Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Zümer Sûresi, 49. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Zümer Sûresi, 49. Ayet

    فَاِذَا مَسَّ الْاِنْسَانَ ضُرٌّ دَعَانَاۘ ثُمَّ اِذَا خَوَّلْنَاهُ نِعْمَةً مِنَّاۙ قَالَ اِنَّـمَٓا اُو۫ت۪يتُهُ عَلٰى عِلْمٍۜ بَلْ هِيَ فِتْنَةٌ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَهُمْ لَا يَعْلَمُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Fe-iżâ messe-l-insâne durrun de’ânâ śümme iżâ ḣavvelnâhu ni’meten minnâ kâle innemâ ûtîtuhu ‘alâ ‘ilm(in)(c) bel hiye fitnetun velâkinne ekśerahum lâ ya’lemûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "İnsana bir zarar dokunduğunda bize yalvarır; sonra ona katımızdan bir nimet verdiğimizde, 'Bunu ancak bir bilgi sayesinde elde ettim’ der. Aksine o nimet bir imtihandır ama çokları bunu bilmez.”

      İnsana bir zarar dokunduğunda bize yalvarır; sonra ona katımızdan bir nimet verdiğimizde. Bu beyanda her insanın kastedilmiş olma ihtimali yoktur. Çünkü her insan Cenâb-ı Hakk’ın burada belirttiği ve tavsif ettiği şekilde değildir, nimet bakımından insanların bazısı yukarıda bazısı daha aşağıdadır, dolayısıyla burada kastedilen falancıdır diye birine işaret edilmesi gerekmez. Zarar dokunması meselesi de aynıdır, zarar bakımından insanların bazısının diğerlerinden daha aşağıda olduğuna işaret edilmemiştir. Ancak Aziz ve Celîl olan Allah bunun neden böyle olduğunu peygamberine bildirmektedir. Çünkü bu, Azız ve Celîl olan Allah’ın varlığına ve birliğine şahitlik etmek, ona işaretten kaçınmak ve Allah’ın adını söyleyerek O’na teslim olmak anlamına gelir. Sonra belâ ve zorluk geldiğinde Allah’a sığınmak ve O’na gönülden bir samimiyetle dua edip belâ kaldırıldıktan sonra yine önceki hallerine dönmenin, o kâfirlerin -Allah kendilerine lânet eylesin- âdetlerinden olduğu Kur’ân’ın muhtelif âyetlerinde belirtilmiştir.

      Sonra ona katımızdan bir nimet verdiğimizde. Yani ona bir nimet lütfettiğimizde veya onu bir nimete sahip kıldığımızda, bunu ancak bir bilgi sayesinde elde ettim, der. Yani benim becerimden dolayı bana verildi, der. Bazıları şöyle dedi: Bana verildi, yani bende bulunan ve Cenâb-ı Hakk’m bildiği bir şeref ve değerden dolayı bana verildi. Katâde şöyle dedi: Allah’ın bildiği bendeki bir hayırdan dolayı bana verildi. İbn Mesûd’un (r.a.) mushafında âyet, Allah onu bana ancak bildiği bir şeyden dolayı verdi anlamına gelen “اِنَّمَآ اٰتَانِيَهُ اللّٰهُ عَلٰى عِلْمٍ” şeklindedir. Bazıları da şöyle söyledi: Bunu ancak bir bilgi sayesinde elde ettim, der, yani bendeki bir ilim ve şereften dolayı bana verildi. Cenâb-ı Hak bunu redderek şöyle buyurur: Aksine o nimet bir imtihandır. Burada geçen fitne kelimesi, kendisinde zorluk bulunan imtihan anlamındadır, yani aksine o kendisinde zorluk ve belânın bulunduğu bir imtihandır. İmtihan, Allah’tan gelen bir emir ve yasakla olur, yani onda emir ve yasak vardır. Ama çokları bunu bilmez. Yani çokları onun şeref ve faziletten veya beceriden dolayı verilmediğini, ancak emir ve yasak olarak verildiğini bilmez. En doğrusunu Allah bilir.

      Saptırmak için anlamına gelen “لِيُضِلَّ” lafzı “لِيَدِلَّ” diye de okunmuştur, bunda üç kırâat vardır.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Fe İzâ (فَإِذَا)

        İbn Fâris, nedensellik ve ardışıklık bildiren "fa" (öyleyse/bunun üzerine) bağlacı ile zaman/şart bildiren "izâ" (dığı zaman / vakit) edatının birleşimi olduğunu belirtir. Önceki ayetlerdeki o sahte şefaatçilerin ve kibrin iflasını anlatan devasa felsefi tahlillerden sonra; konuyu doğrudan insanın o nankör, çelişkili ve fani "psikolojik/biyolojik reaksiyonlarına" kilitleyen o sarsılmaz zaman köprüsüdür.

        Messe (مَسَّ)

        İbn Fâris, "m-s-s" kökünün sözlükte "bir şeye hafifçe dokunmak, temas etmek, deriye hissettirmek ve tam olarak içine işlememek" anlamlarına geldiğini tespit eder. Mazi (geçmiş zaman) fiil formundaki "messe" (dokundu / temas etti) eyleminin; insanın feryat etmesine sebep olan o krizin, aslında onu tamamen yok eden mutlak bir yıkım (helak) olmadığını, evrenin sahibinin kasten sadece yüzeysel bir "sınama/dokunma" (temas) ile o kulu sarstığını nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, mess (m-s-s) kavramının dilde şiddetli bir darbe değil, hisleri uyandıran ufak bir "sürtünme/dokunuş" olduğunu söyler. Kur'an'ın "Musibet onu yıktığında" yerine "Musibet ona dokunduğunda" (messe) demesinin; insanın tahammül gücünün zayıflığını ve en ufak bir ilahi kriz (temas) karşısında bile fıtratının nasıl paniğe kapıldığını gösteren muazzam bir psikolojik ifşa olduğunu vurgular.

        el-İnsâne (الْإِنْسَانَ)

        İbn Fâris, kelimenin etimolojik kökeninin "u-n-s" (alışmak, ünsiyet kurmak, sosyalleşmek) veya "n-s-y" (unutmak, ahdini terk etmek) köklerinden gelebileceğini tespit eder. Belirlilik takısıyla gelen "el-İnsâne" (o insana) isminin; peygamber veya mümin statüsünden bağımsız olarak, yeryüzündeki o zayıf, kırılgan, bencil ve fani tabiatıyla baş başa kalmış "yalın insan (beşer) modelini" nitelediğini belirtir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın antropolojisinde "insan" (el-insân) mefhumunu inceler. Kur'an'ın bu kelimeyi genellikle insanın olumsuz, unutkan, nankör ve bencil doğasını (Cahiliye aklını) tasvir ederken kullandığını; zorluk anında fıtratına dönüp, rahata erdiğinde hemen şirke (ve kibre) sapan o varoluşsal "çelişkiler yumağını" tanımlayan sarsılmaz bir tür/cins ismi olduğunu tespit eder.

        Durrun (ضُرٌّ)

        İbn Fâris, "d-r-r" kökünün sözlükte "zarar vermek, menfaatin (nef') mutlak zıddı olarak sıkıntı, felaket, kıtlık, bedensel hastalık ve kriz" anlamlarına geldiğini tespit eder. Nekre (belirsiz) formda gelen "durrun" (herhangi bir zarar / bir sıkıntı) isminin; insanın hayat konforunu bozan, onu çaresiz bırakan ve sahte güçlerini (statüsünü) sıfırlayan o ontolojik darbeyi nitelediğini belirtir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu kavramı ontolojik bir kırılganlık ve yüzleşme vesilesi olarak okur. İnsanın doğası gereği faniliğe, hastalığa ve zayıflığa (durra) açık olduğunu; Allah'ın bu "zarar/kriz" mekanizmasını bir işkence aracı olarak değil, kibre kapılıp putlara (veya paraya) tapan insanın o sahte dünyasını yıkarak onu "kendi acziyetiyle ve asıl Yaratıcısıyla" yüzleştiren devasa bir teolojik uyarıcı/terbiye metodu olarak kullandığını ifade eder.

        De'ânâ (دَعَانَا)

        İbn Fâris, "d-a-v" kökünün sözlükte "çağırmak, seslenmek, dua etmek, birini yardıma davet etmek ve talep etmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. Mazi fiil "de'â" (çağırdı / yalvardı) ile "nâ" (bizi) zamirinin birleşimidir. "Bizi çağırdı / Bize yalvardı" (de'ânâ) eyleminin; kriz (durr) anında o kibirli insanın zihnindeki tüm sahte putların, makamların ve ideolojilerin çöktüğünü; fıtratın en saf ve çaresiz haliyle doğrudan evrenin "Yegâne Otoritesine" (Allah'a) sarsılmaz bir teslimiyetle feryat edişini nitelediğini belirtir.

        Dücane Cündioğlu, dildeki bu dua/çağrı (d-a-v) mefhumunu varoluşsal bir sığınma ve maskelerin düşmesi olarak değerlendirir. Yeryüzünde şımarıklık yapıp hakikati yalanlayan (ve şefaatçiler edinen) aklın; o acı (durr) cildine dokunduğu anda o sahte "aracıları" (dûn) tamamen unutup doğrudan "Bize/Allah'a yalvardı" (de'ânâ) refleksine girmesinin; tevhidi hakikatin aslında insan fıtratının en derinlerine kazınmış (silinemez) bir kod olduğunu; krizin, insanın zihnindeki şirk illüzyonunu yırtıp atan en keskin felsefi kılıç olduğunu belirtir. Uçak düşerken veya hastalık bedeni sararken tüm felsefeler susar, geriye sadece fıtratın "Yaratıcıya yakarışı" (de'ânâ) kalır.

        Summe (ثُمَّ)

        İbn Fâris, zaman içinde bir genişlik, ardışıklık ve olaylar arasında belirli bir gecikme/süreç (terâhî) bildiren "sonra, daha sonra, nihayetinde" anlamlarındaki atıf bağlacı olduğunu belirtir. Kriz (dua) anı ile krizin çözülüp insanın tekrar o eski şımarık haline dönmesi arasındaki o ahlaki uçurumu ve zaman farkını niteleyen geçiş köprüsüdür.

        İzâ (إِذَا)

        İbn Fâris, zaman ve şart edatıdır (dığı zaman / o vakit). Krizin bitip imtihanın ikinci (ve daha tehlikeli) faza/aşamaya geçtiği o kırılma anını işaretler.

        Havvelnâhu (خَوَّلْنَاهُ)

        İbn Fâris, "h-v-l" kökünün sözlükte "birine karşılıksız olarak büyük bir lütuf vermek, gözetmek, yetki tanımak, mülk bağışlamak ve birini bir şeyin yöneticisi/sahibi kılmak" anlamlarına geldiğini tespit eder. Mazi fiil "havvelnâ" (biz lütfettik / karşılıksız verdik) ve "hu" (ona) zamirinin birleşimidir. O krizin ardından insanın kendi gücüyle değil, bizzat Yaratıcının sürpriz, devasa ve mutlak şefkatiyle "nimetlendirilmesini ve kurtarılmasını" nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, tahvîl (h-v-l) kavramının, birine liyakati veya emeği olmadığı halde, sırf bir ihsan (veya imtihan) olarak devasa bir iyiliğin ve sorumluluğun "giydirilmesi/bağışlanması" olduğunu söyler. Kur'an'ın "ona verdik" (a'taynâ) yerine "havvelnâhu" demesinin; o nimetin insanın hakkı olmadığını, bizzat kâinatın sahibinin bir lütfu olduğunu zihinlere kazıyan sarsılmaz bir kelime seçimi olduğunu vurgular.

        Ni'meten (نِعْمَةً)

        İbn Fâris, "n-a-m" kökünün sözlükte "refah, iyilik, bolluk, sıkıntının ve acının (durr) mutlak zıddı olarak güzellik ve ferahlık" anlamlarına geldiğini tespit eder. Nekre formda gelen "ni'meten" (bir nimet / büyük bir ferahlık) isminin; hastalıktan şifaya, yoksulluktan servete, korkudan emniyete doğru gerçekleşen o ontolojik kurtuluşu nitelediğini belirtir.

        Minnâ (مِنَّا)

        İbn Fâris, aidiyet/kaynak bildiren "min" (den/dan) edatı ve "nâ" (biz) zamirinin birleşimidir. "Bizden / Kendi katımızdan" (minnâ) vurgusunun; o lütfun tesadüfen, tabiat yasalarıyla veya sahte şefaatçiler sayesinde değil, "doğrudan doğruya kâinatın tek Yaratıcısının (Bizim) irademizden fışkırdığını" mühürleyen mutlak bir otorite tahsisi olduğunu kaydeder.

        Kâle (قَالَ)

        İbn Fâris, "k-v-l" kökünün sözlükte "bir düşünceyi sese dönüştürmek, söz söylemek, beyan etmek ve ilan etmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. Mazi (geçmiş zaman) fiil formundaki "kâle" (dedi / şöyle söyledi) eyleminin; nimetin ve ferahlığın sarhoşluğuna kapılan insanın, o kriz anındaki çaresiz yakarışını (de'ânâ) saniyesinde unutup, kibrin en çirkin haliyle ürettiği o nankörce "felsefi fermanı" beyan etmesini nitelediğini belirtir.

        İnnemâ (إِنَّمَا)

        İbn Fâris, hasr (sınırlandırma) ve mutlak kesinlik edatıdır ("Ancak ve ancak", "sadece ve sadece"). Failin zihnindeki kibrin, başarıyı bütünüyle kendi nefsine kilitleyip, ilahi inayet (lütuf) ihtimalini kökünden dışlayan o kokuşmuş tekelci mantığını ilan eder.

        Ûtîtuhu (أُوتِيتُهُ)

        İbn Fâris, "e-t-y" kökünden türeyen meçhul (edilgen) mazi fiil "ûtîtu" (bana verildi / bana bahşedildi) ve "hu" (o nimet) zamirinin birleşimidir. "O bana ancak şu sebepten dolayı verildi" (innemâ ûtîtuhu) eyleminin; kibrin ürettiği cümlenin başı olduğunu, nimetin asıl kaynağını (minnâ / Bizden) şeytani bir kurnazlıkla gizleyerek, başarıyı tamamen "seküler/şahsi" bir gerekçeye dayandırma girişimini nitelediğini belirtir.

        Alâ (عَلَىٰ)

        İbn Fâris, "üzerine, dayanarak, -den dolayı" anlamındaki istila ve gerekçe (harf-i cer) edatıdır. O kibrin üzerine basıp yükseldiği o sahte felsefi zemini (temeli) işaretler.

        İlmin (عِلْمٍ)

        İbn Fâris, "a-l-m" kökünün sözlükte "bir şeyin hakikatine ulaşmak, idrak, bilgi ve yetenek" anlamlarına geldiğini tespit eder. "Alâ ilmin" (bir bilgiye dayanarak / bende olan bir ilim/yetenek sayesinde) tamlamasının; insanın o kendisine lütfedilen serveti veya başarıyı Allah'a (veya imtihana) değil, tamamen kendi kıvrak zekâsına, ticari yeteneğine, bilgisine ve "şahsi liyakatine" (ilmine) bağlayarak tevhidi kökünden yıkmasını nitelediğini belirtir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu ifadeyi (innemâ ûtîtuhu alâ ilmin) ontolojik bir kibir manifestosu ve "Karun Mantığı" olarak değerlendirir. Kriz anında Allah'a yalvaran insanın, parayı ve gücü (nimeti) eline geçirdiği an, o servetin asıl Sahibini unutup "Ben bunu kendi aklımla, kendi eğitimimle, kendi bileğimin gücüyle (ilimle) kazandım" demesinin; modern seküler aklın da en temel putu olan "kendini merkeze koyma ve ilahi inayet/kader gerçeğini reddetme" kibri olduğunu ifade eder. Emeği putlaştırmak, nimeti vereni körleştirmektir.

        Dücane Cündioğlu, dildeki bu ilim (a-l-m) nitelemesini varoluşsal bir nankörlük (epistemolojik firavunlaşma) olarak okur. "Bana bende olan bir ilimden dolayı verildi" fermanının; insanın kendi kısıtlı zekâsını (ilmini) Yaratıcının lütfunun önüne geçirmesi olduğunu; oysa o övündüğü aklın da, yeteneğin de bizzat Allah'ın vergisi olduğunu idrak edemeyecek kadar "ahmaklaşan/körleşen" müstekbir bir fıtratın trajedisini resmettiğini belirtir. Krizde çaresiz bir kul, refahta ise otonom bir "tanrı" (kendi aklına tapan) olma illüzyonudur bu.

        Bel (بَلْ)

        İbn Fâris, önceki hükmü kökünden reddedip, asıl gerçeği ve yeni bir yargıyı sarsıcı bir şekilde başlatan idrâb (iptal/aksine) edatıdır. "Hayır! Asla öyle değil, aksine" anlamıyla, o "kendi ilmimle kazandım" yalanını tek bir harfle paramparça edip çöpe atan ilahi bir felsefi tokat olduğunu kaydeder.

        Hiye (هِيَ)

        İbn Fâris, üçüncü tekil dişil şahıs zamiridir (O). Cinsiyet olarak (müennes) o zikredilen "nimet" (ni'meten) kelimesine işaret ederek, o lütfun asıl ontolojik mahiyetini (kimliğini) kilitler.

        Fitnetun (فِتْنَةٌ)

        İbn Fâris, "f-t-n" kökünün sözlükte "altını ateşe atarak içindeki cürufu temizlemek ve saflığını ortaya çıkarmak, şiddetli sınav, imtihan ve baştan çıkarıcı bela" anlamlarına geldiğini tespit eder. "Aksine o bir fitnedir" (bel hiye fitnetun) fermanının; insanın "Benim yeteneğim/ödülüm" sandığı o servetin, başarının veya sağlığın (nimetin); aslında onun içyüzünü, nankörlüğünü veya sadakatini ateşteki altın gibi sınamak için gönderilmiş devasa, tehlikeli ve yakıcı bir "ontolojik laboratuvar/imtihan" (fitne) olduğunu nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, fitne (f-t-n) kavramının dildeki asıl manasının "madenleri ateşe sokup eriterek sahte ile gerçeği ayırmak" olduğunu söyler. Nimetin bir fitne (ateşli sınav) olması; Allah'ın o kulu servetle veya başarıyla "ateşe atarak", içindeki o kibrin, şımarıklığın (cürufun) açığa çıkıp çıkmayacağını test etmesidir. Nimete şükreden saf altın olur, nimeti kendinden bilen (alâ ilmin diyen) ise cüruf olup cehennemi boylar.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu kelimeyi teodise ve imtihan felsefesi olarak okur. Kur'an'ın bu ayetle insan psikolojisindeki en büyük yanılgıyı düzelttiğini; insanın sadece fakirlikle veya hastalıkla (durr ile) sınandığını sandığını, oysa asıl sarsıcı ve kaybetme ihtimali en yüksek olan imtihanın "zenginlik, iktidar ve nimetle yapılan sınav" (fitne) olduğunu ifade eder. Darlıkta Allah'ı hatırlamak kolaydır; asıl fitne (zor sınav), bollukta firavunlaşmamaktır.

        Ve Lâkinne (وَلَٰكِنَّ)

        İbn Fâris, atıf "ve" bağlacı ile istidrak (düzeltme, önceki yanılgıyı giderme) bildiren "lâkinne" (fakat, lakin, ne var ki) edatının birleşimidir. İnsanın o kibri karşısında, sosyolojik gerçeği ve kitlelerin içine düştüğü o devasa yanılgıyı mühürlemek için kurulan sarsılmaz geçiş harfidir.

        Ekserahum (أَكْثَرَهُمْ)

        İbn Fâris, "k-s-r" kökünün sözlükte "azlığın (kıllet) mutlak zıddı, kalabalık, çokluk ve yığın" anlamlarına geldiğini tespit eder. İsm-i tafdil (kıyas/üstünlük) formundaki "eksera" (en çoğu / büyük bir kısmı) ile "hum" (onların) zamirinin birleşimidir. "Fakat onların çoğunluğu" (ve lâkinne ekserahum) tamlamasının; kâinattaki bu muazzam imtihan (fitne) matematiğini idrak edebilen muvahhidlerin daima azınlıkta olduğunu, toplumların (insanlığın) çok büyük bir yığınının bu kibrin ve nankörlüğün o konforlu karanlığına saplandığını nitelediğini belirtir.

        Lâ (لَا)

        İbn Fâris, kendisinden sonraki muzari fiili kökünden reddeden mutlak olumsuzluk edatıdır (değildir / yapmazlar).

        Ya'lemûne (يَعْلَمُونَ)

        İbn Fâris, "a-l-m" kökünün sözlükte "bir şeyin hakikatine, mahiyetine ve özüne ulaşmayı sağlayan kesin idrak, cehaletin mutlak zıddı" anlamlarına geldiğini tespit eder. Muzari çoğul formdaki "ya'lemûne" fiilinin baştaki olumsuzlukla (lâ ya'lemûne / bilmezler / bu gerçeği idrak edemezler) birleşerek; ayetin başındaki "Bana ilmim (ilmin) sayesinde verildi" diyen o kibirli aklın, aslında varoluşsal olarak en sefil, en kör ve en "cahil" (bilgisiz) kitle olduğunu ilan eden o devasa ve ironik Kuranî tokatı nitelediğini belirtir. Kendi sığ ilmine güvenen (alâ ilmin), kâinatın asıl hakikatini (fitneyi ve imtihanı) asla "bilemez" (lâ ya'lemûn).

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın epistemolojisinde bu kapanışı (lâ ya'lemûn) Cahiliye bilgisizliği (cehaleti) olarak inceler. Ayetteki "bilmeme" eyleminin, okuma-yazma bilmemek değil; insanın hayatındaki olayların (krizlerin ve nimetlerin) arkasındaki o derin ilahi tasarımı (Sünnetullah'ı) okuyamama, eşyanın metafizik arka planına karşı tamamen kör (cahil) kalma durumu olduğunu tespit eder. Çoğunluk nimetin yüzeyindeki lezzete (sahip olmaya) aldanır; oysa o nimetin altındaki "sınav/ateş" (fitne) gerçeğini ancak hakiki ilim sahipleri (muvahhidler) bilir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, bu "çoğunluk bilmez" kapanışının, İslam ahlak felsefesindeki şükür ve imtihan bilincini merkeze aldığını; insanın elindeki gücün (nimetin) şımarıklık aracı değil, hesap sorulacak bir emanet (fitne) olduğunu "bilmesinin" (ilim), gerçek imanın ta kendisi olduğunu aktarır. Bilmemek ise kibre ve isyana giden yolun (Karunlaşmanın) felsefi başlangıcıdır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X