وَلَئِنْ سَاَلْتَهُمْ مَنْ خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ لَيَقُولُنَّ اللّٰهُۜ قُلْ اَفَرَاَيْتُمْ مَا تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ اِنْ اَرَادَنِيَ اللّٰهُ بِضُرٍّ هَلْ هُنَّ كَاشِفَاتُ ضُرِّه۪ٓ اَوْ اَرَادَن۪ي بِرَحْمَةٍ هَلْ هُنَّ مُمْسِكَاتُ رَحْمَتِه۪ۜ قُلْ حَسْبِيَ اللّٰهُۜ عَلَيْهِ يَتَوَكَّلُ الْمُتَوَكِّلُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Zümer Sûresi, 38. Ayet
Daralt
X
-
“Gerçek şu ki onlara, ‘Gökleri ve yeri kim yarattı?’ diye soracak olsan, tereddüt etmeden 'Allah' derler. De ki: 'O halde söyler misiniz, Allah’ı bırakıp da taptığınız şu şeyler, Allah bana bir zarar vermek istese, O’nun vereceği zararı önleyebilirler mi? Yahut O bana bir rahmet dilese, onun rahmetini durdurabilirler mi?' De ki: 'Allah bana yeter! Hakkıyla tevekkül edenler yalnız O’na güvenip dayanırlar.'”
Gerçek şu ki onlara, ‘Gökleri ve yeri kim yarattı?’ diye soracak olsan, tereddüt etmeden ‘Allah’ derler. Onlar, Allah’tan başka yaratıcı olmadığını biliyorlardı. Allah birine zarar vermek istediğinde onu önleyecek, birine rahmet etmek istediğinde o rahmeti durduracak kimsenin olmadığını da biliyorlardı. Bundan dolayı başlarına bir belâ geldiğinde taptıkları putlara veya yaratılanlardan birine değil, Allah’a sığınıyorlardı. Bu da göstermektedir ki onlar, bir hayra veya başka bir şeye O’nunla nail olduklarını biliyorlardı. Bundan dolayı Allah bunu onlara delil yaptı, eğer onlar bunu bilmeselerdi kendilerine bunu delil getirmezdi. Ancak onlar bunu inkâr ediyorlar. En doğrusunu Allah bilir. De ki: Allah bana yeter! Hakkıyla tevekkül edenler yalnız O’na güvenip dayanırlar. Bu cümledeki Allah bana yeter. Bu beyan, yukarıda söylediğimiz gibi Allah’tan gelen bir lütfa ve risâletin ispatına işaret eder. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Ve Le İn (وَلَئِنْ)
İbn Fâris, atıf bağlacı "ve", cümleye mutlak kesinlik/yemin katan tekit edatı "lâm" (le) ve kendisinden sonraki eylemi koşula bağlayan şart harfi "in" (şayet / eğer) edatlarının birleşimi olduğunu belirtir. Kâinatın Yaratıcısı tarafından, muhatapların (müşriklerin) zihin dünyalarındaki o devasa çelişkiyi deşifre etmek üzere başlatılan sarsılmaz ve kesin (yeminli) bir felsefi sorgulama/şart kalıbıdır.
Seeltehum (سَأَلْتَهُمْ)
İbn Fâris, "s-e-l" kökünün sözlükte "birinden bilgi veya mal talep etmek, soru sormak, sorgulamak ve istemek" anlamlarına geldiğini tespit eder. Mazi (geçmiş zaman) formunda "seelte" (sen sordun) fiili ile "hum" (onlara) zamirinin birleşimidir. "Onlara şayet sorarsan/sorsan" eyleminin; elçinin o inatçı inkarcılara sıradan bir bilgi sorusu değil, bizzat onların kendi vicdanlarında (fıtratlarında) yatan ve inkâr edemeyecekleri o sarsılmaz temel inancı (ontolojik kodları) açığa çıkarmak için yönelttiği sarsıcı bir entelektüel yüzleşmeyi nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, suâl (s-e-l) kavramının, dilde bilisizliği gidermek için sorulabileceği gibi, karşısındakini kendi cevabıyla "bağlamak, çelişkisini ispatlamak ve ikrar ettirmek" (istintak) amacıyla da kurgulanabileceğini söyler. Kur'an'ın bu kurgusu, müşrik aklını kendi kabulüyle vurma felsefesidir.
Men (مَنْ)
İbn Fâris, akıl sahibi varlıkları niteleyen ve faili (yaratıcıyı) bulmayı hedefleyen mutlak soru edatıdır (Kim?).
Haleka (خَلَقَ)
İbn Fâris, "h-l-k" kökünün sözlükte "bir şeyi ölçüp biçmek, bir modele göre şekil vermek, yoktan var etmek ve pürüzsüz bir şekilde takdir/tasarım yapmak" anlamlarına geldiğini tespit eder. Mazi fiil formundaki "haleka" (yarattı / yoktan takdir edip var etti) eyleminin; eşyanın tesadüfen var olmadığını, mutlak ve aşkın bir iradenin evrensel mühendisliğini nitelediğini belirtir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik ve teolojik sisteminde "halk" (yaratılış) felsefesini inceler. Cahiliye dönemi Araplarının ateist olmadıklarını; bilakis göklerin, yerin ve tabiat olaylarının en üstün, mutlak ve aşkın Yaratıcısı olarak "Allah" inancına (Yüce Tanrı figürüne) zaten sahip olduklarını; Kur'an'ın onların bu ortak inancını (haleka fiilini) doğrudan kullanarak, onların putperestliğini vurmak için bu soruyu muazzam bir "ortak zemin/diyalektik silah" olarak kullandığını tespit eder.
es-Semâvâti (السَّمَاوَاتِ)
İbn Fâris, "s-m-v" kökünün sözlükte "yüksek olmak, yücelmek, bir şeyin üstünde yer almak ve tepe noktası" anlamlarına geldiğini tespit eder. Semâ kelimesinin çoğulu olan "es-Semâvât" (gökler / yüksek ufuklar / uzay) isminin; insan idrakini aşan, ulaşılmaz ve devasa kozmik mimariyi nitelediğini belirtir.
Ve'l-Arda (وَالْأَرْضَ)
İbn Fâris, atıf "ve" bağlacı ile "e-r-d" kökünden türeyen "el-Ard" (yeryüzü / zemin / toprak) isminin birleşimidir. Göklerle (semâvât) birleşerek, evrendeki dikey ve yatay bütün varoluş sahasını, o uçsuz bucaksız ontolojik mülkiyeti (kâinatı) tek bir tamlamada kapsar.
Le Yekûlunne (لَيَقُولُنَّ)
İbn Fâris, cümleye mutlak kesinlik katan tekit (pekiştirme) "lâm" (le) edatı, "k-v-l" (söz söylemek, beyan etmek) kökünden muzari çoğul fiil ve yine eylemi sarsılmaz bir kararlılıkla mühürleyen şiddetli tekit "nûn" (-nne) harfinin birleşimidir. "Elbette ve kesinlikle şöyle derler / diyeceklerdir" (le yekûlunne) fermanının; müşriklerin bu soru karşısında hiçbir kaçış yolu bulamayacaklarını, tereddütsüz bir şekilde o mutlak fıtri cevabı kendi dilleriyle itiraf etmeye mecbur kalacaklarını nitelediğini belirtir.
Allâhu (اللَّهُ)
İbn Fâris, varlığı zorunlu olan, mutlak otorite ve kâinatın tek yaratıcısının has ismidir. Kâinatı kimin yarattığı sorusuna, putperest kitlelerin bile kendi putlarının isimlerini (Lat, Uzza) veremeyip, çaresizce boyun eğerek zikrettikleri o mutlak ve yegâne cevaptır.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu tek kelimelik cevabı (Allâhu) müşrik aklın teolojik şizofrenisi olarak değerlendirir. Müşriklerin evreni yaratan gücün "Allah" olduğunu (Le yekûlunne Allâh) fıtraten bilmelerine ve bunu itiraf etmelerine rağmen; dünyevi işlerini, rızık beklentilerini veya şefaat arzularını Allah'ın astı olan cansız putlara (dûn) havale etmelerinin akıl almaz bir felsefi paradoks olduğunu; Kur'an'ın bu ayetle şirkin temelsizliğini bizzat müşriklerin kendi "Allah" itirafı üzerinden çökerttiğini ifade eder.
Kul (قُلْ)
İbn Fâris, "k-v-l" (söz söylemek, beyan etmek) kökünden türeyen emir kipidir. Elçinin o muhatapların yüzüne, kendi çelişkilerini vuracak olan o sarsıcı tevhidi argümanı (elçilik fermanını) bir balyoz gibi indirmesini başlatan felsefi geçiştir (De ki!).
E Fe Raeytum (أَفَرَأَيْتُمْ)
İbn Fâris, inkar/dikkat bildiren soru edatı "hemze" (e), ardışıklık bağlacı "fa" ve "r-e-y" kökünden türeyen mazi çoğul fiil ile muhatap zamiri "tum" (siz) harflerinin birleşimidir. R-e-y kökünün sözlükte "gözle görmek, müşahede etmek, idrak edip bir sonuca varmak, kanaat ve görüş" anlamlarına geldiğini tespit eder. "Gördünüz mü? / Ne dersiniz? / Baksanıza / Hiç düşündünüz mü?" (e fe raeytum) şeklindeki bu soru kalıbının; muhatabın donuklaşmış zihnini sarsarak, onları kendi yalanladıkları gerçeklikle entelektüel ve rasyonel bir yüzleşmeye (derin bir analize) mecbur bıraktığını belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, rü'yet (görme/raeytum) kavramının Kur'an'da sadece fiziki gözün algılaması olmadığını; burada aklın (basiretin), evrenin işleyişine dair devasa bir felsefi/teolojik problemi önüne alıp en ince detayına kadar "düşünmesi, tartması ve hüküm vermesi" (görüş bildirmesi) talebi olduğunu söyler.
Mâ (مَا)
İbn Fâris, akılsız nesneleri, eşyaları ve varlıkları niteleyen "o şeyleri ki" anlamındaki ism-i mevsûl (ilgi zamiri) edatıdır. Müşriklerin ibadet ettikleri putların ontolojik olarak "akılsız, cansız ve iradesiz nesneler" (şeyler) sınıfında olduğunu ince bir tahkirle (aşağılamayla) işaret eder.
Ted'ûne (تَدْعُونَ)
İbn Fâris, "d-a-v" kökünün sözlükte "çağırmak, seslenmek, dua etmek, birini yardıma davet etmek ve talep etmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. Muzari çoğul formdaki "ted'ûne" (çağırıyorsunuz / dua edip yalvarıyorsunuz) eyleminin; failin kriz anında veya bir ihtiyaç durumunda, karşısındaki nesneye (puta) umut bağlayarak ondan fıtri bir çaresizlikle medet ummasını nitelediğini belirtir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sisteminde "duâ/davet" (d-a-v) eylemini Cahiliye teolojisi bağlamında inceler. Arap aklında "dua" etmenin, bizzat "ibadet/kulluk" etmenin en pratik, en içsel ve en doğrudan formu olduğunu; dolayısıyla müşriklerin putları "çağırmalarının/yardıma seslenmelerinin", o nesnelere tanrısal bir güç atfetme (şirk koşma) eyleminin ta kendisi olduğunu tespit eder.
Min Dûni (مِنْ دُونِ)
İbn Fâris, "d-v-n" kökünün sözlükte "bir şeyin aşağısı, berisinde, dışında ve seviye olarak yetersiz olan" anlamlarına geldiğini tespit eder. Ayrılma edatı "min" ile birleşen "min dûni" (astından / dışında / berisinden) tamlamasının; o yardım çağrılan putların veya meleklerin, mutlak Yaratıcı karşısındaki o sarsılmaz ontolojik "düşüklüğünü, acziyetini ve noksanlığını" nitelediğini belirtir.
Allâhi (اللَّهِ)
İbn Fâris, "Allah" isminin mecrur (tamlayan) halidir. İtaatin, duanın ve ibadetin asıl sahibini belirleyerek, "Allah'ın dışında/astında" tapınılan o varlıkların gayrimeşruluğunu mühürler.
İn (إِنْ)
İbn Fâris, eylemin gerçekleşmesini mantıksal bir varsayıma (test/deneye) bağlayan şart (şayet, eğer) edatıdır. Muazzam bir felsefi deney laboratuvarının kapısını aralar.
Erâdeniyellâhu (أَرَادَنِيَ اللَّهُ)
İbn Fâris, "r-v-d" kökünün sözlükte "istemek, irade etmek, talep etmek, arzu etmek, bir hedefe yönelmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. İf'al babındaki mazi fiil "erâde" (irade etti / diledi), "ni" (bana / benim için) zamiri ve kâinatın sahibinin "Allah" isminin birleşimidir. "Eğer Allah benim için dilerse/irade ederse" fermanının; evrendeki mutlak ve engellenemez iradenin (meşîetin) yegâne sahibinin o Yüce Makam olduğunu ve kâinattaki tüm eylemlerin bu ilk ve tek "iradeye" (r-v-d) bağlı olduğunu nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, irade kavramının Allah'a nispet edildiğinde sıradan bir istek değil, eşyanın varlık sahasına çıkmasını zorunlu kılan "mutlak, karşı konulmaz ve sarsılmaz bir kudret tecellisi" (tekvini irade) olduğunu söyler.
Bi Durrin (بِضُرٍّ)
İbn Fâris, vasıta/durum bildiren "bi" edatı ile "d-r-r" kökünün birleşimidir. D-r-r kökünün sözlükte "zarar vermek, menfaatin (nef') mutlak zıddı olarak sıkıntı, felaket, kıtlık, hastalık ve kriz" anlamlarına geldiğini tespit eder. "Bi durrin" (bir zarar / bir musibet ile) isminin (nekre formuyla); insanın yeryüzünde karşılaşabileceği her türlü bedensel, ekonomik veya psikolojik yıkımı ve acıyı nitelediğini belirtir.
Dücane Cündioğlu, dildeki bu zarar (durr) kavramını ontolojik bir kırılganlık ve sınanma olarak okur. İnsanın doğası gereği faniliğe, hastalığa ve zayıflığa (durra) açık, savunmasız bir varlık olduğunu; Allah'ın kulunu bu "musibet/sıkıntı" (durr) ile sınamasının veya terbiye etmesinin, evrenin o kusursuz teolojik dengesinin (Sünnetullah'ın) ayrılmaz bir parçası olduğunu ifade eder.
Hel (هَلْ)
İbn Fâris, kendisinden sonraki eylemin gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini sorgulayan, muhatabı derin bir rasyonel şüpheye/ispata iten soru (istifham) edatıdır (Acaba? / Mi?).
Hunne (هُنَّ)
İbn Fâris, üçüncü çoğul dişil şahıs zamiridir (Onlar). Müşriklerin çağırdıkları (ted'ûne) o putlara işaret eder.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu dişil çoğul zamirin (hunne) kullanılmasını Arap dilindeki müthiş bir tahkir (aşağılama) ve sosyolojik eleştiri olarak değerlendirir. Müşriklerin en çok tapındıkları putların (Lât, Uzzâ, Menât) isim itibarıyla dişil (müennes) olmasına ince bir atıf yaptığı gibi; aynı zamanda akılsız/cansız varlıkların çoğulunun gramatik olarak dişil (müennes) sayılması kuralını kullanarak, o tapınılan varlıkların "akılsız, iradesiz, eşya (kaya/odun) yığınlarından" (hunne) başka bir şey olmadığını zihinlere kazıyan sarsıcı bir teolojik ironi olduğunu ifade eder.
Kâşifâtu (كَاشِفَاتُ)
İbn Fâris, "k-ş-f" kökünün sözlükte "üzerindeki örtüyü kaldırmak, açmak, gizliyi görünür kılmak, sıkıntıyı ve belayı savuşturmak/gidermek" anlamlarına geldiğini tespit eder. İsm-i fâil dişil çoğul formunda olan "kâşifâtu" (kaldıranlar / gidericiler) kelimesinin; baştaki soru edatıyla (hel hunne kâşifâtu) birleşerek, "Acaba o (akılsız putlar) o zararı savuşturup kaldırabilirler mi?" şeklinde, müşrik aklını kendi mantıksal iflasıyla (acziyetiyle) vuran o yıkıcı ontolojik sorguyu nitelediğini belirtir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin "açmak, sıkıntıyı gidermek" anlamındaki k-ş-f kökünden türediğini; İslam akaidinde (Tevhid inancında) "Kaşif" (giderici) vasfının mutlak surette Allah'a ait olduğunu, yeryüzündeki hiçbir cansız putun, tiranın veya felsefenin Allah'ın takdir ettiği bir krizi (durru) failin üzerinden "açıp kaldıramayacağını" (keşfedemeyeceğini) bildiren en sarsılmaz Kuranî delillerden biri olduğunu aktarır.
Durrihî (ضُرِّهِ)
İbn Fâris, "d-r-r" (sıkıntı, kriz) kökünden isim ile "hî" (O'nun) zamirinin birleşimidir. O kaldırılması imkânsız olan zararın, sıradan bir kaza değil, "O'nun (Allah'ın) verdiği zarar" olduğunu ve bu yüzden ilahi iradeden başka hiçbir gücün onu çözemeyeceğini mühürler.
Ev (أَوْ)
İbn Fâris, iki farklı durumu, seçeneği veya zıtlığı bağlayan "veya, yahut" anlamındaki atıf (seçenek) edatıdır. Teolojik felsefe laboratuvarındaki testin ikinci ve tam zıddı olan (menfi-müsbet) aşamasına geçiş yapar.
Erâdenî (أَرَادَنِي)
İbn Fâris, "r-v-d" (irade etmek, istemek, dilemek) kökünden mazi fiil ile "nî" (bana) zamiridir. "Yahut O (Allah) benim için dilerse/irade ederse" şeklinde, teolojik testin pozitif varyasyonunu başlatır.
Bi Rahmetin (بِرَحْمَةٍ)
İbn Fâris, vasıta/durum bildiren "bi" edatı ile "r-h-m" kökünün birleşimidir. R-h-m kökünün sözlükte "acımak, şefkat, annenin rahmi, lütuf, iyilik ve koruma" anlamlarına geldiğini tespit eder. "Bi rahmetin" (bir rahmet ile / bir lütuf ile) kelimesinin; zarar ve musibetin (durr) mutlak zıddı olarak, kâinatın Yaratıcısının kuluna ihsan edeceği her türlü sıhhat, rızık, esenlik, hidayet ve ferahlığı (ontolojik lütfu) nitelediğini belirtir.
Hel (هَلْ)
İbn Fâris, testin/sorgulamanın ikinci aşamasını başlatan soru edatıdır (Acaba? / Mi?).
Hunne (هُنَّ)
İbn Fâris, dişil çoğul zamirin (onlar / o cansız putlar) tekrarıdır.
Mumsikâtu (مُمْسِكَاتُ)
İbn Fâris, "m-s-k" kökünün sözlükte "bir şeyi sıkıca tutmak, bırakmamak, yapışmak, salıvermemek ve birinin elinden alıp alıkoymak" anlamlarına geldiğini tespit eder. İf'al babındaki ism-i fâil dişil çoğul formunda olan "mumsikâtu" (tutanlar / engelleyiciler / alıkoyanlar) kelimesinin; "Acaba o (akılsız putlar) O'nun lütfunu engelleyip tutabilirler mi?" (hel hunne mumsikâtu) fermanıyla, ilahi rahmetin (lütfun) karşısında yeryüzündeki hiçbir tiranın veya putun "frenleyici/engelleyici" (mumsik) bir kudretinin bulunmadığını nitelediğini belirtir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu iki zıt eylemin (kâşifât ve mumsikât) felsefi diyalektiğini Kur'an'ın rasyonalite kurgusu olarak okur. Allah bir zarar (durr) verdiğinde onu hiçbir putun "kaldıramayacağını" (kâşifât); Allah bir lütuf (rahmet) verdiğinde de onu hiçbir putun "engelleyip tutamayacağını" (mumsikât) müşriklerin aklına sarsılmaz bir mantıksal deneyle onaylatmanın; onlara şu gerçeği (tevhidi) ilan ettiğini söyler: Üzerinde hiçbir etkiye (faydaya veya zarara) sahip olmayan, senin kaderin üzerinde sıfır fonksiyona sahip olan fani/cansız nesnelere tapınmak, aklın ve haysiyetin en büyük iflasıdır.
Rahmetihî (رَحْمَتِهِ)
İbn Fâris, "r-h-m" (şefkat, lütuf) isminin "hî" (O'nun) zamiriyle aidiyet formudur. O engellenemez ve kısıtlanamaz olan mutlak lütfun, doğrudan Allah'a ait olduğunu mühürler.
Kul (قُلْ)
İbn Fâris, "k-v-l" (söz söylemek, beyan etmek) kökünden türeyen emir kipidir. Bütün bu rasyonel ve yıkıcı testin (diyalektiğin) ardından, peygamberin ağzından dökülecek o mutlak, nihai ve kişisel "tevhidi duruş (manifesto)" beyanını (De ki!) başlatır.
Hasbiyellâhu (حَسْبِيَ اللَّهُ)
İbn Fâris, "h-s-b" kökünün sözlükte "saymak, hesap etmek, yetmek, başka şeye ihtiyaç bırakmamak ve kâfi gelmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. Hasb kelimesi, "i" (bana) zamiri ve "Allah" isminin birleşimi olan "Hasbiyellâhu" (Bana Allah yeter / Benim hesap sorucum ve koruyucum Allah'tır) fermanının; muvahhid aklın, evrendeki tüm o sahte tanrıları, korkuları ve krizleri elinin tersiyle iterek, sadece ve sadece kâinatın Yüce Sahibinin o mutlak korumasına (kifayetine) sığındığını ilan eden o eşsiz ve sarsılmaz "ontolojik yetinme çığlığını" nitelediğini belirtir.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kavramı ontolojik bir güven ve hürriyet psikolojisi olarak değerlendirir. "Bana Allah yeter" (Hasbiyellâh) demenin; dünyadaki güçlere (patronlara, tiranlara, hastalıklara) karşı insanın kuşanabileceği en kalın ve en sarsılmaz zırh olduğunu; Allah'ın (mutlak gücün) kendisine yettiğini idrak eden bir aklı (peygamberi), dünyadaki orduların veya putların "korkutmasının" (önceki ayetteki yuhavvifûneke eyleminin) felsefi olarak imkânsızlaştığını ifade eder.
Aleyhi (عَلَيْهِ)
İbn Fâris, "üzerine, O'na" anlamındaki "alâ" harf-i ceri ve "hi" zamiridir. Cümlenin başına alınması (takdimi), eylemin hedefini sarsılmaz bir sınırla daraltarak "Yalnızca O'nun üzerine / Başkasına değil, sadece O'na" şeklinde mutlak bir tahsis (hasr) bildirir.
Yetevekkelu (يَتَوَكَّلُ)
İbn Fâris, "v-k-l" kökünün sözlükte "bir işi veya yükü başkasına havale etmek, dayanmak, güvenmek, vekil kılmak ve kendi acziyetini bilip sığınmak" anlamlarına geldiğini tespit eder. Tefa'ul babındaki muzari fiil olan "yetevekkelu" (tevekkül ederler / sırtlarını dayarlar) eyleminin; inanan aklın pasif bir tembelliğini değil, elinden gelen çabayı gösterdikten sonra kâinattaki o mutlak, yenilmez ve şefkatli Otoriteye (Allah'a) sarsılmaz bir itimatla "yaslanmasını, işini O'na havale etmesini" nitelediğini belirtir.
el-Mutevekkelûne (الْمُتَوَكِّلُونَ)
İbn Fâris, "v-k-l" kökünden türeyen iftial/tefa'ul babında ism-i fâil çoğul formdur. "El-Mutevekkelûn" (Tevekkül edenler / Sadece güvenip dayananlar) kelimesinin; evrendeki sahte güçlerin (putların, tiranların, şurekânın) tutarsızlığını, çaresizliğini (kâşifât ve mumsikât olamayışlarını) idrak etmiş ve bu idrakin sonucunda kendi varoluşsal rotasını sadece ve mutlak surette Allah'ın iradesine (vekilliğine) kilitlemiş o seçkin "tevhidi/muvahhid zümreyi" nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, tevekkül kavramının (v-k-l) Cahiliye tembelliğinden çok farklı bir "iradi teslimiyet" olduğunu söyler. Gerçek tevekkül edenlerin (mutevekkelûn), evrendeki zarar (durr) ve lütuf (rahmet) mekanizmalarının sadece Allah'ın elinde olduğunu kesin bir bilgiyle (yakîn ile) idrak eden ve bu yüzden dünyevi krizler karşısında sarsılmayan (güven duyan) asil akıllar olduğunu vurgular.
Dücane Cündioğlu, bu sarsıcı kapanışı (aleyhi yetevekkelu'l-mutevekkelûn) varoluşsal bir sükûnet ve denge felsefesi olarak okur. Kâinatın sahibine yaslanan (tevekkül eden) insanın; Allah'ın verdiği bir acıyı (hastalığı/yoksulluğu) dünyanın sonu sanıp paniğe kapılmayacağını; Allah'ın verdiği bir nimeti (rahmeti) de putların engellediğini sanıp telaşlanmayacağını; "Bana Allah yeter" (Hasbiyellâh) diyerek tüm varoluşsal kaygılarını (anksiyetesini) o mutlak vekile (Allah'a) teslim edip, eşsiz bir felsefi hürriyete ve psikolojik "sükûnete/dinginliğe" kavuştuğunu ifade eder. Güvenini sahteye (dûn) bağlayan her an yıkılır; Allah'a (El-Vekîl) bağlayan ise evrenin en sağlam kalesine sığınmış olur.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla