Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Zümer Sûresi, 27. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Zümer Sûresi, 27. Ayet

    وَلَقَدْ ضَرَبْنَا لِلنَّاسِ ف۪ي هٰذَا الْقُرْاٰنِ مِنْ كُلِّ مَثَلٍ لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَۚ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Velekad darabnâ linnâsi fî hâżâ-lkur-âni min kulli meśelin le’allehum yeteżekkerûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Muhakkak ki biz, düşünüp ders alsınlar diye insanlar için bu Kur’ân’da her türlü örneği ortaya koyduk.”

      Biz insanlar için bu Kur’ân’da her türlü örneği ortaya koyduk. Yani insanların dinleri ve dünyaları hakkında ihtiyaç duydukları her şeyi bu Kur’an’da beyan ettik. Yahut Cenâb-ı Hak onlara lehlerinde ve aleyhlerinde olan fiilleri veyahut Allah’ın üzerlerindeki hakkını veyahut da onların birbirleri üzerindeki haklarını ve benzeri hususları beyan etmiştir. En doğrusunu Allah bilir. Düşünüp ders alsınlar diye. Burada iki husus dikkatimizi çekmektedir: Birincisi, onlara nasihat ve öğüt vermek gerekli olduğu için bu Kur’an’da her türlü örneği koyduk. İkincisi de verilen nasihat ve öğütlerin onları mutluluğa ulaştırması için her türlü örneği koyduk.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ve Lekad (وَلَقَدْ)

        İbn Fâris, atıf bağlacı "ve", eyleme sarsılmaz bir pekiştirme katan tekit edatı "lâm" (le) ve mazi (geçmiş zaman) fiilinin önüne gelerek o işin şüphe götürmez bir şekilde, kesin olarak tahakkuk ettiğini bildiren "kad" (muhakkak ki / andolsun ki) edatının birleşimi olduğunu belirtir. Kâinatın sahibinin, insana hakikati anlatmak için hiçbir eksik bırakmadığını ilan eden o mutlak, yemin mahiyetindeki deklareyi başlatır.

        Darabnâ (ضَرَبْنَا)

        İbn Fâris, "d-r-b" kökünün sözlükte "vurmak, dövmek, bir şeyi başka bir şeye şiddetle çarpmak, yola çıkmak, dolaşmak ve misal getirmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. Birinci çoğul şahıs mazi fiil formundaki "darabnâ" (biz vurduk / biz misal getirdik) eyleminin; bir hakikati muhatabın zihnine, tıpkı bir nesneyi başka bir nesneye çarparak iz bırakması (darb etmesi) gibi, sarsıcı ve kalıcı bir şekilde "nakşetmesini / çarpmasını" nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "darb-ı mesel" (örnek getirme/vurma) kavramının Kur'an'daki epistemolojik işlevini inceler. Darb (vurma) fiilinin kullanılmasının, sıradan ve sönük bir anlatımı değil; gaflet içindeki insan aklını, sarsıcı, çarpıcı ve uyandırıcı bir benzetmeyle "döverek/sarsarak" hakikati o kaskatı kalbe (zihne) zorla nüfuz ettirme eylemi olduğunu söyler.

        Dücane Cündioğlu, dildeki bu vurma/çarpma (d-r-b) mefhumunu ontolojik ve felsefi bir sarsıntı olarak okur. "Biz misal verdik" tabirindeki "darabnâ" fiilinin, hakikatin o sağırlaşmış müşrik zihnine estetik bir süsleme olarak değil, bilakis aklın o sığ duvarlarını parçalayan devasa bir felsefi balyoz gibi "çarpıldığını/vurulduğunu"; misal getirmenin aslında entelektüel bir hırpalama ve diriltme eylemi olduğunu ifade eder.

        Lin Nâsi (لِلنَّاسِ)

        İbn Fâris, yönelim ve aidiyet bildiren "lâm" (li/için) edatı ile "n-v-s" (hareket etmek) veya "u-n-s" (alışmak, sosyalleşmek) köklerinden türeyen "en-nâs" (insanlar) kelimesinin birleşimidir. O sarsıcı "çarpma/örnekleme" eyleminin hedef kitlesini nitelediğini kaydeder.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın iletişim sisteminde "en-nâs" kavramının evrenselliğini inceler. Ayette "Mekkeliler için" veya "Araplar için" değil de mutlak ve kuşatıcı bir formda "İnsanlar için" (lin nâsi) denilmesinin; o getirilen örneklerin ve felsefi balyozların lokal, kabilevi veya tarihsel bir kitleye değil, insanın o zaaflarla, unutkanlıkla ve kibirle malul olan evrensel "insanlık fıtratına/psikolojisine" yöneltildiğini tespit eder.

        Fî (فِي)

        İbn Fâris, "içinde, zarfında, dâhilinde" anlamına gelen mekân ve durum edatıdır (harf-i cer). O misallerin dışarıda bir efsane değil, doğrudan o metnin/kitabın gövdesine dâhil olduğunu mühürler.

        Hâzel (هَٰذَا)

        İbn Fâris, "hâ" (dikkat/uyarı harfi) ve "zâ" (işaret zamiri) kelimelerinin birleşimidir. "Bu" (hâzâ) işaretinin; uzaktaki ulaşılamaz bir felsefeyi değil, muhatabın bizzat duyduğu, hissettiği, elinin altındaki o somut ve mevcut hitabı (metni) işaret ettiğini belirtir.

        el-Kur'âni (الْقُرْآنِ)

        İbn Fâris, "k-r-e" kökünün sözlükte "bir araya getirmek, toplamak, harfleri/kelimeleri cem ederek seslendirmek ve okumak" anlamlarına geldiğini tespit eder. Belirlilik takısıyla gelen "el-Kur'âni" (o eşsiz Okuma / Toplam) isminin; dağınık gerçekliklerin, hikmetlerin ve misallerin mutlak bir ilahi tasarımla tek bir gövdede (hitapta) "bir araya getirilerek seslendirilmesini" nitelediğini belirtir.

        Arthur Jeffery, kelimenin monoteistik Ortadoğu dillerindeki etimolojik ve tarihsel kökenini inceler. Arapçadaki "Kur'an" kavramının, Süryanice ve Aramicede kilise/ibadet ritüellerinde "kutsal metnin sesli ve makamlı okunması" (lectionary) anlamına gelen "Keryana" kelimesiyle doğrudan bir semantik akrabalığı bulunduğunu; İslam'ın bu terimi alarak, o ilahi vahyi durağan bir kitabe olmaktan çıkarıp, sürekli "okunan, yankılanan ve yaşanan" sarsılmaz bir işitsel/teolojik otoriteye dönüştürdüğünü tartışır.

        Christoph Luxenberg (Pseudonym), bu ismin Aramice-Süryanice "keryana" kelimesinden türediği tezini merkeze alarak; Kur'an'ın orijinalinde kendini yazılı bir "Kitap" (book) olarak değil, doğrudan geç antik çağdaki Süryani geleneğine uygun olarak, inananların cemaat halinde "sesli okuması gereken metinler bütünü/litürji" (lectionary) olarak tanımladığını iddia eder.

        Angelika Neuwirth, Kur'an'ın kendi varoluşsal statüsünü "Kur'an" (Okunan) olarak isimlendirmesini litürjik (ibadete dair) bir kompozisyon olarak okur. Bu ismin; metnin donuk, tarihe hapsolmuş kapalı bir belge olmadığını, aksine cemaat (ümmet) tarafından namazlarda, gecelerde (mesâni olarak) sürekli ve ritmik bir şekilde "seslendirilmek/okunmak" (recitation) üzere tasarlanmış çok canlı, performatif ve interaktif bir ilahi kelam olduğunu tespit eder.

        Min (مِنْ)

        İbn Fâris, ayrılma, başlangıç veya beyan (açıklama) bildiren edattır. Verilen o sarsıcı örneklerin kaynağını ve o devasa havuza aidiyetini işaret eder.

        Kulli (كُلِّ)

        İbn Fâris, "k-l-l" kökünün sözlükte "bir şeyi çepeçevre sarmak, kuşatmak, tamamını içine almak ve eksik bırakmamak" anlamlarına geldiğini tespit eder. "Her türlü / her bir" (kull) kelimesinin; Kur'an'da sunulan o felsefi örneklemlerin tek bir konuya (sadece korkuya veya sadece ümide) sıkışmadığını, insan zihninin ihtiyaç duyacağı, uyanmasına vesile olacak "istisnasız bütün ontolojik ve ahlaki varyasyonları/örnekleri" çepeçevre kapsadığını nitelediğini belirtir.

        Meselin (مَثَلٍ)

        İbn Fâris, "m-s-l" kökünün sözlükte "iki şeyin birbirine benzemesi, bir şeyin kopyası, dengi, sıfat, sembol, kalıp ve ibretlik misal" anlamlarına geldiğini tespit eder. "Meselin" (örnek / misal / benzetme) isminin; kavranması zor, soyut ve aşkın olan teolojik bir hakikati (Tevhidi veya ahireti), insanın kolayca anlayabileceği somut, bilindik ve dünyevi bir nesneye (sembole) benzeterek aklın seviyesine indirme (modelleme) eylemini nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, mesel kavramının Kur'an'daki epistemolojik önemini inceler. Meselin, bilinmeyeni (meçhulü) bilinen (malum) üzerinden anlatma sanatı olduğunu; aklın çıplak halde algılayamayacağı kadar yüce olan ilahi hikmetlerin, o "misallerin" gövdesine saklanarak insan idrakine sunulduğunu söyler.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın edebi ve psikolojik iletişim sisteminde (tasvîr-i fennî) "mesel" kavramını muazzam bir zihinsel optik aracı olarak değerlendirir. "Kur'an'da her türlü misali (kulli meselin) getirdik" fermanının; ilahi vahyin sıradan felsefi teoriler (kuru mantık) yapmadığını, bedevi aklın bile anında kavrayabileceği, gözünde canlandırabileceği ve sarsılacağı o "canlı, sinematografik, estetik ve vurucu örnekleri" (sembolleri) kullanarak insanın doğrudan kalbini ve hayal gücünü kuşattığını ifade eder.

        Leallehum (لَعَلَّهُمْ)

        İbn Fâris, "umulur ki, belki, gayesiyle" anlamlarına gelen, bir eylemin arkasındaki umudu, beklentiyi veya nihai hedefi (teracci) bildiren edat ile "hum" (onlar) zamirinin birleşimidir. Onca devasa örneğin (meselin) hangi ontolojik amaç uğruna kurgulandığını başlatan gaye harfidir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu beklenti edatını (lealle) felsefi bir hür irade (teodise) okuması olarak değerlendirir. Yüce Allah için "umulur ki" (leallehum) tabirinin kullanılmasının O'nun için bir bilgisizlik veya şüphe (acaba yaparlar mı?) olmadığını; aksine insana tanınan o mutlak ve sarsılmaz "irade hürriyetini" (seçme hakkını) ifade ettiğini belirtir. Kâinatın sahibi, aklı zorla ve cebren hidayete sokmaz; o muazzam misalleri aklın önüne serer ve fıtratın o "öğüt alma" beklentisine/kapısına saygı duyarak seçimi (idraki) insana bırakır.

        Yetezekkerûne (يَتَذَكَّرُونَ)

        İbn Fâris, "z-k-r" kökünün sözlükte "anmak, hatırda tutmak, bir şeyi zihne yerleştirmek, unutmanın (nisyan) ve gafletin mutlak zıddı" anlamlarına geldiğini tespit eder. Tefa'ul babındaki muzari çoğul form olan "yetezekkerûne" (düşünüp ibret alırlar / özlerine dönüp hatırlarlar / öğüt alırlar) fiilinin; sıradan bir bilgiyi ezberlemeyi değil, failin o çarpıcı misallere (mesellere) bakarak, gafletin ve kibrin örtbas ettiği o derin ontolojik hakikati (Tevhidi) zihinsel bir sarsıntıyla "yeniden gün yüzüne çıkarmasını" nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, tezekkür (z-k-r) eyleminin, dışarıdan tamamen yabancı (yeni) bir bilgi öğrenmek olmadığını söyler. İnsan aklında (fıtratında/Elest sözleşmesinde) o ilahi kodlar zaten mevcuttur; ancak dünya hayatı, hevalar ve şirk o kodların üzerini örtmüştür (gaflet). Kur'an'ın "misalleri", işte o kirlenmiş ve uyutulmuş bilinci "tezekkür" ettirir; yani o aklın, kendi içindeki o mutlak hakikati sarsılarak "yeniden hatırlamasına ve uyanmasına" hizmet eder.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu eylemi ontolojik bir tefekkür ve uyanış felsefesi olarak okur. "Umulur ki düşünüp ibret alırlar" (leallehum yetezekkerûn) fermanının; insanın aklını (lübbünü) felç eden o tağutlardan ve putperest uykudan kurtulmasının yegâne yolunun, Kur'an'ın getirdiği o sarsıcı "misalleri" (meselleri) evrenin varoluş yasalarıyla birleştirerek aktif, analitik ve derin bir "düşünce eylemine" (tezekküre) dönüştürmesi olduğunu ifade eder. Zikir/Tezekkür, sadece dilin dönmesi değil, aklın kâinattaki o mutlak anlama (Tevhide) uyanması ve ahlaki bir ibret (ders) devşirmesidir. Misal Allah'tan (darabnâ), uyanmak insandandır (yetezekkerûn).

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X