قَدْ قَالَهَا الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْ فَمَٓا اَغْنٰى عَنْهُمْ مَا كَانُوا يَكْسِبُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Zümer Sûresi, 50. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: acizlik, zümer suresi 50. ayet, faydasız kazanç, zümer suresi, azap, geçmiş kavimler, zümer 50, amel
-
"Onlardan öncekiler de böyle sözler söylemişti; ama elde ettikleri şeyler onlara fayda vermedi.”
Onlardan öncekiler de böyle sözler söylemişti. Yani “Bunu ancak bir bilgi sayesinde elde ettim” diyen adamdan başkaları da buna benzer sözler söylemişlerdi. Nitekim Kârûn, “Bu serveti sahip olduğum bilgi sayesinde elde ettim” demişti. Kâfirlerin reislerinden ve servet sahiplerinden pek çokları da buna benzer sözler söylemişlerdi. Cenâb-ı Hak Firavun kavminden bahsederken onların şöyle söylediklerini de haber vermektedir: “Onlara bir iyilik (bolluk, bereket) gelince ‘Bu bizim hakkımızdır’ derler, eğer başlarına bir felâket gelirse bunu Mûsâ ve onunla beraber olanların uğursuzluğuna bağlarlardı”. Mekkeliler’in de şöyle dediklerini bildirmektedir: “Biz servet ve nüfus açısından üstünüz; dolayısıyla, azaba uğratılacaklar biz olamayız”. Buna benzer sözlerin söylendiğine dair çeşitli örnekler vardır.
Sonra Ccnâb-ı Hak, bunların onlara fayda vermediğini şöyle haber vermektedir: Ama elde ettikleri şeyler onlara fayda vermedi. Bu cümlede iki şeyin kastedilmiş olması muhtemeldir. Birincisi, onların, bu bizim Allah katındaki değerimizden ve faziletimizden dolayı bize verildi sözleri, İkincisi ise bunu ancak çalışmamız ve becerimiz sayesinde kazandık sözleri. Cenâb-ı Hak, azap geldiğinde bunların hiçbirinin onlardan Allah’ın azabını geri çeviremeyeceğini haber vermektedir. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Kad (قَدْ)
İbn Fâris, fiillerin başına gelerek eylemin şüphesiz bir şekilde gerçekleştiğini, beklentinin fiiliyata dönüştüğünü bildiren mutlak kesinlik ve tahkik (gerçekleşme) edatı olduğunu belirtir. Kendisinden sonra gelen o kibrin ve nankörlüğün, tarihte ilk defa yaşanmayan, bilakis şaşmaz bir tekerrürle kesin olarak "vuku bulmuş" ontolojik bir vaka olduğunu mühürlediğini kaydeder.
Kâlehâ (قَالَهَا)
İbn Fâris, "k-v-l" kökünün sözlükte "bir düşünceyi sese dönüştürmek, söz söylemek, beyan etmek ve bir fikri ilan etmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. Mazi (geçmiş zaman) fiil formundaki "kâle" (söyledi / iddia etti) ile "hâ" (onu / o sözü) zamirinin birleşimidir. O "Bana bende olan bir ilimden dolayı verildi" (innemâ ûtîtuhu alâ ilmin) şeklindeki nankör ve kibirli sözün (manifestonun), insanlık tarihi boyunca ağızdan ağıza devredilen lanetli bir "söylem/iddia" (kâlehâ) olarak nitelediğini belirtir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu fiili (kâlehâ) sosyolojik bir arketip ve şımarıklığın tarihsel tekrarı olarak okur. "Muhakkak ki bu sözü söylediler" (kad kâlehâ) fermanının; servet ve iktidar zehirlenmesi yaşayan müstekbir (kibirli) aklın, çağlar değişse de ürettiği felsefi mazeretin hep aynı olduğunu; dünkü tiranların da bugünkü inkarcıların da nimeti Allah'tan bilmeyip "kendi yeteneklerine, zekâlarına ve ilimlerine" bağladıklarını; kibrin tarihsel serüvende hiçbir orijinalliği olmayan, sürekli birbirini kopyalayan sığ bir "yalan (söz) tekrarı" olduğunu ifade eder.
Ellezîne (الَّذِينَ)
İbn Fâris, eril çoğul varlıkları niteleyen ve eylemin (o kibirli sözü söyleme işinin) faillerini tarihsel bir blok halinde işaretleyen ism-i mevsûl (o kimseler ki) edatıdır.
Min (مِنْ)
İbn Fâris, başlangıç, ayrılma ve zaman/mekân sınırı bildiren "den/dan" anlamındaki edattır. Zaman çizgisinde geriye dönük o devasa sosyolojik okumanın başlangıç noktasını işaret eder.
Kablihim (قَبْلِهِمْ)
İbn Fâris, "k-b-l" kökünün sözlükte "bir şeye yönelmek, ön taraf, yüz yüze gelmek, arka/sonra (ba'd) kelimesinin mutlak zıddı olarak önce ve geçmiş" anlamlarına geldiğini tespit eder. Zaman zarfı olan "kabli" (öncesi) ve "him" (onların) zamiriyle birleşen "min kablihim" (onlardan öncekiler) tamlamasının; o nankörce felsefeyi üretenlerin sadece o anki muhataplar (Mekke müşrikleri) olmadığını, tarihin derinliklerinde helak olmuş o devasa ve kibirli eski medeniyetleri (Ad, Semud, Firavun kitlelerini) nitelediğini belirtir.
Dücane Cündioğlu, dildeki bu "öncelik/geçmiş" (k-b-l) nitelemesini ontolojik bir körlük ve ibret felsefesi olarak değerlendirir. "Onlardan öncekiler de o sözü söylemişti" fermanının; insanın kendi ürettiği seküler kibre (bana ilmimle verildi yalanına) ne kadar trajik bir şekilde âşık olduğunu ve tarih bilincinden (ibretten) ne kadar yoksun olduğunu resmettiğini; öncekilerin bu sözü söyleyerek kurtulamadığını, helak olduğunu gören aklın, aynı zehirli sözü (kâlehâ) tekrar ederek kâinatın Yaratıcısına kafa tutmasındaki o sarsılmaz felsefi ahmaklığı ifade ettiğini belirtir.
Fe Mâ (فَمَا)
İbn Fâris, nedensellik ve sonuç bildiren "fa" (bunun üzerine / neticede) bağlacı ile mutlak olumsuzluk edatı "mâ" (hiçbir şekilde / yaramadı / olmadı) kelimelerinin birleşimidir. O söylenen kibirli sözün ve sahip olunan gücün, evrensel adalet terazisindeki o sarsılmaz ve kesin iflasını/sıfırlanışını başlatan infaz mühürüdür.
Ağnâ (أَغْنَىٰ)
İbn Fâris, "ğ-n-y" kökünün sözlükte "bir şeye muhtaç olmamak, kendi kendine yetmek, zenginlik, başkasına ihtiyaç duymadan bir eksikliği gidermek ve fayda sağlamak" anlamlarına geldiğini tespit eder. İf'al babındaki mazi fiil olan "ağnâ" eyleminin baştaki olumsuzlukla (fe mâ ağnâ / hiçbir fayda sağlamadı / hiçbir eksikliklerini giderip onları kurtarmadı) birleşerek; dünyada kendi ilmine ve gücüne tapan o aklın, kâinatın sahibinden gelen azap karşısında o devasa servetinin ve statüsünün zerre kadar "koruyucu/yeterli" (ğani) olamadığını, bütünüyle iflas ettiğini nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, ğınâ (ğ-n-y) kavramının sadece maddi zenginlik değil, "varoluşsal bir koruma ve ihtiyaçsızlık hali" olduğunu söyler. Kur'an'ın "Hiçbir fayda sağlamadı/kurtarmadı" (mâ ağnâ) fiilini kullanmasının; o zalimlerin yeryüzünde iken bu dünyevi birikimlerinin kendilerini ilahi adaletten sonsuza dek koruyacağını (müstağni kılacağını) sanmalarındaki o trajik yanılgıyı paramparça etmesi olduğunu vurgular. İnsanın ürettiği hiçbir güç, Allah'ın kestiği faturayı ödemeye (ağnâ) yetmez.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sisteminde "istiğna/ğınâ" (kendini yeterli görme) felsefesini Cahiliye elitlerinin temel psikolojisi olarak inceler. Pagan aklının "servet her şeyi çözer ve insanı tanrılardan bağımsız kılar" şeklindeki o kokuşmuş kibrini, Kur'an'ın bu ayetle kökünden yıktığını; Allah'ın azabı veya eceli geldiğinde o çok güvenilen "kazanımların" (sermayenin) faili korumak bir yana, mutlak bir felsefi hiçliğe (mâ ağnâ) dönüştüğünü tespit eder. Kendi ilmine/gücüne güvenen aklın sonu, ontolojik bir iflastır.
Anhum (عَنْهُمْ)
İbn Fâris, uzaklaştırma, yalıtma ve savunma/müdafaa bildiren "an" (-den/-dan) harf-i ceri ile "hum" (onlardan) zamirinin birleşimidir. O başarısız olan "koruma/fayda sağlama" (ağnâ) eyleminin, bizzat o kibirli zalimlerin kendi bedenlerinden (şahıslarından) o yaklaşan azabı/yıkımı uzaklaştıramadığını mühürler.
Mâ (مَا)
İbn Fâris, ism-i mevsûl (o şeyler ki / o birikimler ki) edatıdır. Onları kurtarmaya yetmeyen o başarısız fidyenin (sermayenin) ve gücün ne olduğunu işaretleyen kapsamlı nesne/bağlaçtır.
Kânû (كَانُوا)
İbn Fâris, "k-v-n" (olmak, var olmak) kökünden türeyen mazi çoğul fiildir (idiler). Sonrasındaki muzari fiille (hikâye zamanı kurgusuyla) birleşerek, o kibrin ve sermaye birikiminin anlık bir eylem olmadığını, o tiranların bütün hayatları boyunca "ısrarla, kasten ve sürekli bir yaşam tarzı olarak" ürettikleri o kronik varoluşsal çabayı işaretler.
Yeksibûne (يَكْسِبُونَ)
İbn Fâris, "k-s-b" kökünün sözlükte "çaba harcamak, çalışıp elde etmek, kâr sağlamak, dünyevi menfaat toplamak ve eyleme dökerek kazanmak" anlamlarına geldiğini tespit eder. Muzari çoğul formdaki "yeksibûne" (sürekli kazandıkları / çabalayıp ürettikleri şeyler) eyleminin; o zalimlerin yeryüzünde o çok övündükleri "Ben kendi ilmimle elde ettim" dedikleri o tüm siyasi iktidarların, servet yığınlarının, sarayların ve sahte statülerin; evrenin mutlak terazisinde sıfırla çarpılıp çürümüş birer çöpe dönüştüğünü nitelediğini belirtir.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kapanışı (mâ kânû yeksibûn) ontolojik bir hiçleşme ve seküler emeğin iflası olarak okur. "Kazanmakta oldukları şeyler onlara hiçbir fayda sağlamadı" fermanının; insanın ahlaktan, tevhidden ve şükürden kopararak ürettiği her türlü maddi "kazancın" (kesbin), ahiret boyutunda (veya ilahi azap indiğinde) ontolojik bir illüzyondan (seraptan) ibaret olduğunu kanıtladığını; kâinatın Yaratıcısına karşı güvence (put) olarak biriktirilen hiçbir "kazancın/kesbin", ilahi adaletin o sarsılmaz ateşini söndüremeyeceğini ifade eder. Kibirle kazanılan, mutlak bir yıkımla kaybedilir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin "elde etmek, kazanmak" anlamındaki k-s-b kökünden türediğini; İslam ahlak felsefesinde insanın emeğinin ve kesbinin (kazancının) ancak Allah'ın koyduğu sınırlar içinde ve şükür bilinciyle yapıldığında bir değer taşıdığını; aksi halde, Allah'ı devreden çıkarıp gücü kendinden bilen (alâ ilmin) müstekbirlerin "kesbinin", Kıyamet günü onları kurtaramayacak kocaman bir azap faturasına dönüşeceğini aktarır.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla