Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Zümer Sûresi, 36. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Zümer Sûresi, 36. Ayet

    اَلَيْسَ اللّٰهُ بِكَافٍ عَبْدَهُۜ وَيُخَوِّفُونَكَ بِالَّذ۪ينَ مِنْ دُونِه۪ۜ وَمَنْ يُضْلِلِ اللّٰهُ فَمَا لَهُ مِنْ هَادٍۚ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Eleysa(A)llâhu bikâfin ‘abdeh(u)(s) ve yuḣavvifûneke billeżîne min dûnih(i)(c) vemen yudlili(A)llâhu femâ lehu min hâd(in)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      36. “Allah kuluna kâfi değil mi? Öyleyken onlar kalkmış seni O’ndan başkalarıyla korkutuyorlar. Allah kimi şaşırtırsa artık ona doğru yolu gösterecek yoktur.”

      37. "Kimi de Allah doğru yola yöneltirse onu şaşırtabilecek bir güç yoktur. Allah, kötülerin hakkından gelen mutlak güç sahibi değil midir?”

      Allah kuluna kâfi değil mi? Sadece bir kuluna değil, bütün kullarına da kâfi değil mi? Bu âyet-i kerîme risâletin ispatına delil getirilir. Şu İlâhî beyanlar da böyledir; “Yüz çevirirlerse de ki: Allah bana yeter, O’ndan başka tanrı yoktur”, “Allah size yardım ederse artık sizi yenecek hiçbir kimse yoktur; eğer sizi yardımsız bırakırsa O’ndan sonra size kim yardım edebilir?”. Benzeri pek çok ilâhî beyan vardır. Cenâb-ı Hak Hz. Peygamber’i, insan türünden hiçbir yardımcısı ve desteği olmadan elçi olarak tek başına düşmanlara göndermişti. O, bahsettiğimiz bu ve benzeri İlâhî beyanları onların kulaklarında çınlatıyor, sonra da meâlen şöyle diyordu: “Haydi, bana karşı planınızı kurun, göz açtırmayın bana!”. Fakat onlar, kendisini ortadan kaldıramadılar, aksine şu İlâhî beyanda belirtildiği gibi Allah onu düşmanların tuzaklarından ve hilelerinden korudu, “Allah seni insanlardan koruyacaktır”. Hz. Peygamber tebliği ile emrolunduğu şeyi onlara ulaştırdı ve onlar kendisine hiçbir şey yapamadılar. Bu, Allah’tan gelen büyük bir lütuftu ve aynı zamanda risâletin ispatına da delil idi. Sonra Cenâb-ı Hak, Allah kuluna kâfi değil mi? buyurdu. Bu cümle görünüşte soru cümlesi ise de hakikatte olumlu bir cevap ve açıklama cümlesidir. Çünkü Allah’ın yarattığı varlıklara kâfi olduğunu onlar da biliyorlardı. Nitekim onlara gökleri ve yeri kim yarattı, diye sorulduğunda yüce Allah yarattı diyorlardı. Sizi kim rızıklandırıyor, diye sorulduğunda da, Allah diyorlardı. Gökten yağmuru indiren, yerden bitkileri çıkartan kimdir denilince de, Allah karşılığını veriyorlardı. Buna göre Allah kuluna kâfi değil mi İlâhî buyruğu, siz de biliyorsunuz ki yarattığı bütün varlıkları korumak, onlardan zararı gidermek ve onlara yardım etmek için Allah yeter mânasına gelir. Bunu bildiğiniz halde nasıl olur da Resûlullah’ı tehdit edip korkutmaya çalışırsınız? En doğrusunu Allah bilir.

      Bu âyete bazıları şöyle mâna verdi: Evet, Allah’a yemin olsun ki Cenâb-ı Hak izzetiyle ve yardımıyla kuluna kesinlikle kâfidir. İbarenin aslı bizim söylediğimiz gibidir. En doğrusunu Allah bilir.

      Öyleyken onlar kalkmış seni O’ndan başkalarıyla korkutuyorlar. Bu âyetin işaret ettiği anlama dair farklı görüşler vardır. Bazıları şöyle dedi: Onu bütün insanlarla korkutuyorlar, Araplar sana şöyle yapar, böyle yapar diyerek korkutuyorlar, yani onu bütün bölge halkı ile korkutuyorlardı. Bazıları da şöyle dedi: Onu taptıkları putlarla korkutuyorlardı, putların kendisine kötülük yapacağını ve onlardan bir eziyet geleceğini söylüyorlardı. Tıpkı şu İlâhî beyanda olduğu gibi: “Tanrılarımızdan biri senin aklını almış, demekten başka söyleyeceğimiz söz yok!”. Bu mâna daha uygun gözükmektedir. Çünkü bunun hemen arkasından Allah putlardan zarar görme konusundan söz etmekte ve meâlen şöyle buyurmaktadır: “De ki: Söyler misiniz, Allah’ı bırakıp da taptığınız şu şeyler, Allah bana bir zarar vermek istese, O’nun vereceği zararı önleyebilirler mi? Yahut O bana bir rahmet dilese, onun rahmetini durdurabilirler mi?”. Bu âyet de onların Hz. Peygamber’i ancak taptıkları putlarla korkutmaya çalıştıklarına işaret etmektedir.

      Allah kimi şaşırtırsa artık ona doğru yolu gösterecek yoktur. Kimi de Allah doğru yola yöneltirse onu şaşırtabilecek bir güç yoktur. Burada Cenâb-ı Hak şunu haber vermektedir: Allah sizden birinize doğru yolu gösterecek olsa, onu hiç kimse şaşırtamaz. O’nun şaşırttığını da kimse hidâyete ulaştıramaz. Cenâb-ı Hak rızık ve maişet konusunda, insanların canlarına zarar vermek ve onları korumak konusunda söylediği gibi, din konusunda da Allah’ın istediği hidâyet veya dalâleti geri çevirecek, ona mani olacak hiçbir gücün olmadığını haber vermektedir. Rızık ve maişet konusunda meâlen şöyle buyurmaktadır: “Allah’ın insanlar için açtığı rahmeti kısabilecek yoktur, O’nun kıstığını da O’ndan başkası açamaz”. İnsanların canlarına zarar vermeye dair de şöyle buyurmaktadır; “Allah’ı bırakıp da taptığınız şu şeyler, Allah bana bir zarar vermek istese, O’nun vereceği zararı önleyebilirler mi? Yahut O bana bir rahmet dilese, onun rahmetini durdurabilirler mi?”. Onlar bu konuda, yani rızık, maişet, cana zarar vermek ve onu korumaya dair konusunda Allah’ın muradının gerçekleşmesine engel olacak hiçbir gücün bulunmadığında müttefik idiler. Buna göre din konusu da böyledir, çünkü bütün hakkında konulan hüküm, tek bir şey için de geçerlidir. Bu husus, Mutezilenin iddialarının da aksine işaret etmektedir, onlar şöyle diyorlar: Cenâb-ı Hak herkesin doğru yolu bulmasını ve her dosta yardım etmeyi murat etmekte, fakat başkaları buna engel olmaktadır. Bu, sözlerin en saçması ve en korkunç olanıdır. Hatalardan korunma da kurtuluş da Allah’ın yardımıyla mümkündür.

      Allah kimi şaşırtırsa artık ona doğru yolu gösterecek yoktur. Kimi de Allah doğru yola yöneltirse onu şaşırtabilecek bir güç yoktur. Bu İlâhî kelâmın, Allah kuluna kâfi değil mi? Öyleyken onlar kalkmış seni O’ndan başkalarıyla korkutuyorlar meâlindeki âyetin sılası olması da mümkündür. Cenâb-ı Hak sanki şöyle buyurmaktadır: Allah kimi saptırırsa -o kişi Allah’ın kuluna kâfi olduğunu, korkutulduğu şeyin başına gelmeyeceğini ve kendisine zarar veremeyeceğini bilmediği için- onu doğru yola getirebilecek kimse yoktur. Kimi de doğru yola yöneltir ve o bunu bilirse, hiç kimse onu bu yoldan saptıramaz. Bunun en doğrusunu Allah bilir.

      Allah, kötülerin hakkından gelen mutlak güç sahibi değil midir? Bu da olumlu bir cevap ve açıklama cümlesidir. Yani Allah’ın, kötülerin hakkından gelen mutlak güç sahibi olduğunu onlar da biliyorlar. Yani O mutlak güç sahibidir, hiçbir şey O’nu aciz bırakamaz. O, dostlarının intikamını düşmanlarından alır.​​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        E Leyse (أَلَيْسَ)

        İbn Fâris, inkar ve onay bildiren soru edatı "hemze" (e) ve olumsuzluk fiili "leyse" (değil midir / yok mudur) kelimelerinin birleşimidir. "Değil midir?" (e leyse) kalıbının, muhataptan sıradan bir bilgi bekleyen bir soru değil, evrensel adaletin ve fıtratın zaten bildiği o mutlak tevhidi gerçeği (istifham-ı takriri) sarsıcı bir şekilde failin bizzat kendi idrakine onaylatan bir felsefi yüzleşme olduğunu kaydeder.

        Allâhu (اللَّهُ)

        İbn Fâris, varlığı zorunlu olan, mutlak otorite ve kâinatın tek yaratıcısının has ismidir. Cümlenin merkezine (özne olarak) yerleşerek, o sorulan devasa kudret ve koruma eyleminin sadece ve sadece kâinatın sahibine ait olduğunu sarsılmaz bir aidiyetle mühürlediğini belirtir.

        Arthur Jeffery, kelimenin monoteistik Ortadoğu geleneğindeki etimolojik ve teolojik kökenini inceler. Arapçadaki "Allah" lafzının, Süryanice "Alaha" ve İbranice "Elohim" ile olan o devasa tarihsel akrabalığına dikkat çekerek; Kur'an'ın bu ismi kullanarak, peygamberi koruyacak olan makamın Mekke'nin yöresel putları değil, evrensel ve mutlak bir Kutsal (Aşkın) Otorite olduğunu deklare ettiğini tartışır.

        Bi Kâfin (بِكَافٍ)

        İbn Fâris, cümleye mutlak kesinlik katan zaid (pekiştirme) "bi" edatı ile "k-f-y" kökünden türeyen ism-i fâil formunun birleşimidir. K-f-y kökünün sözlükte "bir ihtiyacı tam olarak karşılamak, yeterli olmak, başkasına muhtaç bırakmamak, yetmek ve korumak" anlamlarına geldiğini tespit eder. "Kifayet etmez mi / yetmez mi?" (bi kâfin) kelimesinin; o ilahi makamın gücünün ve korumasının, yeryüzündeki tüm tiranların, orduların ve putların tehditlerini sıfırlayacak kadar devasa, kusursuz ve "mutlak bir yeterliliğe" sahip olduğunu nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, kifayet (k-f-y) kavramının sıradan bir "idare etme" olmadığını, "ihtiyacı en mükemmel ve eksiksiz şekilde, arkasında hiçbir boşluk bırakmadan karşılamak" olduğunu söyler. Allah'ın kuluna "kâfi" olması, onun etrafında dışarıdan hiçbir korkunun sızamayacağı o sarsılmaz ve mutlak tevhidi güvenlik zırhını (selameti) inşa etmesidir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu ifadeyi (e leysallâhu bi kâfin) ontolojik bir garanti manifestosu olarak okur. "Allah kuluna yetmez mi?" fermanının; Kureyş elitlerinin peygamberi suikastla, açlıkla veya dışlamakla tehdit ettiği o psikolojik harp ortamında, göklerin ve yerin Yaratıcısının bizzat devreye girerek elçisine verdiği o devasa ve sarsılmaz "teolojik güvenceyi" ifade ettiğini belirtir. Allah'ın yettiği yerde, yeryüzünün tiranlarının matematiği çöker.

        Abdehu (عَبْدَهُ)

        İbn Fâris, "a-b-d" kökünün sözlükte "boyun eğmek, zelil olmak, mutlak bir şekilde itaat etmek ve ram olmak" anlamlarına geldiğini tespit eder. "Abdehu" (O'nun kuluna / kendi kuluna) tamlamasının; o koruma ve yetme (kifayet) lütfunun rastgele verilmediğini, sadece kâinatın sahibine fıtri bir teslimiyetle "boyun eğmiş ve aidiyetini ispatlamış" o asil faile (elçiye/muvahhide) tahsis edildiğini nitelediğini belirtir.

        Dücane Cündioğlu, dildeki bu kulluk (a-b-d) mefhumunu ontolojik bir hürriyet ve şereflendirme olarak değerlendirir. Yeryüzünde kralların veya putların değil, sadece Allah'ın kulu (abdehu) olmayı seçen insanın; kâinatın sahibi tarafından "Benim kulum" aidiyetiyle sahiplenilerek eşsiz bir koruma (kifayet) kalkanına alındığını; Allah'a tam kul olanın, evrendeki diğer tüm sahte otoritelerden (korkulardan) azade kılındığını ifade eder.

        Ve Yuhavvifûneke (وَيُخَوِّفُونَكَ)

        İbn Fâris, atıf "ve" bağlacı, "h-v-f" kökünden türeyen tef'il babında muzari çoğul fiil ve muhatap zamiri "ke" (seni) harfinin birleşimidir. H-v-f kökünün sözlükte "bir zararın geleceğini beklemek, endişe etmek, güvenliğin (emn) mutlak zıddı ve korkmak" anlamlarına geldiğini tespit eder. "Seni korkutmaya çalışıyorlar" (yuhavvifûneke) eyleminin; müşriklerin, peygamberin sarsılmaz tevhidi duruşu karşısında aciz kalarak, onu davadan vazgeçirmek için giriştikleri o çaresiz, organize ve sistematik "psikolojik harp/korkutma" reaksiyonunu nitelediğini belirtir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sisteminde bu fiili Cahiliye aklının felsefi kibri ve illüzyonu üzerinden inceler. Evrenin mutlak Yaratıcısının (Allah'ın) himayesinde olan bir peygamberi, kâinatta hiçbir gerçekliği ve gücü olmayan sahte putların gazabıyla "korkutmaya çalışmalarının" (yuhavvifûneke); o pagan aklının içine düştüğü o devasa ontolojik körlüğü ve kendi uydurdukları korku mitolojisine bizzat kendilerinin inanmasındaki o trajik ahmaklığı tespit eder.

        Billezîne (بِالَّذِينَ)

        İbn Fâris, vasıta bildiren "bi" (ile) edatı ve eril çoğul varlıkları niteleyen ism-i mevsûl "ellezîne" (o kimseler / o şeyler) edatının birleşimidir. O sahte korkutma eyleminin nesnesine (putlara/tiranlara) giden geçişi işaret eder.

        Min Dûnihî (مِنْ دُونِهِ)

        İbn Fâris, "d-v-n" kökünün sözlükte "bir şeyin aşağısı, berisinde, gayrısı, dışında ve seviye olarak mutlak yetersiz olan" anlamlarına geldiğini tespit eder. Ayrılma edatı "min" ve "hî" (O'nun) zamiriyle birleşen "min dûnihî" (O'nun dışındakilerle / astlarıyla) tamlamasının; o korkutma aracı olarak kullanılan putların, tiranların veya meleklerin, mutlak Yaratıcı karşısındaki o sarsılmaz ontolojik "düşüklüğünü, hiçliğini ve acziyetini" nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "dûn" kavramının, kudret, bilgi ve mahiyet olarak Allah'ın seviyesine asla ulaşamayan, bilakis var olmak için O'na muhtaç olan bayağı varlıkları ifade ettiğini söyler. Müşriklerin, Yüce ve Aşkın (Müteâl) olan Allah'ın elçisini, O'nun "astında/aşağısında" (dûn) bulunan fani ve aciz nesnelerle korkutmaya çalışmasının, fıtrat terazisinin kökünden kırılması olduğunu vurgular.

        Ve Men (وَمَنْ)

        İbn Fâris, atıf "ve" bağlacı ile akıl sahibi varlıkları niteleyen "men" (kimse ki / her kim) şart edatının birleşimidir. O sahte korkulara tapanların (müşriklerin) sürüklenecekleri o kaçınılmaz ontolojik girdabı başlatan şart harfidir.

        Yudlilillâhu (يُضْلِلِ اللَّهُ)

        İbn Fâris, "d-l-l" kökünün sözlükte "yolunu kaybetmek, doğru hedeften sapmak, şaşırmak, boşa gitmek, hidayetin/ışığın mutlak zıddı" anlamlarına geldiğini tespit eder. İf'al babındaki muzari şart fiili olan "yudlil" (saptırırsa / yitirirse) kelimesi ile "Allah" isminin birleşimidir. Kendi elleriyle yonttukları aciz putları ilah sanan o inatçı aklın; ilahi nurdan kasten yüz çevirmesi neticesinde, Allah tarafından o sapkınlık içinde "terk edilmesini / dalaletinin onaylanmasını" nitelediğini belirtir.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, idlâl (saptırma) eyleminin ontolojik boyutunu inceler. Kur'an'da Allah'ın kulunu zorla (cebren) saptırmadığını; ayetteki "yudlilillâh" (Allah kimi saptırırsa) kurgusunun, aklını kasten putlara (dûn) teslim eden insanın kendi hür iradesiyle çizdiği o şirke dayalı rotanın, ilahi adalet (Sünnetullah) tarafından mühürlenmesi ve kişinin hakikate körleşmesi durumu olduğunu ifade eder.

        Fe Mâ (فَمَا)

        İbn Fâris, nedensellik/sonuç bildiren "fa" (artık/öyleyse) bağlacı ile mutlak olumsuzluk edatı "mâ" (yoktur, değil) birleşimidir. Şartın o sarsılmaz ve geri döndürülemez sonucunu (teolojik cezasını) ilan eder.

        Lehu (لَهُ)

        İbn Fâris, aidiyet/tahsis bildiren "lâm" (le/için) edatı ve "hu" (onun) zamiridir. O sapkınlığa ve karanlığa mahkûm edilen failin şahsını hedefe kilitler.

        Min (مِنْ)

        İbn Fâris, olumsuzluk cümlelerinde geldiğinde, cinsin tamamını kökünden reddeden ve tekit (pekiştirme) bildiren fazla/zâide edat (hiçbir) olduğunu belirtir.

        Hâdin (هَادٍ)

        İbn Fâris, "h-d-y" kökünün sözlükte "bir şeye nazikçe rehberlik etmek, doğru yola iletmek, karanlıktan çıkarmak" anlamlarına geldiğini tespit eder. İsm-i fâil formunda (esre ile kısaltılmış) olan "hâdin" (yol gösterici / rehber) kelimesinin; baştaki olumsuzluk ve pekiştirme edatlarıyla (fe mâ lehu min hâdin) birleşerek, kâinatın Yaratıcısı tarafından destekten mahrum bırakılmış o müşrik aklı, yeryüzündeki o taptığı putların, orduların veya felsefelerin asla ve asla "karanlıktan aydınlığa (tevhidi rotaya) çıkaramayacağını" bildiren o devasa ve mutlak ontolojik mühür olduğunu belirtir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kapanışı (fe mâ lehu min hâd) varoluşsal bir çaresizlik manifestosu olarak değerlendirir. "Allah kimi saptırırsa artık ona hiçbir yol gösterici yoktur" fermanının; evrendeki mutlak pusulanın (hidayetin) tek sahibinin Allah olduğunu; O'nun elçisini aciz putlarla korkutmaya kalkan kibrin, sonuçta kendi pusulasını parçaladığını ve zifiri bir labirentte yapayalnız, rehbersiz (hâdîn olmaksızın) ebedi bir karanlığa gömüleceğini ifade eder. Işığı yaratanı (Allah'ı) reddedenin, güneşi bulma ihtimali ontolojik olarak sıfırlanır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X