قُلْ يَا قَوْمِ اعْمَلُوا عَلٰى مَكَانَتِكُمْ اِنّ۪ي عَامِلٌۚ فَسَوْفَ تَعْلَمُونَۙ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Zümer Sûresi, 39. Ayet
Daralt
X
-
39-40. “De ki: Ey kavmim! Elinizden geleni yapın! Muhakkak ki ben de yapmam gerekeni yapacağım! Kime alçaltıcı bir azabın geleceğini, kimin tepesine sonu gelmez bir azabın ineceğini yakında öğreneceksiniz!”
De ki: Ey kavmim! Elinizden geleni yapın! Muhakkak ki ben de yapmam gerekeni yapacağım! Yakında öğreneceksiniz! Bu İlâhî kelâmın iki anlama gelmesi muhtemeldir. Birincisi, müşriklerin iman etmelerinden ümidim kesmek mânasına gelir; onlar asla iman etmeyecekler ve kendilerine deliller ve kanıtlar gösterildikten sonra dahi davet edildikleri dini kabul etmeyecekler. Cenâb-ı Hak Hz. Peygambere sanki şunu söylemesini emretmektedir: Siz dininizde kalın ve ona göre yaşayın, biz de kendi dinimizde kalacağız ve ona uygun bir hayat yaşayacağız; hangimizin hak yolda olduğunu yakında görececeksiniz, siz mi, yoksa biz mi? Bu husus şu İlâhî beyanda belirtildiği gibi: Sızın dininiz size, benim dinim banadır, yani ben sizin dininize uymam, siz de benim dinime uymazsınız. Ancak her birimiz kendi dinine sarılmalı. Bu da ilk yorumu teyit etmektedir.
İkincisi, o İnsanları kınama ve ayıplama mânasına gelir, buna göre şunu söylemektedir: Siz bana hile ve tuzaklar kurma konusunda elinizden geleni yapın, ben de size yapmam gerekeni yapacağım, tıpkı şu İlâhî beyanda belirtildiği gibi; “Sonra bana karşı planınızı kurun, göz açtırmayın bana!” Onları kınayıp azarlayan buna benzer başka âyetler de vardın En doğrusunu Allah bilir.
Bu âyet ve bundan önce geçen “Allah kuluna kâfi değil mi?” mealindeki âyetten buraya kadar olan âyetler tespit, kınama, meydan okuma ve iman etmelerinden ümidini kesme anlamına gelir. İman etmelerinden ümit kesme hususu, şu cümlede dile getirilmektedir: Ey kavmim! Elinizden geleni yapın! Muhakkak ki ben de yapmam gerekeni yapacağım! Onların durumlarının tespit edilmesi şu beyanda ifade edilmektedir; "Gerçek şu kİ onlara, 'Gökleri ve yeri kim yarattı?’ diye soracak olsan, tereddüt etmeden Allah’ derler”. Meydan okuma da şu ilâhı beyanda ifadesini bulmaktadır; “Allah bana yeter! Hakkıyla tevekkül edenler yalnız O’na güvenip dayanırlar”. Kınama ve ayıplama mânası da şu beyanda görülmektedir: ‘Allah kuluna kâfi değil mi? Öyleyken onlar kalkmış seni O ndan başkalarıyla korkutuyorlar”.
Kime alçaltıcı bir azabın geleceğini yakında görececeksiniz. Burada sözü edilen azabın, peygamberlere inatla karşı koyan daha öncekilerin helak edildiği gibi helak edilme ve öldürülme anlamına gelmesi m üm kündür. Alçaltıcı, yani rezil edici bir azap! Kimin tepesine sonu gelmez bir azabın ineceğini de yakında öğreneceksiniz!, yani âhiretteki o sonu gelmez azap! Bu, küfrün karşılığı olan azaptır. Bazı müfessirler de bu görüşü benimsemiş ve şöyle demişlerdir: Bütün bunlar, âhirette görülecek azap mânasına gelebilir. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Kul (قُلْ)
İbn Fâris, "k-v-l" (söz söylemek, beyan etmek, bir fikri sese dönüştürmek) kökünden türeyen emir kipidir. Önceki ayetlerdeki o devasa rasyonel ve teolojik tartışmaların (diyalektiğin) ardından; elçinin, müşrik kitleyle olan felsefi müzakereyi bıçak gibi keserek, kendi nihai, kesin ve mutlak "varoluşsal manifestosunu" (meydan okumasını) deklare etmesini başlatan o sarsıcı geçişi nitelediğini belirtir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu emir kipini (De ki!) psikolojik ve ontolojik bir kopuş olarak okur. Peygamberin, muhataplarına o kadar delil (Kur'an, meseller, tevhid argümanları) sunduktan sonra onların inatla putlara (dûn) sarılmaları karşısında; onlarla aynı felsefi zeminde tartışmayı reddedip, ilahi otoritenin verdiği özgüvenle "sözü (kelamı) bir eyleme/meydan okumaya" dönüştürdüğünü; "Kul" fermanının burada bir tebliğ değil, sarsılmaz bir rest çekme olduğunu ifade eder.
Yâ Kavmi (يَا قَوْمِ)
İbn Fâris, nida (seslenme) edatı "yâ" (ey) ile "k-v-m" kökünün birleşimidir. K-v-m kökünün sözlükte "birlikte ayağa kalkmak, dayanışma içinde olmak, bir işi beraber yürütmek, topluluk, kabile ve aşiret" anlamlarına geldiğini tespit eder. "Yâ Kavmi" (Ey benim kavmim / Ey toplumum) tamlamasının; elçinin onca düşmanlığa ve psikolojik harbe (yuhavvifûneke) rağmen, muhataplarını ötekileştirmeden, onlarla olan o sosyolojik, fıtri ve tarihsel bağı (akrabalığı) son bir kez hatırlatarak yaptığı o derin ve hüzünlü aidiyet vurgusunu nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "kavm" kelimesinin dilde, zor anlarda "birbirine destek olmak için ayağa kalkan erkekler/topluluk" anlamına geldiğini söyler. Peygamberin onlara "Ey kavmim" diye seslenmesinin; onların atalarına ve putlarına olan bağnazlıklarını (kavmiyetçiliği) onlara hatırlatarak, bu sığ aidiyetin (kavmin) evrensel hakikat (Tevhid) karşısında nasıl parçalanacağını ilan eden trajik bir hitap olduğunu vurgular.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu hitabı sosyolojik bir ayrışma (hicret) mukaddimesi olarak değerlendirir. Peygamberin onları "kavmim" diye çağırmasının, onlara duyduğu şefkatin son kırıntısı olduğunu; ancak hemen ardından gelecek olan o sert meydan okumayla, elçinin kendi doğduğu toplumdan (asabiyetten) ontolojik ve teolojik olarak "kökünden kopuşunu" (husumetini) deklare ettiğini ifade eder.
İ'melû (اعْمَلُوا)
İbn Fâris, "a-m-l" kökünün sözlükte "bir işi kasten yapmak, çaba harcamak, üretmek ve eyleme dökmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. Emir çoğul formundaki "i'melû" (yapın / işleyin / yapacağınızı yapın) fiilinin; muhataptan ahlaki bir iyilik talep eden gerçek bir emir olmadığını; bilakis failin inadı ve kibri karşısında ona verilen "alaycı, tehditkâr ve felsefi bir serbest bırakma" (emir formunda tehdit/tehakküm) eylemini nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, amel (a-m-l) kavramının şuurlu ve planlı eylem olduğunu söyler. "Yapacağınızı yapın" (i'melû) fermanı, "Mademki hakikati (sıdkı) yalanlıyorsunuz, o halde elinizden gelen hiçbir düşmanlığı ardınıza koymayın" şeklindeki o devasa ve korkusuz tevhidi özgüveni mühürler.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın iletişim sisteminde bu kipi retorik bir meydan okuma (challenge) olarak inceler. Cahiliye aklının elçiyi putlarla korkutmasına (yuhavvifûneke) karşılık; peygamberin "İstediğinizi yapın" diyerek, müşriklerin sahip olduğu o tüm askeri, siyasi ve psikolojik gücü (ameli) bütünüyle hiçleştirdiğini; bu ifadenin, korkunun mutlak zıddı olan "ilahi tevekkülün" (yetevekkelu) en somut ve sarsıcı varoluşsal çığlığı olduğunu tespit eder.
Alâ Mekânetikum (عَلَى مَكَانَتِكُمْ)
İbn Fâris, yönelim/istila edatı "alâ" (üzerine, göre) ile "m-k-n" kökünden türeyen kelimenin birleşimidir. M-k-n kökünün sözlükte "bir şeye sahip olmak, gücü yetmek, sağlam bir yere yerleşmek, otorite, statü ve konum" anlamlarına geldiğini tespit eder. "Alâ mekânetikum" (Kendi konumunuza göre / elinizdeki tüm güce ve imkâna dayanarak) tamlamasının; o "istediğinizi yapın" meydan okumasının tesadüfi bir blöf olmadığını; müşrik elitlerin sahip olduğu o devasa kabilevi itibarı, ekonomik serveti ve siyasi iktidarı (mekâneti) bizzat hedefe koyarak ezen sarsılmaz bir felsefi duruş olduğunu nitelediğini belirtir.
Dücane Cündioğlu, dildeki bu makam/statü (m-k-n) mefhumunu ontolojik bir iktidar eleştirisi olarak okur. "Kendi konumunuza/iktidarınıza dayanarak yapacağınızı yapın" (i'melû alâ mekânetikum) restinin; yeryüzü tiranlarının en çok güvendikleri o sahte "mekânlarına/makamlarına" karşı geliştirilen muazzam bir tevhidi fütursuzluk olduğunu; kâinatın sahibine yaslanan (tevekkül eden) bir elçi için, yeryüzündeki hiçbir tiranın "mekânetinin" (iktidarının) zerre kadar felsefi veya ontolojik bir ağırlık taşımadığını ifade eder.
İnnî (إِنِّي)
İbn Fâris, cümleye mutlak kesinlik katan, şüpheyi ortadan kaldıran tekit (pekiştirme) edatı "inne" (şüphesiz ki) ile birinci tekil şahıs "î" (ben) zamirinin birleşimidir. Müşriklerin o kaotik ve kalabalık (çoğul) saldırılarına karşı; elçinin o tekil, sarsılmaz ve mutlak eylemsel iradesini (özgüvenini) mühürleyen şahsi aidiyet köprüsüdür.
Âmilun (عَامِلٌ)
İbn Fâris, "a-m-l" (kasıtlı iş yapmak, üretmek, çaba harcamak) kökünden türeyen ism-i fâil formudur. "Âmilun" (Ben de yapıyorum / işliyorum / eylemime devam ediyorum) kelimesinin; elçinin o düşmanlıklar (mekânet) karşısında sinmediğini, duraklamadığını, kendi inandığı o tevhidi rotada yürümeye (amel etmeye) tavizsiz, kesintisiz ve aktif bir şekilde devam edeceğini nitelediğini belirtir.
Toshihiko Izutsu, bu kelimenin (âmil) formunu varoluşsal bir otonomi olarak değerlendirir. Müşriklere "Siz yapacağınızı yapın" (çoğul eylem) denildikten hemen sonra, "Şüphesiz ben de yapıyorum" (âmilun - tekil eylem) diyerek kurulan o devasa asimetrinin; tek bir muvahhidin (elçinin), karşısındaki bütün bir Cahiliye toplumunun eylemlerine (amellerine) ontolojik olarak tek başına denk ve onlardan üstün olduğunu ilan eden sarsılmaz bir felsefi ayrışma ve bağımsızlık (İslam) deklaraşyonu olduğunu tespit eder.
Fe Sevfe (فَسَوْفَ)
İbn Fâris, nedensellik ve ardışıklık bildiren "fa" (öyleyse/yakında) bağlacı ile gelecekteki bir eylemin kesinlikle tahakkuk edeceğini ancak araya belirli bir zaman (mühlet) girdiğini bildiren "sevfe" edatının birleşimidir. O çekilen restin (eylem savaşının) sonucunun şüpheye mahal bırakmayacak şekilde geleceğini (eskatolojik veya dünyevi infazı) niteleyen o kozmik erteleme/tehdit harfidir.
Gabriel Said Reynolds, bu edatı (sevfe) Kur'an'ın retorik ve psikolojik gerilim (eskatolojik beklenti) inşası bağlamında inceler. Ayette "Hemen bileceksiniz" (fe se) yerine "İleride/Yakında bileceksiniz" (fe sevfe) edatının kullanılmasının; ilahi azabın (veya bedelin) anında gelmeyip, o inkarcı akla felsefi bir "mühlet" tanıyarak onların kibrini iyice şişirdiğini; ancak o kaçınılmaz sonun (ilahi intikamın) yolda olduğu hissini zihinlere bir kılıç gibi asarak çok daha devasa, sarsıcı ve gerilimli bir tehdit (psikolojik baskı) ürettiğini tartışır.
Ta'lemûne (تَعْلَمُونَ)
İbn Fâris, "a-l-m" kökünün sözlükte "bir şeyin hakikatine, mahiyetine ve özüne ulaşmayı sağlayan kesin idrak, cehaletin ve gafletin mutlak zıddı" anlamlarına geldiğini tespit eder. Muzari çoğul formdaki "ta'lemûne" (bileceksiniz / idrak edeceksiniz) fiilinin; müşriklerin sahip oldukları o sahte gücün (mekânetin) iflasını ve elçinin (tevhidin) haklılığını entelektüel bir teori olarak değil, bizzat o azabın yıkıcılığıyla, hücrelerine kadar sarsılarak "deneyimleyerek/öğrenerek" yüzleşeceklerini nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, ilim (a-l-m) kavramının sadece bilgi edinmek değil, eşyanın gerçek doğasıyla yüzleşmek olduğunu söyler. "Bileceksiniz!" fermanı; dünyada hakikati yalanlayan (kezzebe), elçiyi alaya alan ve kendi gücüne (ameline) tapan o şımarık aklın; ilahi tokat indiğinde veya ahiret perdesi açıldığında içine düşeceği o kahredici "aydınlanmayı ve pişmanlığı" ifade eder.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın edebi tasvir (tasvîr-i fennî) ve belagat sisteminde bu fiilin nesnesiz (mef'ulsüz) bırakılmasını sarsıcı bir psikolojik tehdit sanatı olarak değerlendirir. Ayette "neyi" bileceksiniz (azabı mı, ölümü mü, yenilgiyi mi) açıkça söylenmeyip sadece mutlak bir "Yakında bileceksiniz!" (fe sevfe ta'lemûn) denilmesinin; o korkutucu akıbetin sınırlarını ucu açık, sınırsız ve failin kendi hayal gücündeki en feci senaryolara terk eden muazzam bir edebi dehşet kurgusu olduğunu ifade eder. Bilgisizlik (cehalet) onlara ne kadar cesaret verdiyse, o mutlak "bilme/yüzleşme" anı da onlara o kadar derin bir varoluşsal çöküş yaşatacaktır.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla