ثُمَّ اِنَّكُمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ عِنْدَ رَبِّكُمْ تَخْتَصِمُونَ۟
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Zümer Sûresi, 31. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: kıyamet duruşması, zümer suresi, zümer suresi 31. ayet, düşmanlık, ölümlülük, zümer 31, gün, kıyamet
-
30. “Elbette sen öleceksin, onlar da ölecek!”
31. “Sonra da kıyâmet gününde Rabb’inizin huzurunda davalaşacaksınız.”
Elbette sen öleceksin, onlar da ölecek. Bundan önceki ilâhı beyanda Cenâb-ı Hak şunu söylüyordu; “Allah şöyle bir örnek veriyor: Bir adam var ki onun birbiriyle ihtilaflı birçok ortak efendisi bulunmaktadır; bir adam da var ki bir tek kişiye bağlıdır. Şimdi bu iki adamın durumları eşit olabilir mi?”. Şüphesiz onlar bu dünyada eşittirler. Bunun hemen arkasından sen öleceksin, onlar da ölecek meâlindeki âyetin gelmesi şöyle izah edilebilir: Kendini ve dinini sadece Allah’a ve Resûlullaha (s.a.) teslim eden de ölecek, kendini Allah’a teslim etmeyip ihtilaf halindeki birçok ortağa teslim edenler de ölecek. Eğer kendisini sadece Allah’a teslim edenle bunu yapmayanı birbirinden ayırtedip durumlarını belirleyecek başka bir alem yoksa o zaman onlar eşit konumdadırlar. Halbuki hikmet, onların eşit olmadığını söylemektedir. Neticede kendini sadece Allah’a teslim eden de ölecek, öbürü de ölecek. Öyleyse bir yeniden dirilme kaçınılmazdır, o zaman buna mükâfatı, öbürüne de cezası verilecektir. En doğrusunu Allah bilir.
Yahut onlar, Resûlullah’ı (s.a.) uğursuz saydıkları, başlarına gelen belâların ve zorlukların onun yüzünden geldiğini iddia ettikleri için Cenâb-ı Hak böyle söylemiştir. Hatta Allah şöyle buyurmaktadır: ".Şimdi sen ölürsen, onlar ebedi mi kalacaklar?”. Hayır, kalmayacaklar. İşte burada da Allah Teâlâ elbette sen öleceksin, onlar da ölecek buyurmaktadır. Yani sen öldükten sonra onlar dünyada ebedî kalmayacak, aksine onlar da ölecekler. İddia ettikleri gibi onların başına gelen belâlar eğer senin yüzünden geliyorsa, sen öldükten sonra hiçbir sıkıntı görmeyecekler demektir, bu beyana sözü edilen anlamları vererek yorumlamak mümkündür. En doğrusunu Allah bilir.
Yahut Cenâb-ı Hak şunu söylemektedir: Elbette sen öleceksin ve Rabb’inin sana vâdettiği mükâfata ve üstün nimetlere kavuşacaksın, onlarda ölecekler ve onlar da kendilerine haber verilen cezaya ve azaba uğratılacaklar. En doğrusunu Allah bilir.
Sonra da kıyâmet gününde Rabb’inizin huzurunda davalaşacaksınız. İbn Ömer'in (r.a.) şöyle söylediği rivayet edilir; Biz bu âyetin tefsirini bilmiyorduk ve 'Kim davalaşacak?’ diyorduk. Ancak Resûlullah'ın (s.a.) ashabı arasında fitne zuhur edip birbirimize karşı kılıç çektiğimizde, bu âyetin bizim hakkımızda nâzil olduğunu anladım. Bu âyet geldiğinde Zübeyr’in şunu sorduğu rivayet edilir: Ey Allah’ın Resûlü, birbirimizle dünyada davalaştıktan sonra tekrar davalaşacak mıyız? Hz. Peygamber, “Evet” diye karşılık verince, Zübeyr, Öyleyse işimiz zor, dedi. Allah hepsinden razı olsun, bu âyet nâzil olduğunda sahabelerden bazılarının şöyle dediği rivayet edilir; Biz kardeş olduğumuz halde birbirimizle davalaşacak mıyız? Fakat Hz. Osman haksız yere ve düşmanca öldürüldüğünde, âyetin onlar için geldiğini ve onların da davalaşacağını anladılar. En doğrusunu Allah bilir.
Sonra onların kıyamet gününde davalaşmaları iki anlama gelir. Birincisi, aralarındaki hak ihlâllerinde veya borçlarda veya dinî meselelerde davalaşacaklardır. İkincisi, elbette sen öleceksin, onlar da ölecek. Sonra da kıyamet gününde Rabb’inizin huzurunda davalaşacaksınız mealindeki âyeti Cenâb-ı Hak, din ve dünyaya dair tartışmalar tıkandığında, insanlara hiçbir şey tesir etmez ve hiçbir şeyi kabul etmez hale geldiklerinde göndermiş ve onlara bu konuda kıyâmet gününde, azabı gözleriyle gördükleri vakit davalaşacaklarını haber vermiştir; o zaman hakikat önlerine konacak, onlar da boyun eğecekler, fakat bunun onlara faydası olmayacak. En doğrusunu Allah bilir.
İbn Mesûd’un (r.a.) mushafında “inneke mâitün ve innehum mâitün” (انك مائت وانهم مائتون) şeklindedir. Araplar bu fiili “mâte, yemûtü, mâitün” (مات يموت مائت) şeklinde kullanırlar.
Yorumu Yorumla
-
Summe (ثُمَّ)
İbn Fâris, zaman içinde bir genişlik, mesafe, ardışıklık ve olaylar arasında belirli bir gecikme/süreç (terâhî) bildiren "sonra, daha sonra" anlamındaki atıf bağlacı olduğunu belirtir. Dünyadaki o fani biyolojik çöküş (ölüm) ile ahiretteki o sarsılmaz diriliş/hesaplaşma arasındaki o devasa ontolojik aralığı ve geçişi (berzahı) niteleyen kozmik bir zaman köprüsüdür.
İnnekum (إِنَّكُمْ)
İbn Fâris, cümleye mutlak kesinlik katan, şüpheyi ortadan kaldıran tekit (pekiştirme) edatı "inne" (şüphesiz ki, muhakkak) ile ikinci çoğul şahıs "kum" (siz) zamirinin birleşimidir. Hükmün, muhatapların (hem peygamberin ve inananların hem de yalanlayan müşriklerin) tümüne yönelik şaşmaz ve kaçılamaz bir kitle fermanı olduğunu kaydeder.
Yevme (يَوْمَ)
İbn Fâris, "y-v-m" kökünün sözlükte "güneşin doğuşundan batışına kadar geçen süre, bir zaman dilimi ve mutlak gün" anlamlarına geldiğini tespit eder. Yevm kelimesinin, sıradan bir 24 saatlik döngüyü değil; yeryüzündeki tüm eylemlerin, çatışmaların ve inançların nihai faturasının kesileceği o sarsılmaz, şeffaf ve dehşetli "Hesap Çağını/Gününün" uzamsal sınırlarını nitelediğini belirtir.
el-Kıyâmeti (الْقِيَامَةِ)
İbn Fâris, "k-v-m" kökünün sözlükte "ayağa kalkmak, dikilmek, bir işi kararlılıkla sürdürmek, ayaklanmak ve yatmanın/sükûtun mutlak zıddı" anlamlarına geldiğini tespit eder. "El-Kıyâmeti" (Kıyamet / Diriliş) kelimesinin; yeryüzünde ölümle toprağa karışmış (yatmış) olan insanlığın, ilahi bir fermanla boyun eğerek o dehşetli yüzleşme için "ayağa kalktıkları / divana dikildikleri" o ontolojik uyanış anını nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, kıyamet kavramının, gizli olan her şeyin açığa çıkması ve fani dünyanın (uykunun) bitip gerçek uyanıklığın (kıyamın) başlaması olduğunu söyler. Zira yatan, ölen veya uyuyan kişi eylemsizdir; "kıyamet" ise, insanın kendi eylemlerini savunmak veya hesabını vermek için sarsılmaz bir iradeyle "ayağa dikilmesi" eylemidir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin "kalkmak, dikilmek" anlamındaki k-v-m kökünden türediğini; İslam eskatolojisinde (ahiret teolojisinde) Kıyamet teriminin, kâinat nizamının bozularak ölülerin yeniden diriltilmesini (ba's) ve mutlak adaletin tesisi için Allah'ın huzurunda toplanıp dikilmelerini ifade eden en temel ve kapsayıcı itikadi mühür olduğunu aktarır.
İnde (عِنْدَ)
İbn Fâris, "a-n-d" kökünün sözlükte "bir şeye yakın olmak, huzurunda bulunmak, mekân, taraf ve nezdinde" anlamlarına geldiğini tespit eder. Zaman ve mekân zarfı olan "inde" (katında / huzurunda) kelimesinin; o tartışmanın ve hesaplaşmanın yeryüzündeki sığ mahkemelerde veya tiranların saraylarında değil, hiçbir şeyin gizlenemeyeceği o mutlak, şeffaf ve aşkın ilahi makamın "tam karşısında/huzurunda" gerçekleşeceğini nitelediğini belirtir.
Rabbikum (رَبِّكُمْ)
İbn Fâris, "r-b-b" kökünün sözlükte "sahip, efendi, terbiye eden, gözeten, besleyen ve yöneten" anlamlarına geldiğini tespit eder. "Rabbikum" (Sizin Rabbinizin) tamlamasının; o hesaplaşılacak makamın sadece bir yargıç olmadığını, bilakis tartışan o tarafları yoktan var eden, besleyen ve adaletle terbiye eden o yegâne ve mutlak Otorite (Allah) olduğunu nitelediğini belirtir.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu aidiyet tamlamasını (Rabbikum) ontolojik bir eşitlik ve adalet zemini olarak okur. Dünyada ezenler (tiranlar) ve ezilenler (muvahhidler) arasındaki güç farkının, ahirette "Sizin (hepinizin) Rabbinizin huzurunda" formülüyle tamamen sıfırlandığını; sahte efendilerin çöktüğünü ve herkesin aynı mutlak Sahib'in (Rabbin) eşit, fani ve çaresiz birer kulu olarak o divana çıktığını ifade eder.
Tahtesımûn (تَخْتَصِمُونَ)
İbn Fâris, "h-s-m" kökünün sözlükte "kesmek, bir şeyi kökünden koparmak, delil getirerek karşı tarafı susturmak, şiddetle tartışmak ve davalaşmak" anlamlarına geldiğini tespit eder. İftial babındaki muzari çoğul form olan "tahtesımûn" (karşılıklı tartışacaksınız / davalaşacaksınız) fiilinin; sıradan bir sohbeti değil, tarafların (inananlar ile inkarcıların, ezilenler ile zalimlerin) birbirlerinin delillerini çürütmek ve ilahi adaletten haklarını kopardıp almak için giriştikleri o devasa, hararetli ve mutlak "eskatolojik (ahiret) çekişmesini/yüzleşmesini" nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, husumet (h-s-m) kavramının dildeki asıl manasının "bir ipi veya bağı kökünden kesip atmak" olduğunu söyler. "Tartışacaksınız/davalaşacaksınız" (tahtesımûn) eyleminin, ahiretteki o mahkemede tarafların dünyevi tüm bağları (asabiyeti, kabileciliği, sahte dostlukları) bıçak gibi "kesip atarak", sadece mutlak adalet (hak ve batıl) üzerinden amansız bir felsefi ve hukuki kavgaya tutuşması olduğunu vurgular.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sisteminde "husumet/davalaşma" kavramını, yeryüzündeki teolojik çatışmanın ahirete taşınması olarak inceler. Dünyada müşriklerin peygambere ve inananlara uyguladıkları o baskının (tekzibin ve kibrin), ahirette ilahi mahkeme kurulduğunda rollerin eşitlenmesiyle devasa bir "değerler çatışmasına" (tahtesımûn) dönüşeceğini; hakikatin (tevhidin) kibre karşı o nihai ve mutlak zaferini, tarafların bizzat kendi ağızlarından çıkan itiraflarla ve savunmalarla (tartışarak) elde edeceğini tespit eder.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu eylemi ontolojik bir Mahkeme-i Kübra (Büyük Duruşma) tasviri olarak değerlendirir. "Rabbinizin huzurunda davalaşacaksınız" (inde rabbikum tahtesımûn) fermanının; dinin sadece pasif bir inanç olmadığını, yeryüzünde hakkı gasp edilen, inancı uğruna zulüm gören ve alaya alınan muvahhidlerin (ve peygamberin), o tiranlardan ve müşrik yığınlardan Allah'ın adaleti önünde tek tek hesap soracağını; davanın dünyada kapanmadığını, asıl büyük "hesaplaşmanın ve duruşmanın" (husumetin) mutlak hâkimin (Rabbin) huzurunda bilfiil görüleceğini ifade eder.
Dücane Cündioğlu, dildeki bu tartışma/davalaşma (h-s-m) fiilini varoluşsal bir diyalektik ve maskelerin düşmesi olarak okur. Yeryüzünde sahte örtülerin, gücün ve ideolojilerin arkasına saklanarak hakikati yalanlayanların; o gün (Kıyamette) tüm bu illüzyonlardan sıyrılıp, sadece saf çıplak gerçeklikle peygamberin (ve müminlerin) karşısına dikileceklerini; bu "davalaşmanın" (tahtesımûn) aslında yalan ile gerçeğin, şirk ile tevhidin, kâinatın Yaratıcısı önünde son kez ve ebediyen "birbirinden kesin olarak ayrılması/kesilmesi" (h-s-m) eylemi olduğunu belirtir. Hesaplaşma (husumet), hakikatin mutlak tecellisidir.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla