وَاِذَا ذُكِرَ اللّٰهُ وَحْدَهُ اشْمَاَزَّتْ قُلُوبُ الَّذ۪ينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِالْاٰخِرَةِۚ وَاِذَا ذُكِرَ الَّذ۪ينَ مِنْ دُونِه۪ٓ اِذَا هُمْ يَسْتَبْشِرُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Zümer Sûresi, 45. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: zümer suresi, zümer suresi 45. ayet, zümer 45, şirk sevinci, tevhid sıkıntısı, allah, kalp
-
“Ne zaman tek başına Allah'ın ismi zikredilse âhirete inanmayanların kalplerindeki nefret yüzlerine vurur; ama Allah'ın dışındakiler (putlar) anıldığında hemen sevinçten yüzlerinin parladığını görürsün.”
Bazı müfessirler şöyle dedi: Hz. Peygamber (s.a.) Kurandaki Allah’ın birliğine dair âyetleri okuduğunda, âhirete inanmayanların kalplerindeki nefret yüzlerine vururdu, yani nefretleri yüzlerinden okunurdu. Tıpkı İsrâiloğulları hakkında beyan edildiği gibi: “Sen Rabb’inin Kur’ân’daki ismini tek başına andığında canları sıkılmış olarak arkalarını dönüp giderler”. Hz. Peygamber (s.a.) onlara Allah’tan başka taptıkları tanrılardan söz ettiğinde, meselâ Necm sûresinde geçen “Gördünüz değil mi (aciz durumdaki) Lât’ı, Uzzayı ve üçüncüsü olan diğerini, Menât’ı?” meâlindeki âyetleri okuduğunda, şeytan onun diline “Bu üçü ulu kuğulardır ve şüphesiz şefaatleri umulan varlıklardır” sözünü atmıştı. Bunu duyduklarında kâfirler, bu putların şefaatçi olacakları inancıyla sevinmişlerdi. Mukâtil ve diğer müfessirler bu görüştedirler. Ancak mesele böyle değildir. Bundan başka yapılan yorum daha doğru ve daha uygun gibidir, o da şudur: Ne zaman tek başına Allah’ın ismi zikredilse; yani Resûlullah (s.a.) Allah’ın birliğini ve ulûhiyetini belirttiğinde yahut muvahhid müminler bunu söyleyerek müşriklerin taptıkları putlarda ulûhiyetin bulunmadığını söylediklerinde âhirete inanmayanların kalplerindeki nefret yüzlerine vururdu, yani nefretleri ve inkârları kabarırdı. Tıpkı şu İlâhî beyanda belirtildiği gibi: “Tanrıları tek tanrıya mı indiriyor? Bu gerçekten şaşılacak bir şey!” Ama Allah’ın dışındakiler (putlar) anıldığında. Yani Allah’tan başkasına tapan kâfirler ibadetleri esnasında ve putlarıyla başbaşa kaldıklarında söylediklerini belirtince sevinirler, sevinçten yüzlerinin parladığını görürsün. En doğrusunu Allah bilir.
Tiksinmek anlamına gelen “اِشْمَأَزَّ” kelimesine bazıları kızmak ve nefret etmek mânasını verdi. İbn Kuteybe ve Ebû Avsece, inkâr etmek ve korkutulmak anlamını verdi. Nitekim konuşma sırasında aynı kelime kullanılarak, neden seni böyle korkutulmuş görüyorum, denilir. Bir mekân ismi ile birlikte kullanıldığında uzak olmak mânasına gelir, bazıları da büyüklendi ve küfretti mânasını verdi. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Ve İzâ (وَإِذَا)
İbn Fâris, atıf bağlacı "ve" ile zaman ve şart bildiren "izâ" (dığı zaman / vakit / ne zaman ki) edatının birleşimi olduğunu belirtir. Ayetin, geçmişteki tekil bir olayı değil, müşrik fıtratın her karşılaştığında vereceği o şaşmaz, kronik ve psikolojik reaksiyonun zamanını işaretlediğini kaydeder.
Zukira (ذُكِرَ)
İbn Fâris, "z-k-r" kökünün sözlükte "anmak, hatırda tutmak, bir şeyi zihne yerleştirmek ve dillendirmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. Meçhul (edilgen) mazi fiil formundaki "zukira" (anıldı / anıldığı zaman) eyleminin; anma işini kimin yaptığından bağımsız olarak, tevhidi hakikatin o kamusal alanda (veya müşriklerin zihninde) sese dönüşüp "gündem edilmesini" nitelediğini belirtir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın iletişim felsefesinde bu meçhul fiili ontolojik bir yüzleşme olarak inceler. Cahiliye toplumunda putların sürekli övülmesine karşılık, kâinatın mutlak sahibinin adının (zikrinin) o pagan zihniyetinin ortasına adeta bir bomba gibi düşmesini ve felsefi statükoyu sarsmasını ifade eder.
Allâhu (اللَّهُ)
İbn Fâris, varlığı zorunlu olan, mutlak otorite ve kâinatın tek yaratıcısının has ismidir. O anılma (zikredilme) eyleminin doğrudan nesnesi/öznesi olarak, müşrik aklının duymaya tahammül edemediği o sarsılmaz ve tekil Otoriteyi mühürler.
Arthur Jeffery, kelimenin monoteistik Ortadoğu dillerindeki etimolojik serüvenini inceler. Arapçadaki "Allah" isminin, Süryanice/Aramice "Alaha" kelimesiyle olan o devasa tarihsel akrabalığını vurgulayarak; Kur'an'ın bu ismi "yalnızca" (vahdehu) vurgusuyla kullandığında, Mekke'nin yöresel ve çoklu pagan panteonuna (putlar galerisine) karşı evrensel ve mutlak bir İbrahimi tektanrıcılık (monoteizm) kılıcı çektiğini tartışır.
Vahdehu (وَحْدَهُ)
İbn Fâris, "v-h-d" kökünün sözlükte "tek olmak, yalnızlık, eşsizlik, bölünemezlik ve ortaklığın/şirkin mutlak zıddı" anlamlarına geldiğini tespit eder. Masdar/hâl formundaki "vahdehu" (tek başına / yalnızca / şeriksiz olarak) kelimesinin; müşriklerin "Allah" ismine değil, O'nun yanındaki putların (astların) aradan çıkarılıp otoritenin bütünüyle "Teke" (Vâhid'e) indirgenmesine gösterdikleri o ontolojik tahammülsüzlüğü nitelediğini belirtir.
Dücane Cündioğlu, dildeki bu teklik (v-h-d) mefhumunu varoluşsal bir kriz ve tevhidi manifesto olarak değerlendirir. Müşriklerin Allah'ı zaten kâinatın yaratıcısı olarak kabul ettiklerini; asıl sorunun Allah'ın varlığı değil, O'nun "Tek başına" (vahdehu) anılması olduğunu; kibrin ve tağutluğun ancak otorite paylaşıldığında (şirkle) ayakta kalabileceğini, Allah'ın mutlak ve şeriksiz tekliğinin (vahdaniyetin) tiranların tüm sömürü alanlarını sıfırladığı için onlarda devasa bir alerji ve nefret oluşturduğunu ifade eder.
İşmeezzet (اشْمَأَزَّتْ)
İbn Fâris, "ş-m-e-z" (dörtlü/ruba'i) kökünün sözlükte "şiddetle tiksinmek, büzüşmek, daralmak, nefretle ürpermek ve yüz çevirmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. İf'ıllâl babındaki mazi dişil fiil olan "işmeezzet" (tiksindi / daralıp büzüştü) eyleminin; sıradan bir fikri anlaşmazlığı değil, muhatabın (müşrikin) tüm biyolojik, psikolojik ve ontolojik hücreleriyle hakikate karşı verdiği o feci, hastalıklı ve istemsiz "fiziksel nefreti/kasılmayı" nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, işmi'zâz kavramının, insanın doğasına (veya kibrine) son derece aykırı ve iğrenç gelen bir şey karşısında kalbin "sıkışıp daralması ve büzüşmesi" olduğunu söyler. Tevhid (Vahdehu) fikrinin, putperest bir kalpte sanki iğrenç bir nesne görmüşçesine şiddetli bir tiksinti ve kasılma (işmeezzet) yaratması, o fıtratın ne kadar derin bir şekilde çürüdüğünün kanıtıdır.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın edebi tasvir (tasvîr-i fennî) ve belagat sisteminde bu dört harfli nadir fiili sarsıcı bir psiko-somatik dışavurum olarak inceler. Dörtlü köklerin (ruba'i) Arapçada genellikle eylemin şiddetini ve içsel sarsıntısını gösterdiğini; "işmeezzet" fiilinin bizzat telaffuzundaki o sert, daralan ve boğucu ses tınısının (fonetiğin), müşrikin Tevhidi duyduğunda ruhunda yaşadığı o boğulma ve tiksinme krizini edebi olarak muazzam bir şekilde resmettiğini belirtir.
Kulûbu (قُلُوبُ)
İbn Fâris, "k-l-b" kökünün sözlükte "bir şeyi tersyüz etmek, çevirmek, döndürmek ve değişmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. Kalp kelimesinin çoğulu olan "kulûbu" (kalpleri) isminin; o daralma ve büzüşme (işmi'zâz) eyleminin yüzeysel bir tepki değil, insanın inanç, irade ve idrak merkezi olan o en hayati (fıtri) merkezinde tahakkuk ettiğini nitelediğini belirtir.
Ellezîne (الَّذِينَ)
İbn Fâris, eril çoğul varlıkları niteleyen ve o kalpleri daralan/tiksinen güruhun varoluşsal statüsünü sabitleyen ism-i mevsûl (o kimseler ki) edatıdır.
Lâ (لَا)
İbn Fâris, kendisinden sonraki eylemi kökünden reddeden, mutlak olumsuzluk edatı (değillerdir, yapmazlar) olduğunu kaydeder.
Yu'minûne (يُؤْمِنُونَ)
İbn Fâris, "e-m-n" kökünün sözlükte "korkunun zıddı olarak güvenmek, emin olmak, sükûnet bulmak ve tasdik etmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. Muzari çoğul formdaki "yu'minûne" eyleminin baştaki olumsuzlukla (lâ yu'minûne / iman etmezler / güvenip onaylamazlar) birleşerek; failin o tiksintisinin ve daralmasının (işmi'zâz) asıl temelini, yani onların kâinatın Yaratıcısından ve O'nun vadettiği evrensel adaletten kopmuş olan o "güvensizlik ve güvencesizlik" durumunu nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, iman (e-m-n) kavramının sadece zihinsel bir kabul değil, hakikate kalbini açıp mutlak bir emniyet (güven) hissetmek olduğunu söyler. "İman etmeyenler" vasfı; kalbi daralan o müşriklerin, gerçeğin (sıdkın) o kusursuz emniyetine girmeyi kasten reddederek, kendilerini şirkin kaosuna ve korkusuna (ve dolayısıyla tevhidi duyunca tiksinmeye) mahkûm edenler olduğunu mühürler.
Bil Âhırati (بِالْآخِرَةِ)
İbn Fâris, vasıta/yönelim bildiren "bi" edatı ile "e-h-r" kökünün birleşimidir. E-h-r kökünün sözlükte "ilk olanın (evvelin/dünyanın) mutlak zıddı, son, başka ve geride kalan" anlamlarına geldiğini tespit eder. "Bil Âhırati" (Ahirete / Son varoluş yurduna) isminin; o imansızlığın kilitlendiği ana ekseni, yani dünyevi zulmün, mülkün ve kibrin mutlak surette hesabının sorulacağı o nihai eskatolojik boyutun reddedilişini nitelediğini belirtir.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kavramı (Ahiret) ontolojik bir ahlak ve sorumluluk felsefesi olarak değerlendirir. "Ahirete iman etmeyenlerin kalpleri daralır" (işmeezzet kulûbullezîne lâ yu'minûne bil âhırah) kurgusunun; psikolojik nefret ile eskatolojik inançsızlık arasındaki o sarsılmaz nedensellik bağını kurduğunu; ahirete (hesaba çekilmeye) inanmayan bir aklın dünyada her türlü zulmü işlemekte kendini özgür (otonom) hissettiğini, bu yüzden onu hizaya çekecek ve sadece mutlak adaleti (Tevhidi) dayatan "Tek bir Allah" (Allâhu vahdehu) fikrinin onların fıtratını boğduğunu ve tiksindirdiğini ifade eder.
Ve İzâ (وَإِذَا)
İbn Fâris, atıf "ve" bağlacı ile zaman/şart edatı "izâ" (dığı zaman / o vakit) birleşimidir. İnsan aklının ve fıtratının nasıl ikiye yarıldığını, tevhidi duyunca daralan kalplerin, şirki (putları) duyunca içine girdiği o ikinci ve trajik ruhsal faza geçişi işaret eden zıtlık köprüsüdür.
Zukira (ذُكِرَ)
İbn Fâris, "z-k-r" (anmak, dile getirmek, dillendirmek) kökünden meçhul (edilgen) mazi fiilin tekrarıdır. Bu kez anılan/gündem edilen felsefenin tamamen el değiştirdiğini bildirir.
Ellezîne (الَّذِينَ)
İbn Fâris, eril çoğul varlıkları (cansız nesneleri de kapsayacak şekilde) niteleyen ism-i mevsûl (o kimseler/şeyler ki) edatıdır.
Min Dûnihî (مِنْ دُونِهِ)
İbn Fâris, "d-v-n" kökünün sözlükte "bir şeyin aşağısı, berisinde, gayrısı, dışında ve seviye/kudret olarak mutlak yetersiz olan" anlamlarına geldiğini tespit eder. Ayrılma edatı "min" ve "hî" (O'nun) zamiriyle birleşen "min dûnihî" (O'nun astındakiler / O'nun dışındakiler) tamlamasının; Allah'ın yüce makamının (Vahdehu) altında yer alan, hiçbir kudreti olmayan o aciz putları, sahte aracıları, tiranları ve hevaları nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "dûn" kavramının, kudret ve mahiyet olarak Allah'ın seviyesine ulaşması imkânsız olan uydurma otoriteleri ifade ettiğini söyler. Müşrik aklın, aşkın olan Yaratıcıdan tiksinirken, kendi ürettiği bu fani/düşük (dûn) nesnelerin anılmasıyla huzur bulması, kibrin ve cehaletin en sefil tezahürüdür.
İzâ Hum (إِذَا هُمْ)
İbn Fâris, sürpriz ve anilik bildiren "izâ-i fücaiyye" (bir de bakarsın ki / aniden / o anda) edatı ile üçüncü çoğul şahıs "hum" (onlar) zamirinin birleşimidir. O tiksinip daralan kalplerin, kendi putları (astlar) anıldığı anda yaşadıkları o şok edici, ani ve yapay ruhsal değişimini/parlamasını niteleyen sarsıcı bir gramatikal geçiştir.
Yestebşirûne (يَسْتَبْشِرُونَ)
İbn Fâris, "b-ş-r" kökünün sözlükte "insan derisi, ten, bir şeyin dış yüzeyi, sevinçten yüzün aydınlanması ve müjdelenmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. İstif'al babındaki muzari çoğul fiil olan "yestebşirûne" (yüzleri güler / müjdelenmiş gibi derileri parlar / sevinç duyarlar) eyleminin; ayetin başındaki o "büzüşüp daralma/tiksinme" (işmeezzet) reaksiyonunun tam anatomik ve psikolojik zıddı olarak; kendi menfaatlerine uyan o sahte tanrıların (putların) adını duyduklarında müşriklerin hücrelerine (derilerine) kadar yansıyan o sahte, taşkın ve şımarık "fizyolojik sevinci" nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, istibşâr (b-ş-r) kavramının, kalpte duyulan ani ve büyük bir sevincin, gizlenemeyecek kadar taşkın bir şekilde insanın yüzüne, tenine (beşere) vurarak onu aydınlatması olduğunu söyler. Tevhidi duyunca kalbi daralan tiranlar, kendi sömürü düzenlerini onaylayan o dilsiz putların (dûn) övüldüğünü duyduklarında adeta müjdelenmiş gibi (yestebşirûn) keyiflenip ferahlarlar.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu fiili (yestebşirûn) müşrik psikolojisinin felsefi ifşası ve varoluşsal çöküşü olarak okur. Kur'an'ın bu ayetle insan kibrinin anatomisini çıkardığını; hakikatin, insanın sahte konfor alanını bozduğu için "işmi'zâz" (tiksinme/daralma) yarattığını; yalanın ve şirkin ise insanın dünyevi çıkarlarına ve kibrine hizmet ettiği için onda "istibşâr" (şerefsizce bir sevinç/parlama) ürettiğini; dolayısıyla hakikat ile bağını koparan (ahirete inanmayan) bir aklın sevinçlerinin de nefretlerinin de (biyolojik tepkilerinin de) evrenin terazisinde tamamen "tersyüz olmuş, hastalıklı ve batıl" birer fiyaskodan ibaret olduğunu ifade eder. Akıl kirlenince, hakikat boğar, yalan ise güldürür.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla