قُرْاٰناً عَرَبِياًّ غَيْرَ ذ۪ي عِوَجٍ لَعَلَّهُمْ يَتَّقُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Zümer Sûresi, 28. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: arapça kuran, çelişkisizlik, zümer 28, zümer suresi, zümer suresi 28. ayet, misal, arapça, kuran, takva
-
“(Bunu) insanlar Allah’a karşı gelmekten korunsunlar diye Arap diliyle indirdiğimiz çelişkisiz Kur’ân’da (yaptık).”
Arapça Kur’ân, yani onu Arap diliyle indirdiğimiz Kur’an yaptık. Başka bir beyanında, insanların anlamaları ve bilmeleri için “Biz onu Arapça bir Kur’an olarak indirdik” buyurmaktadır, tıpkı şu İlâhî beyanda belirtildiği gibi: “İstisnasız her peygamberi kendi kavminin diliyle gönderdik ki”. Çelişkisiz anlamına gelen ‘ğayra zî ‘ivecin” (غير ذي عوج) iki mânaya gelir. Birincisi, daha önce gönderilen kitaplara muhalif değil, onlarla uyumlu mânasına gelebilir. Çünkü Allah’ın gönderdiği bütün kitaplar insanları Allah’ın birliğine ve Rab olduğuna imana davet ediyordu, işte Kur’ân da böyledir, dolayısıyla Kur’ân diğer kitaplara aykırı değil onlarla uyum içindedir. İkincisi, Kur’ân âyetleri birbirine aykırı ve çelişkili değil, aksine çok farklı zamanlarda nâzil olmasına rağmen birbiriyle uyumlu ve düzgündür. Başarıya ulaşmak ancak Allah’ın yardımıyla mümkündür. Ğayra zî ‘ivecin ibaresi aslında haktan sapmış ve ayrılmış değil mânasına gelir. Korunsunlar diye, yani helâke düşmekten veya Allah’ın öfkesinden ve intikamından sakınsınlar diye.
Yorumu Yorumla
-
Kur'ânen (قُرْآنًا)
İbn Fâris, "k-r-e" kökünün sözlükte "bir araya getirmek, toplamak, dağınık olan parçaları cem ederek seslendirmek ve okumak" anlamlarına geldiğini tespit eder. "Kur'ânen" (bir okuma / bir metin olarak) kelimesinin; önceki ayette bahsedilen o "her türlü misalin" (kulli meselin) dağınık ve uçucu fikirler olarak kalmadığını, sarsılmaz bir ilahi tasarımla tek bir gövdede (hitapta) "bir araya getirilerek seslendirildiğini" nitelediğini belirtir.
Arthur Jeffery, kelimenin Ortadoğu'nun monoteistik (Sami) dillerindeki etimolojik ve tarihsel kökenini inceler. Arapçadaki "Kur'an" kavramının, Süryanice ve Aramicede kilise/ibadet ritüellerinde "kutsal metnin cemaat huzurunda sesli ve makamlı okunması" (lectionary) anlamına gelen "Keryana" kelimesiyle doğrudan bir semantik akrabalığı bulunduğunu; İslam'ın bu terimi alarak, vahyi kilitli bir kitabe olmaktan çıkarıp, sürekli "yankılanan, yaşanan ve işitilen" sarsılmaz bir teolojik otoriteye dönüştürdüğünü tartışır.
Christoph Luxenberg (Pseudonym), bu ismin Aramice-Süryanice "keryana" kelimesinden türediği tezini merkeze alarak; "Kur'an" tabirinin geç antik çağdaki Süryani geleneğine uygun olarak, inananların ibadet esnasında "sesli okuması gereken litürjik metinler bütünü" (lectionary) olarak tanımlandığını; dolayısıyla metnin sessizce köşede okunacak bir kitaptan ziyade, bizzat aktif bir "hitabet/okuma eylemi" olduğunu iddia eder.
Angelika Neuwirth, bu kelimeyi Kur'an'ın edebi ve kompozisyonel yapısı bağlamında okur. "Kur'an olarak" vurgusunun; metnin tarihe hapsolmuş kapalı bir belge olmadığını, aksine cemaat (ümmet) tarafından sürekli ritmik bir şekilde "seslendirilmek/okunmak" (recitation) üzere tasarlanmış çok canlı, performatif ve interaktif bir ilahi kelam olduğunu tespit eder.
Arabiyyen (عَرَبِيًّا)
İbn Fâris, "a-r-b" kökünün sözlükte "açıkça ifade etmek, meramını kusursuz anlatmak, kapalılığın/kekemeliğin zıddı, saf ve pürüzsüz olmak" anlamlarına geldiğini tespit eder. "Arabiyyen" (Arapça / apaçık / pürüzsüz) sıfatının; sadece coğrafi veya etnik bir dil aidiyetini değil, indirilen o muazzam sözün (Kur'an'ın) muhatabın zihninde hiçbir düğüm bırakmayacak kadar "berrak, anlaşılır ve edebi bir kusursuzlukla (fasahatle)" inşa edildiğini nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, i'râb ve arap kavramlarının dildeki asıl manasının "bir şeyi hiçbir kapalılığa (acemliğe) yer bırakmaksızın en net haliyle beyan etmek" olduğunu söyler. Kur'an'ın "Arapça" (Arabiyyen) olmasının; ilahi hakikatlerin, muhatabın diline ve idrakine uygun olarak, yoruma ve sapmaya mahal vermeyecek o en şeffaf/belagatli kalıplara dökülerek inmesi olduğunu vurgular.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın iletişim felsefesinde bu vasfı (Arabiyyen) ontolojik bir "bağlamsallaştırma" (contextualization) olarak inceler. Aşkın (müteâl) ve mutlak olan ilahi boyutun, beşerle iletişim kurabilmek için kendi sınırsız kelamını insanın sınırlı konseptlerine (Arapçanın dilsel kalıplarına) "tercüme ederek/indirerek" sunduğunu; bu sayede evrenin Yaratıcısının, muhatabına onun en iyi bildiği ve en çok sarsılacağı (edebi) dille "apaçık" hitap ettiğini tespit eder.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu tamlamayı epistemolojik bir lütuf ve tarihi gerçeklik olarak değerlendirir. "Arapça bir Kur'an" (Kur'ânen Arabiyyen) fermanının; ilahi mesajın havada asılı, mistik veya anlaşılamaz (sihirli) bir lafız yığını olmadığını; vahyin ilk muhatabı olan Hicaz toplumunun tarihsel, sosyolojik ve dilsel (Arapça) kodlarını merkeze alarak vücut bulduğunu; dolayısıyla mesajın, o dilin tüm zenginliğini, deyimlerini ve mecazlarını kullanarak muhatabın (ve sonrasında insanlığın) aklını mutlak bir şekilde kuşattığını ifade eder.
Ğayra (غَيْرَ)
İbn Fâris, "ğ-y-r" kökünün sözlükte "bir şeyin mutlak zıddı, farklı olmak, dışında kalmak, değişmek ve başkalık" anlamlarına geldiğini tespit eder. Kendisinden sonra gelen kavramın (eğriliğin) o indirilen metinde (Arapça Kur'an'da) "asla bulunmadığını, ontolojik ve felsefi olarak bütünüyle dışlandığını" bildiren mutlak bir istisna/olumsuzluk edatıdır (olmaksızın, -den uzak, olmayan).
Zî (ذِي)
İbn Fâris, "z-v/z-v-y" kökünden türeyen, bir niteliğin, durumun veya nesnenin mutlak "sahibi, maliki, ehli, taşıyıcısı" anlamlarına gelen sahiplik ismidir (esre formunda "zî").
İvecin (عِوَجٍ)
İbn Fâris, "a-v-c" kökünün sözlükte "doğruluğun ve düzlüğün (istikamet) mutlak zıddı olarak eğrilik, bükülme, sapma, çarpıklık ve çelişki" anlamlarına geldiğini tespit eder. "İvec" kelimesinin, (ayn harfinin esresiyle okunduğunda) dinde, sözde, fikirde ve felsefede (soyut kavramlarda) var olan "mantıksal tutarsızlığı ve ahlaki eğriliği" nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "a-v-c" kökünden türeyen iki kavram arasındaki o devasa semantik farkı inceler. Üstün ile okunan "Evec" (عَوَج) kelimesinin ağaç, yol, duvar gibi gözle görülen fiziksel (somut) nesnelerdeki eğriliği anlattığını; esre ile okunan "İvec" (عِوَج) kelimesinin ise inanç, din, ahlak ve söz (kelam) gibi soyut/entelektüel yapılardaki "sapmayı, felsefi çelişkiyi ve tutarsızlığı" ifade ettiğini söyler. Kur'an'ın "pürüzsüz/eğriliği olmayan" (ğayra zî ivecin) vasfı; metnin içinde zerre kadar mantıksal bir hatanın, teolojik bir çelişkinin veya fıtrata aykırı bir ahlaki sapmanın bulunmadığını mühürler.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu tamlamayı (ğayra zî ivecin) ontolojik bir istikamet (doğruluk) manifestosu olarak okur. "Hiçbir eğriliği/pürüzü olmayan" fermanının; insan aklının veya yeryüzü filozoflarının ürettiği metinlerin (veya tağutun yasalarının) doğası gereği fani, defolu, taraflı ve "çarpık" (ivec sahibi) olmasına karşılık; ilahi vahyin kâinatın kusursuz matematiğiyle tam bir uyum içinde, hiçbir uca savrulmayan, ahlakı bozmayan ve çelişkiye düşmeyen o mutlak "Sırât-ı Müstakîm" (dosdoğru yol / pürüzsüz kelam) olduğunu ifade eder.
Dücane Cündioğlu, dildeki bu pürüz/çelişki (ivec) kavramını ve onun reddini (ğayra zî ivecin) epistemolojik bir kusursuzluk iddiası olarak değerlendirir. Önceki ayette metnin kendi içinde eşsiz bir tutarlılığa sahip olduğu (muteşâbihen) söylendikten sonra; burada tekrar "içinde hiçbir eğrilik/çarpıklık barındırmayan" denilmesinin; Kur'an'ın kendi teolojisinde hiçbir mantıksal çatlak (paradoks) bulunmadığını ilan eden, müşriklerin "bu şiirdir, sihirbaz sözüdür" şeklindeki şüphelerini kökünden ezen sarsılmaz bir felsefi meydan okuma olduğunu belirtir. Hakikat, içinde eğrilik (ivec) taşımayan o "mutlak dik" (kâim) duruştur.
Leallehum (لَعَلَّهُمْ)
İbn Fâris, "umulur ki, belki, gayesiyle" anlamlarına gelen, bir eylemin arkasındaki umudu, fıtri beklentiyi veya nihai hedefi (teracci) bildiren edat ile "hum" (onlar) zamirinin birleşimidir. O kusursuz, Arapça ve apaçık kitabın indirilmesinin ardındaki o devasa ontolojik ve ahlaki gayeyi (nedeni) başlatan harftir.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu beklenti edatını (lealle) varoluşsal bir hür irade (teodise) dengesi olarak okur. Kur'an'ın kusursuzluğunu (ğayra zî ivec) anlattıktan sonra, Allah'ın insanlara "Şu halde umulur ki sakınırlar" (leallehum) diyerek açık bir kapı bırakmasının; O'nun insanı zorla ve cebren hidayete sokmadığını, aklın o pürüzsüz metni okuyup kendi hür iradesiyle/çabasıyla o kurtuluşu (takvayı) seçmesini beklediğini; dinin insan iradesine (seçme hürriyetine) duyduğu o muazzam saygıyı ifade ettiğini belirtir.
Yettekûne (يَتَّقُونَ)
İbn Fâris, "v-k-y" kökünün sözlükte "bir şeyi dışarıdan gelecek zararlara, tehlikelere ve azaba karşı korumak, kalkan edinmek ve sakınmak" anlamlarına geldiğini tespit eder. İftial babındaki muzari çoğul form olan "yettekûne" (sakınırlar / takva sahibi olurlar) eyleminin; failin o pürüzsüz (eğriliği olmayan) Kur'an'ı idrak ettikten sonra; yeryüzündeki tağutlardan, kibrinden ve şirkten uzaklaşarak ilahi adaletin hassas yasalarını (Sünnetullah'ı) kendisine mutlak bir ahlaki zırh/kalkan (vikaye) edinmesini nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, takva (v-k-y) kavramının salt bir "korkup kaçma" olmadığını; aksine sevilen ve saygı duyulan bir otoritenin çizdiği o kusursuz sınırları ihlal etmekten özenle kaçınarak, o yasalara (hiçbir eğriliği olmayan o vahye) sığınmak olduğunu söyler. Kur'an'ın indiriliş gayesi, insanın ruhunu şirke ve kibre düşmekten "koruyacak" (yettekûn) o otokontrol mekanizmasını inşa etmektir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın etik sisteminde takva kelimesini bu bağlamda felsefi bir kurtuluş (selamet) olarak inceler. Ayetteki "hiçbir eğriliği olmayan" (ğayra zî ivecin) vasfıyla, "sakınırlar/takva duyarlar" (yettekûn) eyleminin birbirini ontolojik olarak tamamladığını; Cahiliye toplumunun felsefesinde, inançlarında ve ahlakında devasa "eğrilikler/çarpıklıklar" (ivec) bulunduğunu; insanın ancak Kur'an'ın o dosdoğru/Arapça hitabına tutunarak kendi nefsindeki ve toplumundaki o çarpıklıklardan "korunabileceğini/sakınabileceğini" (yettekûn) tespit eder. Takva, eğri olan dünyada, "eğriliği olmayan" Kelâm'a tutunarak dimdik (müstakim) kalma eylemidir.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla