وَبَدَا لَهُمْ سَيِّـَٔاتُ مَا كَسَبُوا وَحَاقَ بِهِمْ مَا كَانُوا بِه۪ يَسْتَهْزِؤُ۫نَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Zümer Sûresi, 48. Ayet
Daralt
X
-
''İşledikleri kötülükler önlerine apaçık konacak, alay edip durdukları şeyler onları çepeçevre kuşatacaktır.”
İşledikleri kötülükler önlerine apaçık konacak. Buradaki önlerine konacak sözü, muhtemelen dünyada iken bütün yaptıkları fiiller, hatta sakladıkları ve anlattıkları her şey âhirette ortaya dökülecek mânasına gelir. İkincisi, güzel zannettikleri davranışlar kötü olarak önlerine konulacak anlamına da gelebilir. En doğrusunu Allah bilir. Yahut bununla cezanın kastedilmiş olması da mümkündür, yani yaptıklarının cezası önlerine apaçık konacaktır. Alay edip durdukları şeyler onları çepeçevre kuşatacaktır cümlesi de bunu teyit etmektedir. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Ve Bedâ (وَبَدَا)
İbn Fâris, atıf "ve" bağlacı ile "b-d-v" kökünden türeyen mazi fiilin birleşimidir. B-d-v kökünün sözlükte "bir şeyin saklıyken ortaya çıkması, belirmesi, zuhur etmesi, gizliliğin kalkıp açık seçik görünür hale gelmesi" anlamlarına geldiğini tespit eder. "Ve bedâ" (Ve açığa çıktı / bütün çıplaklığıyla belirdi) eyleminin; önceki ayetteki o "hiç hesap etmedikleri şokun" devamı niteliğinde, zalimlerin yeryüzünde iken ustaca gizlediklerini sandıkları veya sahte felsefelerle üstünü örttükleri o feci gerçekliğin, ahirette aniden, sarsıcı ve örtülemez bir şekilde "fışkırmasını / ifşa olmasını" nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, bedâ/büdüvv (b-d-v) kavramının, örtülü, meçhul veya insanın gafletle unuttuğu bir hakikatin aniden ve şiddetle idrak edilecek şekilde gözler önüne serilmesi olduğunu söyler. Yeryüzünde işlenen suçlar zamanla silinmiş gibi gelse de, Kıyamet sahnesinde o fiillerin ontolojik kayıtları mutlak bir netlikle faillerin karşısına "dikilir" (bedâ).
Lehum (لَهُمْ)
İbn Fâris, aidiyet/yönelim edatı "lâm" (le/için) ile "hum" (onlar) zamirinin birleşimidir. O aniden fışkıran/beliren kahredici gerçekliğin başkası için değil, doğrudan o zalimlerin kendi fıtratına ve idrakine kilitlendiğini (onlar için açığa çıktığını) mühürler.
Seyyiâtu (سَيِّئَاتُ)
İbn Fâris, "s-v-e" kökünün sözlükte "çirkinlik, kötülük, insanın içini sıkan, sevinci bozan şey ve hüsnün/güzelliğin mutlak zıddı" anlamlarına geldiğini tespit eder. Seyyie kelimesinin çoğulu olan "seyyiâtu" (kötülükler / çirkinlikler / yıkıcı sonuçlar) isminin; failin sadece soyut günahlarını değil, o günahların ruhunda ve evrensel terazide yarattığı o devasa, iğrenç ve "varoluşsal tahribatları" nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, seyyie kavramının insanın nefsine, bedenine veya statüsüne zarar veren, fıtratı bozan her türlü eylem olduğunu söyler. "Kötülüklerin açığa çıkması" (bedâ lehum seyyiâtu), insanın dünyada işlerken zevk aldığı veya ideolojik bir kılıfa soktuğu amellerin, ahiretteki o mutlak ışık altında ne kadar iğrenç, zehirli ve çirkin (sû') olduğunun bütün yalınlığıyla faile gösterilmesidir.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kelimeyi (seyyiât) ontolojik bir somutlaşma ve eskatolojik yüzleşme olarak değerlendirir. Ahirette "kötülüklerin belirmesinin" sadece bir defterin okunması olmadığını; insanın yeryüzünde işlediği şirkin, kibrin ve zulmün (seyyiâtın) ahirette adeta cisimleşerek, failin karşısına korkunç, iğrenç ve somut birer "azap kütlesi/karanlık" olarak dikileceğini ifade eder. Kötülük (seyyie), failini boğacak olan ontolojik bir canavara dönüşür.
Mâ (مَا)
İbn Fâris, akılsız nesneleri, eşyaları veya eylemleri niteleyen "o şey ki / o şeyler ki" anlamındaki ism-i mevsûl (ilgi zamiri) edatıdır. Karşılarına çıkan o çirkinliklerin (seyyiâtın) rastgele değil, bizzat failin kendi hayatındaki spesifik eylem dökümüne işaret eden mutlak nesne bağlacıdır.
Kesebû (كَسَبُوا)
İbn Fâris, "k-s-b" kökünün sözlükte "kazanmak, çalışıp elde etmek, kâr sağlamak, bir iş için çaba harcamak ve aramak" anlamlarına geldiğini tespit eder. Mazi (geçmiş zaman) çoğul formundaki "kesebû" (kazandılar / kendi çabalarıyla ürettiler) fiilinin; failin o karşılaştığı iğrenç faturanın (seyyiâtın) dışarıdan gelen haksız veya tesadüfi bir ceza olmadığını, bizzat kendi iradesiyle, kibriyle ve ısrarıyla ilmek ilmek işleyip "kazandığı" o kendi hasadının ta kendisi olduğunu nitelediğini belirtir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu fiili (kesebû) ontolojik bir hür irade (kesb) ve adalet felsefesi olarak okur. "Kendi elleriyle kazandıkları kötülükler karşılarına çıktı" (bedâ lehum seyyiâtu mâ kesebû) fermanının; insanın yeryüzünde rüzgârın önünde sürüklenen sorumsuz bir yaprak (cebriye) olmadığını; evrendeki her türlü şirkin ve yalanlamanın bizzat insanın kendi aklıyla "üretildiğini/kazanıldığını" (kesb) mühürlediğini; dolayısıyla ahiretteki yıkımın, Allah'ın intikamından ziyade insanın "kendi kazancıyla (kesbiyle) yüzleşmesi" olduğunu ifade eder. İnsan, kendi ördüğü karanlığın içine hapsolur.
Ve Hâka (وَحَاقَ)
İbn Fâris, atıf "ve" bağlacı ile "h-v-k" (veya h-y-k) kökünden türeyen mazi fiilin birleşimidir. H-v-k kökünün sözlükte "bir şeyi her taraftan çepeçevre sarmak, kuşatmak, içine almak, kaçış yolu bırakmamak ve bir fiilin kötü sonucunun bizzat failin kendisine dönüp onu hapsetmesi" anlamlarına geldiğini tespit eder. "Ve hâka" (Ve çepeçevre kuşattı / sarıp sarmaladı) eyleminin; o zalimlerin ürettiği günahın veya alayın bir bumerang gibi geri dönerek, onları her yönden (önden, arkadan, sağdan, soldan) amansız bir esaret çemberine almasını nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "hâka" fiilinin, sıradan bir çevreleme değil, tamamen "kötü bir fiilin, o fiili işleyenin başına dolanması ve onu yutması" olduğunu söyler. Yeryüzünde hakikati çember daraltarak boğmaya çalışan müşrik aklın, ahirette bizzat kendi işlediği kötülüğün çemberi içinde "kuşatılıp boğulması" (hâka) sarsılmaz bir ilahi adalet/kısas simetrisidir.
Bihim (بِهِمْ)
İbn Fâris, kuşatma/vasıta bildiren "bi" edatı ve "him" (onları) zamiridir. O amansız ontolojik kuşatmanın (hâka) tesadüfi bir kitleyi değil, doğrudan doğruya o alaycı zalimlerin bizzat "şahıslarını/bedenlerini" hedefe kilitlediğini işaret eder.
Mâ (مَا)
İbn Fâris, ism-i mevsûl (o şey ki / o gerçekler ki) edatıdır. Onları çepeçevre kuşatan o yıkıcı azabın veya çemberin ana malzemesini (nesnesini) belirleyen bağlaçtır.
Kânû (كَانُوا)
İbn Fâris, "k-v-n" (olmak, var olmak) kökünden türeyen mazi çoğul fiildir (idiler). Sonrasındaki muzari fiille (hikâye zamanı kurgusuyla) birleşerek, eylemin anlık veya tesadüfi bir gaflet olmadığını, o zalimlerin dünya hayatındaki tüm varoluşları boyunca bir yaşam tarzı haline getirdikleri o "sürekli, istikrarlı ve kronik kibri" işaretler.
Bihî (بِهِ)
İbn Fâris, hedef/vasıta bildiren "bi" edatı ve "hî" (ona / onunla) zamiridir. O aşağılık ve kibirli eylemin (alayın) doğrudan kâinatın Yaratıcısından gelen o mutlak gerçeğe (Kur'an'a, vahye, ahirete, elçiye) kilitlendiğini ve ona yöneltildiğini mühürler.
Yestehziûne (يَسْتَهْزِئُونَ)
İbn Fâris, "h-z-e" kökünün sözlükte "alay etmek, birini veya bir şeyi hafife almak, küçük görmek, gülünç duruma düşürmek ve dalga geçmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. İstif'al babındaki muzari çoğul form olan "yestehziûne" (sürekli alay ediyorlardı / dalga geçiyorlardı) eyleminin; o müşrik kitlelerin, peygamberin getirdiği sarsıcı hakikatleri (tevhid ve ahiret gerçeğini) çürütecek rasyonel bir delilleri (argümanları) olmadığı için; o gerçeği itibarsızlaştırmak, kitlelerin gözünden düşürmek ve kendi sahte konforlarını korumak amacıyla ürettikleri o sistematik, tahkir edici ve sinsi "psikolojik alay/küçümseme" savunmasını nitelediğini belirtir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sisteminde "istihza" (alay etme) fiilini Cahiliye felsefesinin en temel ve en korkak psikolojik bariyeri olarak inceler. Yeryüzü elitlerinin, evrensel ve mutlak bir hakikat (vahy) karşısında içine düştükleri o devasa ontolojik krizi ve acziyeti örtbas etmenin tek yolunun o hakikati "bir şakaya, bir eğlenceye (istihzaya)" indirgemek olduğunu; kibrin aklını yitirdiği o noktada ciddiyeti parçalayarak, gülerek/alay ederek (yestehziûn) kendi çöküşünü savuşturmaya çalıştığını tespit eder. İstihza, argümansız (cahil) kibrin en ucuz silahıdır.
Dücane Cündioğlu, bu kelimeyi ve ayetin genel kurgusunu felsefi bir ironi/trajedi diyalektiği olarak değerlendirir. "Alay etmekte oldukları şeyler onları çepeçevre kuşattı" (hâka bihim mâ kânû bihî yestehziûn) fermanının; evrenin o kusursuz ve soğuk adaletindeki (Sünnetullah'taki) o muazzam estetiği resmettiğini; dünyadayken hakikati ciddiye almayıp, cehennemi, ölümü ve Allah'ı "alay konusu" (bir şaka) yapan müstekbir aklın; ahiret sahnesinde o en çok güldükleri, fütursuzca eğlendikleri o koca "şakanın", aniden alevden bir kafes gibi "bizzat onların kendi boğazlarına dolanmasını/kuşatmasını" (hâka) ifade ettiğini belirtir. Gerçek (hakikat), onunla dalga geçenlerin varoluşunu ebedi bir trajediyle yutarak kendi nihai ve mutlak intikamını alır.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın edebi tasvir sisteminde (tasvîr-i fennî) bu kavram dizilimini "kaderin sarsılmaz simetrisi" olarak okur. Yeryüzünde hakikati küçümseyerek "küçülten" (alay eden) insanın eylemine karşılık; o hakikatin Kıyamet günü devasa bir forma bürünerek (büyüyerek) o alaycı bedeni "çepeçevre kuşatıp hapsetmesi" (hâka bihim) eyleminin; suç ile ceza arasındaki o kusursuz ontolojik dengeyi kurduğunu vurgular. İnsan neyi küçümsediyse, ahirette onun tarafından kuşatılmaya ve yutulmaya mahkûmdur.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla