اِنَّكَ مَيِّتٌ وَاِنَّهُمْ مَيِّتُونَۘ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Zümer Sûresi, 30. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: kıyamet duruşması, zümer suresi, zümer 30, düşmanlık, ölümlülük, zümer suresi 30. ayet, ölüm
-
30. “Elbette sen öleceksin, onlar da ölecek!”
31. “Sonra da kıyâmet gününde Rabb’inizin huzurunda davalaşacaksınız.”
Elbette sen öleceksin, onlar da ölecek. Bundan önceki ilâhı beyanda Cenâb-ı Hak şunu söylüyordu; “Allah şöyle bir örnek veriyor: Bir adam var ki onun birbiriyle ihtilaflı birçok ortak efendisi bulunmaktadır; bir adam da var ki bir tek kişiye bağlıdır. Şimdi bu iki adamın durumları eşit olabilir mi?”. Şüphesiz onlar bu dünyada eşittirler. Bunun hemen arkasından sen öleceksin, onlar da ölecek meâlindeki âyetin gelmesi şöyle izah edilebilir: Kendini ve dinini sadece Allah’a ve Resûlullaha (s.a.) teslim eden de ölecek, kendini Allah’a teslim etmeyip ihtilaf halindeki birçok ortağa teslim edenler de ölecek. Eğer kendisini sadece Allah’a teslim edenle bunu yapmayanı birbirinden ayırtedip durumlarını belirleyecek başka bir alem yoksa o zaman onlar eşit konumdadırlar. Halbuki hikmet, onların eşit olmadığını söylemektedir. Neticede kendini sadece Allah’a teslim eden de ölecek, öbürü de ölecek. Öyleyse bir yeniden dirilme kaçınılmazdır, o zaman buna mükâfatı, öbürüne de cezası verilecektir. En doğrusunu Allah bilir.
Yahut onlar, Resûlullah’ı (s.a.) uğursuz saydıkları, başlarına gelen belâların ve zorlukların onun yüzünden geldiğini iddia ettikleri için Cenâb-ı Hak böyle söylemiştir. Hatta Allah şöyle buyurmaktadır: ".Şimdi sen ölürsen, onlar ebedi mi kalacaklar?”. Hayır, kalmayacaklar. İşte burada da Allah Teâlâ elbette sen öleceksin, onlar da ölecek buyurmaktadır. Yani sen öldükten sonra onlar dünyada ebedî kalmayacak, aksine onlar da ölecekler. İddia ettikleri gibi onların başına gelen belâlar eğer senin yüzünden geliyorsa, sen öldükten sonra hiçbir sıkıntı görmeyecekler demektir, bu beyana sözü edilen anlamları vererek yorumlamak mümkündür. En doğrusunu Allah bilir.
Yahut Cenâb-ı Hak şunu söylemektedir: Elbette sen öleceksin ve Rabb’inin sana vâdettiği mükâfata ve üstün nimetlere kavuşacaksın, onlarda ölecekler ve onlar da kendilerine haber verilen cezaya ve azaba uğratılacaklar. En doğrusunu Allah bilir.
Sonra da kıyâmet gününde Rabb’inizin huzurunda davalaşacaksınız. İbn Ömer'in (r.a.) şöyle söylediği rivayet edilir; Biz bu âyetin tefsirini bilmiyorduk ve 'Kim davalaşacak?’ diyorduk. Ancak Resûlullah'ın (s.a.) ashabı arasında fitne zuhur edip birbirimize karşı kılıç çektiğimizde, bu âyetin bizim hakkımızda nâzil olduğunu anladım. Bu âyet geldiğinde Zübeyr’in şunu sorduğu rivayet edilir: Ey Allah’ın Resûlü, birbirimizle dünyada davalaştıktan sonra tekrar davalaşacak mıyız? Hz. Peygamber, “Evet” diye karşılık verince, Zübeyr, Öyleyse işimiz zor, dedi. Allah hepsinden razı olsun, bu âyet nâzil olduğunda sahabelerden bazılarının şöyle dediği rivayet edilir; Biz kardeş olduğumuz halde birbirimizle davalaşacak mıyız? Fakat Hz. Osman haksız yere ve düşmanca öldürüldüğünde, âyetin onlar için geldiğini ve onların da davalaşacağını anladılar. En doğrusunu Allah bilir.
Sonra onların kıyamet gününde davalaşmaları iki anlama gelir. Birincisi, aralarındaki hak ihlâllerinde veya borçlarda veya dinî meselelerde davalaşacaklardır. İkincisi, elbette sen öleceksin, onlar da ölecek. Sonra da kıyamet gününde Rabb’inizin huzurunda davalaşacaksınız mealindeki âyeti Cenâb-ı Hak, din ve dünyaya dair tartışmalar tıkandığında, insanlara hiçbir şey tesir etmez ve hiçbir şeyi kabul etmez hale geldiklerinde göndermiş ve onlara bu konuda kıyâmet gününde, azabı gözleriyle gördükleri vakit davalaşacaklarını haber vermiştir; o zaman hakikat önlerine konacak, onlar da boyun eğecekler, fakat bunun onlara faydası olmayacak. En doğrusunu Allah bilir.
İbn Mesûd’un (r.a.) mushafında “inneke mâitün ve innehum mâitün” (انك مائت وانهم مائتون) şeklindedir. Araplar bu fiili “mâte, yemûtü, mâitün” (مات يموت مائت) şeklinde kullanırlar.
Yorumu Yorumla
-
İnneke (إِنَّكَ)
İbn Fâris, cümleye mutlak kesinlik, şüpheyi ortadan kaldıran tekit (pekiştirme) edatı "inne" (şüphesiz ki, muhakkak) ile ikinci tekil şahıs muhatap zamiri "ke" (sen) kelimesinin birleşimidir. Hükmün, muhatabın (peygamberin) bizzat şahsına, varoluşuna ve fani tabiatına sarsılmaz bir şekilde kilitlendiğini kaydeder.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu hitabı ontolojik bir beşeriyet manifestosu olarak okur. "Şüphesiz sen..." (inneke) fermanının; peygamberin elçilik vasfının (risaletin) onun biyolojik ve fani sınırlarını iptal etmediğini, kâinattaki en seçkin insanın dahi evrensel doğa yasalarına (Sünnetullah'a) mutlak surette boyun eğmek zorunda olduğunu ifade eden sarsılmaz bir tevhidi uyarı olduğunu belirtir.
Meyyitun (مَيِّتٌ)
İbn Fâris, "m-v-t" kökünün sözlükte "hayatın ve canlılığın mutlak zıddı, sükûnet, ruhun bedenden ayrılması, gücün tükenmesi ve eylemsizlik" anlamlarına geldiğini tespit eder. İsm-i fâil/sıfat formundaki "meyyitun" (öleceksin / ölümlüsün) kelimesinin; anlık bir eylemi değil, failin fıtratına ve kodlarına kazınmış olan o kaçınılmaz ontolojik bitimliliği (faniliği) nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, dildeki "meyyit" ile "meyt" kavramları arasındaki o devasa anlamsal farkı inceler. "Meyt" kelimesinin halihazırda ölmüş, ruhu bedeninden ayrılmış ceset için kullanıldığını; ayette peygamber için kullanılan "meyyit" kelimesinin ise "şu an yaşıyor olsa da doğası gereği ölüme mahkûm olan, er ya da geç mutlak surette ölecek olan varlık" (fani) anlamına geldiğini söyler. Allah'ın elçisine "sen meyyitsin" demesi, onun yarı-tanrısal bir ölümsüzlük fantezisine asla sahip olamayacağının ilanıdır.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın insan tasavvurunda (antropolojisinde) bu kavramı inceler. Pagan Arap aklının (Cahiliyenin) ölümü kör bir kader (dehr) ve anlamsız bir yok oluş olarak görmesine karşılık; Kur'an'ın, bizzat kendi peygamberine "Sen de ölümlüsün" (meyyitun) diyerek, ölümü evrensel, eşitleyici ve doğrudan kâinatın Yaratıcısının elinde olan rasyonel bir kozmik/biyolojik yasa statüsüne yükselttiğini tespit eder.
Dücane Cündioğlu, dildeki bu m-v-t (ölüm) mefhumunu elçilik teolojisi bağlamında varoluşsal bir sınır çizgisi olarak değerlendirir. "Şüphesiz sen öleceksin" (inneke meyyitun) fermanının; mitolojilerde görülen "peygamberi tanrılaştırma / ölümsüzleştirme" sapmasına karşı Kur'an'ın aldığı en sert ve en net epistemolojik tedbir olduğunu; elçinin (beşerin) ölümü tatmasının, sadece Allah'ın "El-Hayy" (mutlak diri) ve "El-Bâkî" (ölümsüz) olduğu gerçeğini zihinlere çivileyen o devasa tevhidi mühür olduğunu ifade eder.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin "hayatın son bulması" anlamındaki m-v-t kökünden türediğini; İslam akaidinde (teolojisinde) Hz. Peygamber'e hitaben kullanılan "meyyit" vasfının, onun bir insan (beşer) olarak yeryüzündeki fiziksel misyonunun bir gün mutlaka tamamlanacağını ve İslam davasının şahıslara (peygambere bile) değil, doğrudan Bâkî olan Allah'a bağlı olduğunu gösteren en temel itikadi dayanak noktası olduğunu aktarır.
Ve İnnehum (وَإِنَّهُمْ)
İbn Fâris, atıf bağlacı "ve", mutlak kesinlik/pekiştirme edatı "inne" ile üçüncü çoğul şahıs "hum" (onlar) zamirinin birleşimidir. "Ve şüphesiz onlar da..." (ve innehum) kalıbının; peygamberin o fani varoluşuyla, karşısındaki o inatçı, kibirli ve müşrik kitleyi aynı şaşmaz, biyolojik ve evrensel terazinin (yasanın) içine dâhil eden sarsılmaz bir ontolojik bağlaç olduğunu kaydeder.
Meyyitûne (مَيِّتُونَ)
İbn Fâris, "m-v-t" (ölmek, canlılığın bitmesi) kökünden türeyen "meyyit" kelimesinin eril çoğul formudur. "Meyyitûne" (öleceklerdir / ölümlüdürler) isminin; o kibre kapılıp yeryüzünde tanrılık (otonomi) taslayan tiranların ve müşrik yığınların, eninde sonunda fıtri bir çöküşle (ölümle) yüzleşip toprak olacaklarını nitelediğini belirtir.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu kelimeyi tarihsel ve psikolojik bir reddiye olarak okur. Mekke müşriklerinin, peygamberin davetinden kurtulmak için zamanın geçmesini ve onun hastalanıp "ölmesini" beklediklerini; Kur'an'ın "Şüphesiz sen öleceksin, ama şüphesiz onlar da ölecekler" (inneke meyyitun ve innehum meyyitûn) diyerek, düşmanının ölümünü bekleyen o ahmak aklın, bizzat kendisinin de ölümün pençesinde olduğunu; ölümün, yeryüzündeki tüm statüleri yerle bir eden o en soğuk, en gerçek ve kaçılamaz yasa olduğunu yüzlerine çarptığını belirtir.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kapanışı (meyyitûne) ontolojik bir denklik ve ahiret mukaddimesi olarak değerlendirir. Yeryüzündeki hak-batıl savaşında, tiran ile peygamberin biyolojik olarak aynı akıbete (ölüme/toprağa) uğramasının dünyevi bir mutlak eşitlik getirdiğini; ancak bu biyolojik çöküşün (m-v-t), hemen sonrasında gelecek olan o büyük eskatolojik mahkemenin (Hesabın) mecburi bir ön şartı olduğunu ifade eder. İki taraf da ölecek ki (meyyitûn), kâinatın sahibinin huzurunda o devasa hesaplaşma ve ayrışma başlayabilsin. Ölüm, her iki taraf için de son değil, asıl yüzleşmenin kapısıdır.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla