قُلْ لِلّٰهِ الشَّفَاعَةُ جَم۪يعاًۜ لَهُ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ ثُمَّ اِلَيْهِ تُرْجَعُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Zümer Sûresi, 44. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: zümer suresi 44. ayet, ilahi mülk, zümer suresi, şefaat, acizlik, zümer 44, allah, sema, arz, mülk
-
“De ki: ‘Şefaat etme yetkisi bütünüyle Allah’a aittir; göklerin ve yerin hükümranlığı O’nun elindedir; sonunda kaçınılmaz olarak dönüp O’na varacaksınız’”
De ki; Şefaat etme yetkisi bütünüyle Allah’a aittir. Daha önce de söylediğimiz gibi; Cenâb-ı Hakk’ın şefaat etmeye izin verdiği ve şefaat edilmesine razı olduğu kişiler müstesna, Allah’tan başka hiç kimse şefaat yetkisine sahip değildir. O’ndan başka birinin şefaat yetkisi bulunması yahut kendine şefaat edebilmesi söz konusu değildir. Başarıya ulaştıran sadece Allah’tır. Sonunda kaçınılmaz olarak dönüp O’na varacaksınız. Tekrar dirildiğinizde Allah’a yahut Allahın sizin için hazırladığı akıbetlere varacaksınız. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Kul (قُلْ)
İbn Fâris, "k-v-l" kökünün sözlükte "bir düşünceyi sese dönüştürmek, söz söylemek, beyan etmek ve ilan etmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. Emir kipi formundaki "kul" (de ki) eyleminin; önceki ayette çürütülen o sahte şefaat felsefesine karşı, kâinatın Yaratıcısı tarafından elçinin ağzına verilen o mutlak, nihai ve sarsılmaz "tevhidi manifestoyu" başlatan felsefi bir balyoz olduğunu nitelediğini belirtir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu emir kipini (De ki!) ontolojik bir restleşme ve teolojik sınır çizme olarak okur. Peygamberin, müşriklerin inatla savunduğu o kokuşmuş putperest (aracı/şefaatçi) sisteme karşı artık tartışmayı bırakıp, kâinatın sahibinden aldığı özgüvenle en temel gerçeği (şefaatin tümüyle Allah'a ait olduğunu) muhatapların yüzüne sarsılmaz bir "hüküm" olarak çarpmasını ifade eder.
Lillâhi (لِلَّهِ)
İbn Fâris, mülkiyet, aidiyet ve tahsis bildiren "lâm" (li) edatı ile kâinatın yegâne yaratıcısının ve otoritesinin "Allah" isminin birleşimidir. "Allah'ındır / Sadece Allah'a aittir" (lillâhi) fermanının cümlenin başına (müpteda olarak) alınmasının; o bahsedilecek olan yetkinin (şefaatin) yeryüzündeki hiçbir tiranla, melekle veya putla (dûn) zerre kadar paylaşılamayacağını ilan eden mutlak bir hasr (sınırlandırma) mühürü olduğunu kaydeder.
eş-Şefâatu (الشَّفَاعَةُ)
İbn Fâris, "ş-f-a" kökünün sözlükte "tek olan bir şeyi, yanına bir benzerini ekleyerek çift yapmak, birine arka çıkmak, yardım etmek, birinin eksiğini tamamlamak ve onun adına aracı olmak" anlamlarına geldiğini tespit eder. Belirlilik takısıyla gelen "eş-Şefâatu" (o şefaatin / aracılığın ve kayırmanın bütünü) isminin; müşriklerin ilahi cezadan kurtulmak için kurguladıkları o tüm diplomatik, mitolojik ve torpil dayanaklarını nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, şefaat (ş-f-a) kavramının dilde, zayıf düşen birine (vitr) katılıp onu güçlendirerek "çifte" (şef') tamamlamak olduğunu söyler. Ayette "Şefaat tümüyle Allah'ındır" denilmesinin muazzam bir teolojik paradoksu yıktığını; zira müşriklerin "Allah'a karşı Allah'tan torpil (şefaat) istediklerini", ancak Kur'an'ın bu yetkiyi bütünüyle Allah'a kilitleyerek, kâinatta O'nun izni, rızası ve adaleti haricinde işleyecek bağımsız hiçbir "kurtarma/kayırma" mekanizması olmadığını mühürlediğini vurgular.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sisteminde şefaat kavramını Cahiliye felsefesi üzerinden inceler. Arap aklındaki "kabile reisine veya güçlü bir aracıya sığınarak adaletten (kısastan) kaçma" (himaye) psikolojisinin, putperest teolojiye (şirke) aynen uyarlandığını; Kur'an'ın "Şefaat sadece Allah'ındır" diyerek bu sosyolojik ve teolojik çürümüşlüğü kökünden yıktığını; ahiretteki kurtuluşun putların kaprisleriyle değil, sadece kâinatın sahibinin mutlak, şeffaf ve tekil merhametiyle (veya adaletiyle) gerçekleşebileceğini tespit eder.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin "çift yapmak, aracı olmak" anlamındaki ş-f-a kökünden türediğini; İslam akaidinde (teolojisinde) şefaatin Allah'ın iznine ve inayetine bağlanmasının, İslam'ı diğer pagan dinlerdeki "tanrıyı kandıran/ikna eden aracı rahipler/putlar" inancından bütünüyle kopardığını; şefaatin (lütfun) asıl sahibinin ve tek failinin bizzat Allah olduğunu aktarır.
Cemî'an (جَمِيعًا)
İbn Fâris, "c-m-a" kökünün sözlükte "dağınık olan şeyleri bir araya getirmek, toplamak, bütünlük, ayrılığın ve parçalanmışlığın mutlak zıddı" anlamlarına geldiğini tespit eder. Hâl/Durum zarfı formundaki "cemî'an" (tamamı / istisnasız bütünü / hepsi) kelimesinin; şefaat yetkisinin yüzde doksan dokuzunun değil, kâinattaki ihtimal dâhilinde olan tüm kurtarma, lütuf ve aracılık yetkilerinin "zerresi dahi dışarıda bırakılmaksızın" mutlak bir tekelde (Allah'ta) toplandığını nitelediğini belirtir.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kelimeyi (cemî'an) ontolojik bir tevhid manifestosu olarak değerlendirir. "Şefaatin tamamı/bütünü Allah'ındır" (lillâhiş-şefâatu cemî'an) fermanının; müşrik aklın "Tamam Allah en büyüktür ama şu putlar da biraz şefaat eder" şeklindeki o sinsi paylaştırma (şirk) mantığını kökünden ezen bir balyoz olduğunu; ilahi otoritenin, kendi iktidar alanında zerre kadar bir otonomiye, ortağa veya hisseye (şurekâya) tahammül etmediğini gösteren en sarsılmaz varoluşsal "bütünlük" (cem') beyanı olduğunu ifade eder.
Lehu (لَهُ)
İbn Fâris, aidiyet/tahsis bildiren "lâm" (le/için) edatı ve "hu" (O'nun) zamiridir. "Sadece O'nundur / Yalnızca O'na aittir" anlamıyla cümlenin başına alınarak (takdim), arkasından gelecek olan o devasa mülkiyetin (kâinatın) yegâne sahibini başka hiçbir ihtimale yer bırakmaksızın kilitler.
Mulku (مُلْكُ)
İbn Fâris, "m-l-k" kökünün sözlükte "bir şeye tam olarak sahip olmak, gücü yetmek, elinde bulundurmak, üzerinde mutlak tasarruf ve hüküm hakkı olmak, otorite" anlamlarına geldiğini tespit eder. "Mulku" (mülkü / mutlak egemenliği) isminin; şefaatin neden bütünüyle Allah'a ait olduğunun felsefi ve ontolojik gerekçesini sunduğunu; varlığın üzerinde yegâne söz ve tasarruf hakkının (mülkiyetin), o varlığı yoktan var eden iradeye ait olduğunu nitelediğini belirtir.
Dücane Cündioğlu, dildeki bu mülk (m-l-k) mefhumunu varoluşsal bir egemenlik (hükümranlık) olarak okur. Ayetteki "Şefaat tümüyle Allah'ındır" hükmünün hemen ardından "Göklerin ve yerin mülkü O'nundur" (lehu mulkus semâvâti vel ard) gerekçesinin gelmesinin muazzam bir rasyonalite kurgusu olduğunu; kâinatın zerresine dahi sahip olmayan (mülkü bulunmayan) aciz putların, o kâinatın efendisine "şefaat/aracılık" dayatmasının mantıksal bir absürtlük olduğunu; mutlak egemenliğin (mülkün) zorunlu sonucunun, yasadaki (şefaatteki) mutlak tekel olduğunu ifade eder.
es-Semâvâti (السَّمَاوَاتِ)
İbn Fâris, "s-m-v" kökünün sözlükte "yüksek olmak, yücelmek, bir şeyin üstünde yer almak ve tepe noktası" anlamlarına geldiğini tespit eder. Semâ kelimesinin çoğulu olan "es-Semâvât" (gökler / yüksek ufuklar) isminin; insan idrakini, tasavvurunu ve fiziksel sınırlarını aşan o uçsuz bucaksız, devasa dikey (kozmik) uzamı nitelediğini belirtir.
Ve'l-Arda (وَالْأَرْضِ)
İbn Fâris, atıf "ve" bağlacı ile "e-r-d" kökünden türeyen "el-Ard" (yeryüzü / zemin / toprak) isminin birleşimidir. Göklerle (semâvât) birleşerek, evrendeki hem aşkın (fizikötesi) hem de maddi (fani) bütün varoluş sahasını, o uçsuz bucaksız mülkiyeti tek bir fermanın içine hapsettiğini kaydeder.
Summe (ثُمَّ)
İbn Fâris, zaman içinde bir genişlik, ardışıklık ve olaylar arasında belirli bir gecikme/süreç (terâhî) bildiren "sonra, nihayetinde, daha sonra" anlamlarındaki atıf bağlacı olduğunu belirtir. Yeryüzündeki o mülkiyetin, imtihanın ve tartışmaların sona erip, fani hayat (ölüm) ile ahiretteki o sarsılmaz diriliş/hesaplaşma arasındaki o devasa ontolojik aralığı ve geçişi niteleyen eskatolojik (zaman) köprüsüdür.
İleyhi (إِلَيْهِ)
İbn Fâris, yönelim, varış noktası ve sınır bildiren "ilâ" (-e doğru, -e kadar) edatı ile "hi" (O'na) zamirinin birleşimidir. Cümlenin başına alınarak (ileyhi turce'ûn / sadece O'na döndürüleceksiniz) o mutlak ve kaçınılmaz ontolojik çarpma noktasının yönünü, şaşmaz bir şekilde tek bir Makam'a (Allah'a) tahsis eder.
Turce'ûne (تُرْجَعُونَ)
İbn Fâris, "r-c-a" kökünün sözlükte "geri dönmek, başlangıç noktasına rücu etmek, geldiği yere geri çevrilmek ve yönelmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. Meçhul (edilgen) muzari çoğul formdaki "turce'ûne" (döndürüleceksiniz / rücu ettirileceksiniz) eyleminin; failin kendi hür iradesiyle veya keyfiyle değil, kâinatın Yaratıcısının çekim yasasına mecburi, karşı konulmaz ve mutlak bir boyun eğişle "geldiği o ilk kaynağa geri iade edilmesini" nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, rücu (r-c-a) kavramının, ayrıldığı noktaya fıtri bir savrulmayla geri dönmek olduğunu söyler. Eylemin meçhul (edilgen) kiple "döndürüleceksiniz" şeklinde gelmesi; kibre kapılan insanın dünyada iken sahip olduğu o sahte özgürlüğün ahirette sıfırlanacağını, ilahi mahkemeye yaka paça, "sürüklenerek ve mecburen" çıkarılacağını vurgular.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, ayetin bu kapanışını (summe ileyhi turce'ûn) ontolojik bir yüzleşme ve tehdit felsefesi olarak değerlendirir. Yeryüzünde Allah'ın mülkünde (göklerde ve yerde) yaşayıp da, O'nun astından (dûn) aciz putları "şefaatçi" edinen o müstekbir aklın; zamanı gelip de ecel kapıyı çaldığında o taptıkları putlarla veya şefaatçilerle değil, yapayalnız ve çaresiz bir şekilde bizzat "Mülkün gerçek sahibiyle" yüzleşmek üzere o mutlak Divana (hesaba) "döndürüleceklerini" ifade eden sarsılmaz ve ürpertici bir eskatolojik infaz beyanı olduğunu belirtir. Dönüş (rücu), sahte şefaatçilere değil, mutlak Adaletedir.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla