Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Zümer Sûresi, 26. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Zümer Sûresi, 26. Ayet

    فَاَذَاقَهُمُ اللّٰهُ الْخِزْيَ فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَاۚ وَلَعَذَابُ الْاٰخِرَةِ اَكْبَرُۢ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Feeżâkahumu(A)llâhu-lḣizye fî-lhayâti-ddunyâ(s) vele’ażâbu-l-âḣirati ekber(u)(c) lev kânû ya’lemûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Böylece Allah onlara bu dünyada rezilliği tattırdı, âhiretteki azap ise daha büyük olacak. Keşke bilselerdi!”

      Onların dünyada mâruz kaldıkları azap, küfretmelerinin karşılığı olan azap değildir, o ancak inatçılıklarının ve küfür halinde iken yaptıkları inatçılık, eziyet etmek gibi fiillerine karşılık olarak yapılan azaptır. İnkârın azabı ise, âhirette sonsuz devirler boyu ebediyyen sürecektir. Bundan dolayı Cenâb-ı Hak, âhiretteki azap daha büyük olacaktır, keşke bilselerdi, buyurmaktadır.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Fe Ezâkahumu (فَأَذَاقَهُمُ)

        İbn Fâris, nedensellik ve ardışıklık bildiren "fa" (böylece / bunun sonucunda) bağlacı ile "z-v-k" kökünden türeyen if'al babındaki mazi fiil "ezâka" (tattırdı) ve "hum" (onlara) zamirinin birleşimi olduğunu belirtir. Z-v-k kökünün sözlükte "bir şeyi dille denemek, bizzat tecrübe etmek, lezzet veya acıyı hissetmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. "Fe ezâkahumu" (Böylece onlara tattırdı) eyleminin; failin (müşriklerin) o ilahi cezayı sadece dışsal bir darbe olarak değil, bütün hücreleriyle, en sarsıcı ve en içsel (biyolojik) haliyle "deneyimlemesini/yutmasını" nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, zevk (tatma) kavramının, idrakin ve hissetmenin en ileri, en derin ve en kesin formu olduğunu söyler. Zira görülen veya duyulan bir şey inkâr edilebilirken, bizzat bedenin içine alınan ve "tadılarak" (ezâka) tecrübe edilen bir acı mutlak bir kesinlik taşır. Azabın tadılması, o yıkımın deriyi aşıp failin içselliğine ve ruhuna (ontolojik merkezine) nüfuz etmesidir.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın edebi tasvir (tasvîr-i fennî) ve belagat sisteminde bu eylemi sarsıcı bir duyusal ironi (tehakküm) olarak inceler. Yeryüzünde sadece kendi hevalarını, dünyevi "tatları ve lezzetleri" önceleyen, zevk uğruna hakikati (vahyi) yalanlayan o müstekbir kitlelere; Allah'ın ceza olarak alelade bir acı değil, en nefret ettikleri o yıkımı adeta zorla "yedirip tattırmasını" (ezâka), şirkin ahlaki oburluğuna verilmiş muazzam bir estetik ve felsefi ceza/karşılık olarak belirtir.

        Allâhu (اللَّهُ)

        İbn Fâris, varlığı zorunlu olan, mutlak otorite ve kâinatın tek yaratıcısının has ismidir. O "tattırma" (ezâkahum) infazının faili olarak, cezanın rastgele bir doğa veya toplum olayı olmadığını; bizzat o inkâr edilen kâinatın sahibinden gelen sarsılmaz ve hedefini mutlak vuran ilahi bir yasa olduğunu mühürler.

        el-Hizye (الْخِزْيَ)

        İbn Fâris, "h-z-y" kökünün sözlükte "şiddetle utanmak, rezil olmak, zillet, perişanlık, rüsvalık ve başı öne eğdirecek derecede alçalmak" anlamlarına geldiğini tespit eder. Belirlilik takısıyla gelen "el-Hizye" (o mutlak rezilliği / aşağılanmayı) isminin; bedensel bir işkenceden ziyade, failin onurunun, saygınlığının ve kibrinin toplum (veya kâinat) önünde paramparça edilerek varoluşsal bir paçavraya dönüştürülmesini nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, hizy (rezillik/zillet) kavramının, insanın kendi hataları, yalanları ve suçları yüzünden içine düştüğü o geri döndürülemez "aşırı utanma ve ruhsal çöküş" hali olduğunu söyler. Azap (fiziksel eziyet) bedeni tahrip ederken; hizy (rezillik), doğrudan insanın şahsiyetini, kibrini ve sosyal varlığını (şerefini) imha eden en ağır teolojik/ahlaki cezadır.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sisteminde "hizy" mefhumunu, Cahiliye toplumunun "şeref/mürüvvet" anlayışının tam felsefi zıddı olarak inceler. Kabileci Arap aklının hayatta en çok korktuğu şeyin fiziki ölüm değil, toplum önünde "itibar kaybetmek, aşağılanmak ve rezil olmak" (hizy) olduğunu; Kur'an'ın, vahyi yalanlayan o kibirli Mekke elitlerini (müstekbirleri) tam da taptıkları bu puttan (şeref putundan) vurarak, dünyada onlara o en büyük korkularını, yani "sosyal ölümü ve rezilliği" (hizyi) tattıracağını tespit eder. Kibir, en ağır darbeyi rezil rüsva olduğunda alır.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu kelimeyi ontolojik bir maske düşmesi (ifşa) olarak değerlendirir. Yeryüzünde yalan söyleyerek (kezzebe) kitleleri kandıran, kendilerini dokunulmaz ve yüce gösteren tiranların; Allah'ın müdahalesiyle o sahte iktidarlarının devrilip, bütün o acziyetlerinin ve yalanlarının apaçık ortaya dökülmesini ve toplumun alay konusu (hizy) haline gelmelerini anlatan sarsılmaz bir ilahi adalet/kısas tablosu olduğunu ifade eder.

        Fî (فِي)

        İbn Fâris, "içinde, esnasında" anlamına gelen; o tattırılan devasa rezilliğin (hizyin) sahnelendiği ve tahakkuk ettiği uzamsal/zamansal boyutu işaret eden edattır (harf-i cer).

        el-Hayâti (الْحَيَاةِ)

        İbn Fâris, "h-y-y" kökünün sözlükte "canlılık, dirilik, hareket, hissetme ve ölümün mutlak zıddı" anlamlarına geldiğini tespit eder. "El-Hayâti" (hayatta / yaşamda) isminin, insanın henüz nefes aldığı, sınandığı ve eylemlerinin karşılığını bilfiil deneyimlediği o biyolojik ve sosyal varoluş zeminini nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, hayat kavramının sadece bitkisel bir büyüme olmadığını, insanın sevinci, onuru ve acıyı "idrak etme kapasitesi" olduğunu söyler. Rezilliğin (hizyin) fail yaşarken ve idraki açıkken ona tattırılması, cezanın şiddetini ve ibret olma vasfını mutlak surette artırır.

        ed-Dunyâ (الدُّنْيَا)

        İbn Fâris, "d-n-v" kökünün sözlükte "yakın olmak, aşağılık, alçak olan ve uzaklığın/yüceliğin zıddı" anlamlarına geldiğini tespit eder. İsm-i tafdil dişil formunda olan "ed-Dunyâ" (En yakın olan / daha aşağı olan) kelimesinin; "fî'l-hayâti'd-dunyâ" (bu yakın/aşağı hayatta) tamlamasıyla; o tattırılan rezilliğin (hizyin), failin ölümünden sonraya (ahirete) ertelenmediğini, bizzat şu an içinde yaşadığı, güvendiği ve iktidar kurduğu o fani/maddi zeminde bilfiil (peşin olarak) infaz edildiğini nitelediğini belirtir.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu tamlamayı (hayat-ı dünya) değer ve mahiyet bağlamında okur. Dünyanın sadece zamansal olarak "önce/yakın" olan değil, aynı zamanda ahiretle kıyaslandığında ontolojik olarak "düşük/aşağı" (denî) bir menzil olduğunu; müşriklerin uğruna vahyi yalanladıkları bu "düşük hayatın", nihayetinde onlara iktidar değil, kendi kurguladıkları sahnede mutlak bir "rezillik" (hizy) sunduğunu ifade eder.

        Ve Le Azâbu (وَلَعَذَابُ)

        İbn Fâris, atıf "ve" bağlacı, cümleye mutlak kesinlik/yemin katan tekit edatı "lâm" (le/elbette, muhakkak ki) ve "a-z-b" kökünden türeyen "azâbu" (şiddetli acı/ceza) kelimesinin birleşimidir. Failin dünyada tattığı o rezilliğin (hizyin) cezanın tamamı olmadığını, asıl ve sarsılmaz o mutlak yıkım fermanının (le azâbu) ahirete saklandığını deklare eden sarsıcı bir geçiş/uyarıdır.

        el-Âhırati (الْآخِرَةِ)

        İbn Fâris, "e-h-r" kökünün sözlükte "ilk olanın (evvelin/dünyanın) mutlak zıddı, son, başka, diğer ve geride kalan" anlamlarına geldiğini tespit eder. "El-Âhırati" (Son yurt / Ahiret) isminin; fani ve düşük olan dünya hayatının bitiminden sonra başlayacak olan o mutlak, değiştirilemez ve ebedi eskatolojik varoluş boyutunu nitelediğini belirtir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin "son" anlamındaki e-h-r kökünden türediğini; İslam teolojisinde (akaidde) Ahiret teriminin, dünyadaki gibi adaletin gölgeli veya eksik tecelli etmediği; ilahi yargının, cezanın ve mükâfatın en kusursuz ve en şeffaf haliyle mühürlendiği o nihai (son) hesap âlemini ifade ettiğini aktarır.

        Ekberu (أَكْبَرُ)

        İbn Fâris, "k-b-r" kökünün sözlükte "büyüklük, cesamet, şiddet, yücelik ve küçüklüğün (sağir) zıddı" anlamlarına geldiğini tespit eder. İsm-i tafdil (en üstünlük/kıyas) formundaki "ekberu" (çok daha büyüktür / en büyüktür) kelimesinin; ahiretteki o azabın (yıkımın), failin dünyada tattığı o sosyal rezillikle (hizy) veya yeryüzündeki hiçbir acıyla mukayese dahi edilemeyecek kadar devasa, şiddetli ve mutlak bir ağırlık taşıdığını nitelediğini belirtir.

        Dücane Cündioğlu, bu kelimeyi varoluşsal bir felsefi mukayese (kıyas) olarak okur. "Ahiret azabı elbette daha büyüktür" (ve le azâbu'l-âhırati ekber) fermanının; insanın dünyevi algılarına muazzam bir ayar verdiğini; dünyada ne kadar büyük bir iktidar kaybedilirse kaybedilsin veya ne kadar derin bir haysiyet kırılması (hizy) yaşanırsa yaşansın, bunların "fani/bitimli" doğaları gereği her zaman küçük (sınırlı) kalmaya mahkûm olduğunu; asıl "Büyük" (Ekber) olanın, ebediyet zemininde, kâinatın sahibinin elinden içilecek olan o dönüşümsüz felsefi ve ontolojik iflas (ahiret azabı) olduğunu ifade eder.

        Lev (لَوْ)

        İbn Fâris, gerçekleşmesi mümkün olmayan, geçmişe dönük veya mantıksal olarak eylemin imkânsızlığına vurgu yapan şart/temenni edatı (eğer, şayet, keşke) olduğunu belirtir.

        Kânû (كَانُوا)

        İbn Fâris, "k-v-n" (olmak, var olmak) kökünden mazi çoğul fiildir (idiler). Baştaki "lev" edatıyla birleşerek geçmişten günümüze uzanan ama failin kasten yüz çevirdiği o varoluşsal durumu/istidadı işaret eder.

        Ya'lemûne (يَعْلَمُونَ)

        İbn Fâris, "a-l-m" kökünün sözlükte "bir şeyin hakikatine, mahiyetine ve özüne ulaşmayı sağlayan kesin idrak, cehaletin ve gafletin mutlak zıddı" anlamlarına geldiğini tespit eder. Muzari çoğul formdaki "ya'lemûne" (biliyorlar / idrak sahipleridir) fiilinin; "Lev kânû ya'lemûne" (Eğer biliyor olsalardı / Keşke idrak etselerdi) cümlesine dönüşerek, o müşrik aklın sahip olduğu sahte bilginin aslında ne kadar sığ ve ahmakça bir cehalet olduğunu yüzlerine çarpan o kahredici ilahi serzenişi (tevbihi) nitelediğini belirtir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin bu kapanışını ontolojik ve epistemolojik bir trajedi olarak değerlendirir. Yeryüzünde ticaretle, diplomasiyle ve asabiyetle övünen, kendilerini dönemin en "zeki ve bilen" (ya'lemûn) elitleri sanan o müstekbir kitlelerin; Allah'ın terazisinde, gerçeğin (ahiretin Ekber olduğu gerçeğinin) zerresinden dahi haberdar olmayan "zavallı kara cahiller" olarak konumlandırıldığını; şayet o kibrin arkasındaki o devasa yıkımı (ahireti) zerre kadar "bilmiş olsalardı", dünyadaki o aşağılık şirke ve yalanlamaya (kezzebe) asla cüret edemeyeceklerini ifade eder. Gerçeği (Tevhidi) bilmeyen bir aklın sahip olduğu tüm dünyevi birikim, kâinatın sahibinin katında koskoca bir cehaletten ibarettir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X