi göstergelerin" ta kendisi olduğunu nitelediğini belirtir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu kavram dizilimini ontolojik bir okuma ve ekonomi-teoloji bağı olarak okur. "İşte bunda ayetler/deliller vardır" fermanının; insanın rızkındaki genişlemenin ve daralmanın (yebsutu ve yakdiru), doğrudan Allah'ın varlığına (Tevhide) işaret eden birer felsefi pusula (ayet) olduğunu; zenginlikte kibrin (Karunluğun) çöktüğünü, darlıkta ise Yaratıcıya muhtaçlık (fakr) fıtratının açığa çıktığını; dolayısıyla paranın piyasadaki hareketinin aslında "Allah'ın evrendeki kudretinin okunması" (ayet) olduğunu ifade eder.
Li Kavmin (لِقَوْمٍ)
İbn Fâris, aidiyet ve tahsis bildiren "lâm" (li/için) edatı ile "k-v-m" (birlikte ayağa kalkmak, bir zihniyeti paylaşan topluluk) kökünün birleşimidir. O sarsıcı delillerin (ekonomik ayetlerin) herkes tarafından okunamayacağını, ancak peşinden gelen o seçkin ve tevhidi vasfı taşıyan "özel bir kitleye/zihniyete" açılacağını işaret eder.
Yu'minûne (يُؤْمِنُونَ)
İbn Fâris, "e-m-n" kökünün sözlükte "korkunun zıddı olarak güvenmek, emin olmak, sükûnet bulmak ve tasdik ederek onaylamak" anlamlarına geldiğini tespit eder. İf'al babındaki muzari çoğul form olan "yu'minûne" (iman ederler / güvenip hakikati tasdik ederler) eyleminin; o rızık döngüsünü tesadüfe, kendi zekâlarına (alâ ilmin) veya sahte putlara (şefaatçilere) değil, sadece kâinatın sahibine bağlayan; o ilahi düzene (kader ve takdire) sarsılmaz bir teslimiyetle "güvenen/inanan" o seçkin ve uyanık şuuru nitelediğini belirtir.
Dücane Cündioğlu, bu kapanışı (li kavmin yu'minûn) varoluşsal bir idrak ve felsefi filtre olarak değerlendirir. "İman eden bir toplum için ayetler vardır" fermanının; rızkın artmasının veya azalmasının ancak "inanan" (varoluşa Yaratıcı ekseninden bakabilen) bir zihin için anlam/işaret taşıyacağını; kapitalist, müşrik veya seküler bir zihnin bu daralmayı/genişlemeyi tamamen şansa, borsaya veya kendi ticari zekâsına bağlayarak o olaylardaki ilahi "ayetlere" (işaretlere) karşı ebediyen kör/cahil kalacağını belirtir. Rızkı Allah'tan bilen için piyasadaki her dalgalanma bir tevhidi ayettir; rızkı kendinden bilen (alâ ilmin diyen) içinse o sadece kuru bir "kâr-zarar" illüzyonudur. İman, evrendeki matematiği teolojiye bağlayan o mutlak idrak köprüsüdür.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla