Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Zümer Sûresi, 32. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Zümer Sûresi, 32. Ayet

    فَمَنْ اَظْلَمُ مِمَّنْ كَذَبَ عَلَى اللّٰهِ وَكَذَّبَ بِالصِّدْقِ اِذْ جَٓاءَهُۜ اَلَيْسَ ف۪ي جَهَنَّمَ مَثْوًى لِلْكَافِر۪ينَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Femen azlemu mimmen keżebe ‘ala(A)llâhi vekeżżebe bi-ssidki iż câeh(u)(c) eleyse fî cehenneme meśven lilkâfirîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Allah hakkında asılsız inançlar uyduran ve gerçek kendisine ulaştığında onu yalan sayandan daha zâlim kim vardır? Kâfirlerin yeri cehennemde değil mi?”

      Allah hakkında asılsız inançlar uyduran ve gerçek kendisine ulaştığında onu yalan sayandan daha zâlim kim vardır? Cenâb-ı Hak burada şunu söylemektedir: İyilikler ve nimetler içinde yüzen birinin, kendisine bu nimetleri verene karşı yalanlar uydurmasından daha büyük bir zulüm ve daha çirkin bir iş yoktur. Sizler Allah’ın nimetleri ve sonsuz lütufları içinde yüzüyorsunuz, dolayısıyla Allah’a karşı yalan uydurmanızdan daha büyük bir zulüm ve daha çirkin bir iş olamaz. Gerçek kendisine ulaştığında onu yalan sayan. Yani Allah’ın haberini inkâr edip ve reddetmekten daha büyük bir zulüm ve daha çirkin bir iş yoktur; çünkü O’nun verdiği haberden daha doğru bir haber ve O’nun sözünden daha hak bir söz olamaz.

      Kâfirlerin yeri cehennemde değil mi? Cenâb-ı Hak sanki şunu söylemektedir: Kâfirlerin gideceği yer olarak cehennem kâfi değil mi? Tıpkı şu İlâhî beyanda buyurulduğu gibi: Onların harcı cehennem, işte oraya girecekler, yani inkâr etmelerine ve yalanlamalarına ceza olarak onlara cehennem yeter. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Fe Men (فَمَنْ)

        İbn Fâris, nedensellik ve ardışıklık bildiren "fa" (öyleyse / şu halde) bağlacı ile akıl sahibi varlıkları niteleyen ve istifham (soru) bildiren "men" (kim, o kimse ki) edatının birleşimi olduğunu belirtir. Önceki ayetlerde kurgulanan o devasa tevhidi şuurun ve diriliş tasvirinin ardından; aklı ve vicdanı sarsarak, muhatabı en ağır teolojik suçla (şirk ve iftirayla) yüzleşmeye çağıran o mutlak sorgulamayı başlattığını kaydeder.

        Azlemu (أَظْلَمُ)

        İbn Fâris, "z-l-m" kökünün sözlükte "bir şeyi ait olduğu/hakkı olan yerden başka bir yere koymak, eksiltmek, haddi aşmak, çiğnemek ve ışığın yokluğu (karanlık)" anlamlarına geldiğini tespit eder. İsm-i tafdil (en üstünlük/kıyas) veznindeki "azlemu" (daha zalim / en haksız) kelimesinin; sıradan bir hatayı değil, evrendeki hak-batıl dengesini kökünden bozan, ontolojik olarak varılabilecek o en uç ve en karanlık "sınır ihlalini" nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, zulüm kavramının, adaletin (ve tevhidi dengenin) mutlak zıddı olduğunu söyler. "Kim daha zalimdir?" (fe men azlemu) fermanının; yeryüzünde insanın insana yaptığı bedensel eziyetlerden çok daha feci bir yıkımı; yani aklın, bizzat kâinatın Yaratıcısına karşı işlediği o devasa epistemolojik ve teolojik haksızlığı (iftirayı) sorguladığını, en büyük zulmün doğrudan Allah'a yönelik olduğunu vurgular.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu ism-i tafdil (azlemu) formunu ontolojik bir adalet felsefesi olarak değerlendirir. İnsanın yeryüzünde işleyebileceği sayısız suç (cinayet, hırsızlık, gasp) varken; Kur'an'ın "Allah adına yalan uydurmayı" zulmün mutlak zirvesi (en zalim eylem) olarak konumlandırmasının; dinin merkezindeki "hakikat" (sıdk) kavramının dokunulmazlığını mühürlediğini ve evrensel nizamı bozan asıl felaketin ilahi otoriteyi kendi hevalarına alet etmek (iftira) olduğunu ifade eder.

        Mimmen (مِمَّنْ)

        İbn Fâris, ayrılma ve kıyas bildiren "min" (den/dan) edatı ile akıl sahibi varlıkları niteleyen ism-i mevsûl "men" (kimse) edatının birleşimidir. O "en büyük zalimlik" rütbesinin, kâinatta hangi spesifik eylemin failine sabitleneceğini işaret eden kıyas köprüsüdür.

        Kezabe (كَذَبَ)

        İbn Fâris, "k-z-b" kökünün sözlükte "doğruluğun ve gerçeğin (sıdk) mutlak zıddı olarak yalan söylemek, gerçeği asılsız saymak, uydurmak ve kendi zihninde kurguladığı bir şeyi hakikatmiş gibi sunmak" anlamlarına geldiğini tespit eder. Mazi (geçmiş zaman) fiil formundaki "kezabe" (yalan uydurdu / yalan söyledi) eyleminin; failin kasten, bilerek ve çıkarı uğruna olmayan bir fermanı (veya vasfı) var gibi göstererek gerçeği tahrif etmesini nitelediğini belirtir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sisteminde "kizb" (yalan) mefhumunu, Cahiliye felsefesi üzerinden inceler. "Kezabe" fiilinin burada sıradan bir gündelik yalanı değil, müşriklerin kendi ürettikleri sahte putları Allah'ın kızları veya aracıları sayarak, "Allah böyle emretti" diyerek ürettikleri o kurumsal/teolojik sahtekârlığı; yani insanın kendi kibrini "ilahi bir yasa" gibi sunma cüretini temsil ettiğini tespit eder.

        Alellâhi (عَلَى اللَّهِ)

        İbn Fâris, aleyhtelik ve yönelim bildiren "alâ" (üzerine, karşı) edatı (harf-i cer) ile kâinatın mutlak Yaratıcısının (Allah) has isminin birleşimidir. Yalan uydurma (kezabe) eyleminin nesnesinin ve kurbanının sıradan bir insan değil, "bizzat Allah'ın zâtı ve otoritesi" olduğunu sarsılmaz bir hudut ihlali olarak kaydeder. Allah'a iftira atmak (kezabe alellâh), kâinattaki en büyük felsefi cinayettir.

        Ve Kezzebe (وَكَذَّبَ)

        İbn Fâris, atıf "ve" bağlacı ile "k-z-b" kökünden türeyen tef'il babındaki mazi fiilin birleşimidir. "Ve kezzebe" (ve yalanladı / asılsız saydı / reddetti) eyleminin; ilk eylem olan "yalan uydurmak" (kezabe) fiilinin hemen yanına eklenerek, o zalim aklın iki boyutlu (aktif ve pasif) tahribatını nitelediğini belirtir. Bir yandan Allah adına sahte şeyler uydururken (kezabe), diğer yandan Allah'tan gelen asıl gerçeği reddetme/yalanlama (kezzebe) paradoksunu mühürler.

        Dücane Cündioğlu, dildeki bu iki farklı fiil formunu (kezabe ve kezzebe) varoluşsal bir idrak çöküşü olarak okur. Müstekbir (kibirli) aklın, kendi hevasından "Allah'a karşı yalan uydurması" (kezabe alellâh) ile; bizzat Allah'tan gelen apaçık hakikati, çıkarına ters düştüğü için "yalanlamasının" (kezzebe) birbirini besleyen tek bir karanlık felsefeye (zulme) ait olduğunu; şirkin hem üretken bir sahtekârlık (iftira) hem de inatçı bir körlük (inkar) barındırdığını ifade eder.

        Bis Sıdkı (بِالصِّدْقِ)

        İbn Fâris, vasıta/durum bildiren "bi" edatı ile "s-d-k" kökünün birleşimidir. S-d-k kökünün sözlükte "sözün, niyetin ve eylemin gerçeğe mutlak surette mutabık/uygun olması, sağlamlık, pürüzsüzlük ve yalanın (kizb) mutlak zıddı" anlamlarına geldiğini tespit eder. Belirlilik takısıyla gelen "es-Sıdk" (o mutlak doğru / hakikat / vahiy) isminin; yalanlanan şeyin sıradan bir haber değil, kâinatın sahibinden inen, evrenin yasalarıyla tam bir uyum içinde olan ve şüphe barındırmayan o sarsılmaz "Kur'ani gerçeğin ta kendisi" olduğunu nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, sıdk kavramının hem epistemolojik (bilgiye dair) hem de ontolojik (varlığa dair) bir boyutu olduğunu söyler. Kur'an'ın "Sıdk" (Hakikat) olarak isimlendirilmesi, onun sadece sözsel olarak doğru olmasını değil, aynı zamanda insanın fıtratına, evrenin nizamına ve ilahi adalete "mükemmel bir denklikle/istikametle" (ivec olmadan) uymasını ifade eder.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu tamlamayı (ve kezzebe bis sıdkı) tevhidi bir değer yargısı olarak değerlendirir. Yeryüzündeki zalimlerin (müstekbirlerin), kitleleri yönetmek için sürekli yalanlar (ideolojiler) kurguladıklarını; ancak karşılarına peygamber aracılığıyla o saf, pürüzsüz ve sarsıcı "Sıdk" (Tevhid) çıktığında, kendi sahte düzenleri yıkılmasın diye o mutlak hakikati hemen "yalanlama" refleksine girdiklerini; dolayısıyla sıdkı (gerçeği) reddetmenin, aklın kasten tağuta (zulme) biat etmesi demek olduğunu belirtir.

        İz (إِذْ)

        İbn Fâris, geçmiş zamana veya gerçekleşmiş bir olaya işaret eden "o vakit, dığı zaman, -tarihinde" anlamlarındaki zaman zarfıdır. O yalanlama eyleminin teorik bir tartışma esnasında değil, hakikatin bilfiil (somut olarak) failin karşısına dikildiği o sarsıcı kırılma anında yaşandığını kaydeder.

        Câehu (جَاءَهُ)

        İbn Fâris, "c-y-e" kökünün sözlükte "gelmek, bir yerden kalkıp bir hedefe ulaşmak, bir şeyi getirmek ve varmak" anlamlarına geldiğini tespit eder. Mazi (geçmiş zaman) fiil formundaki "câe" (geldi) ile "hu" (ona) zamirinin birleşimidir. "Ona geldiğinde" (iz câehu) eyleminin; o mutlak hakikatin (sıdkın) failin kendi zahmetli felsefi arayışıyla bulunmadığını, bilakis kâinatın Yaratıcısı tarafından peygamberler (elçiler) vasıtasıyla failin ayaklarına kadar, mazeret bırakmayacak bir netlikle "gönderilip ulaştırıldığını" nitelediğini belirtir.

        E Leyse (أَلَيْسَ)

        İbn Fâris, inkar/onay bildiren soru edatı "hemze" (e) ve olumsuzluk fiili "leyse" (değil midir / yok mudur) kelimelerinin birleşimidir. "Değil midir?" (e leyse) kalıbının, muhataptan bilgi bekleyen bir soru değil, evrensel adaletin ve aklın zaten bildiği o mutlak infaz gerçeğini (istifham-ı takriri) sarsıcı bir şekilde failin bizzat kendi fıtratına onaylatan bir felsefi tokat olduğunu kaydeder.

        Fî (فِي)

        İbn Fâris, "içinde, merkezinde, derinliklerinde" anlamına gelen mekân zarfıdır (harf-i cer). O cezanın uzamsal kapsamını işaret eder.

        Cehenneme (جَهَنَّمَ)

        İbn Fâris, kelimenin etimolojisi üzerine ihtilaf olduğunu; Arapça "c-h-m" (derin kuyu, dibi görünmeyen ateş, asık ve korkunç surat) kökünden türemiş olabileceği gibi, Farsça veya İbranice kökenli (Arapçalaşmış) bir özel isim de olabileceğini tespit eder. "Cehennem" isminin; o kasten Allah'a yalan uyduran (kezabe) ve O'nun getirdiği hakikati yalanlayan (kezzebe) en büyük zalimlerin fırlatılacağı o dipsiz, ebedi ve kahredici kozmik ateş yurdunu nitelediğini belirtir.

        Arthur Jeffery, kelimenin monoteistik Ortadoğu geleneğindeki etimolojik serüvenini detaylıca inceler. "Cehennem" (Jahannam) isminin doğrudan İbranicedeki "Ge-Hinnom" (Hinnom Vadisi - Kudüs'te tarihsel olarak putlara çocukların kurban edildiği ve sonradan çöplük/ateş yeri olan vadi) kökünden geldiğini; Kur'an'ın bu terimi Süryanice (Gihanna) veya Etiyopça üzerinden alarak, o en karanlık şirkin (putperestliğin) cezasını niteleyen evrensel, eskatolojik ve mutlak bir "ateş/azap çukuru" kavramına dönüştürdüğünü tartışır.

        Mesven (مَثْوًى)

        İbn Fâris, "s-v-y" kökünün sözlükte "bir yerde uzun süre kalmak, yerleşmek, ayrılmamak üzere ikamet etmek ve barınmak" anlamlarına geldiğini tespit eder. İsm-i mekân formundaki "mesven" (kalacak bir yer / ebedi ikametgâh / durak) kelimesinin; o cehennemin zalimler için kısa süreli bir arınma istasyonu değil, aksine içine hapsolacakları, demir atacakları ve asla çıkamayacakları o mutlak "varoluşsal son durak" olduğunu nitelediğini belirtir.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu kelimeyi (mesven) ontolojik bir mühürlenme olarak okur. "S-v-y" kökünün, geçici bir konaklamayı değil, "kök salmayı ve ebediyen orada mukim olmayı" ifade ettiğini; yeryüzünde iktidarlarına ve saraylarına güvenerek hakikati yalanlayanların; ahirette o kibrin karşılığı olarak cehenneme kalıcı birer "sakin" (mesven) olarak yerleştirileceğini ve sığındıkları o sahte güvenlik algısının o çukurda ebediyen yok edileceğini belirtir.

        Lil Kâfirîne (لِلْكَافِرِينَ)

        İbn Fâris, aidiyet/yönelim edatı "lâm" (li) ve "k-f-r" kökünden türeyen ism-i fâil çoğul ismin birleşimidir. K-f-r kökünün sözlükte "bir şeyin üzerini toprakla veya başka bir şeyle sıkıca örtmek, gizlemek, tohumu gömen çiftçi ve gerçeği saklamak" anlamlarına geldiğini tespit eder. "Lil kâfirîne" (o inkarcılar için / gerçeği örtenler için) kelimesinin; ayetin başındaki "hakikati (sıdkı) yalanlayan" (kezzebe) o zalim zümreyi, epistemolojik ve teolojik olarak "kâfir" (örten/nankör) statüsüne sabitlediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, küfür (k-f-r) kavramının zıddının sadece "iman" olmadığını, aynı zamanda "şükür" olduğunu söyler. Kâfir, Allah'ın kendisine gönderdiği hakikati (sıdkı) ve nimetleri kasten "örten, yok sayan ve nankörlük eden" kişidir. Dolayısıyla cehennem, gerçeği örtenlerin, ilahi adalet tarafından o ateşin içine "örtülüp hapsedilmesidir".

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın etik sisteminde küfür kavramını, yalanlamanın (tekzib) nihai varoluşsal formu olarak değerlendirir. "O kâfirler için cehennemde bir yer yok mudur?" fermanının; fıtratındaki o tevhidi sözleşmeyi (Elest ahdini) kasten gömen, peygamberin getirdiği gerçeğin üzerini kibrin örtüsüyle kapatan o inatçı aklın; kâinatta varabileceği yegâne ontolojik menzilin (mesven) mutlak bir karanlık ve azap (cehennem) olduğunu ilan eden sarsılmaz bir kapanış/infaz mühürü olduğunu tespit eder. Gerçeği (sıdkı) yalanlayan akıl, sadece kendi ebedi yurdunu ateşe çevirir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X