Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Zümer Sûresi, 20. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Zümer Sûresi, 20. Ayet

    لٰكِنِ الَّذ۪ينَ اتَّقَوْا رَبَّهُمْ لَهُمْ غُرَفٌ مِنْ فَوْقِهَا غُرَفٌ مَبْنِيَّةٌۙ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُۜ وَعْدَ اللّٰهِۜ لَا يُخْلِفُ اللّٰهُ الْم۪يعَادَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Lâkini-lleżîne-ttekav rabbehum lehum ġurafun min fevkihâ ġurafun mebniyyetun tecrî min tahtihâ-l-enhâr(u)(s) va’da(A)llâh(i)(s) lâ yuḣlifu(A)llâhu-lmî’âd(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Öte yandan, Rab’lerine karşı gelmekten sakınanlara gelince onların, altından ırmaklar akan, birbiri üzerine yapılmış odaları olacak. İşte Allah'ın vâdi! Allah sözünden dönmez.”

      Sonra Allah cehennemden kurtulanları açıkladı; onlar Rab’lerine karşı gelmekten sakınanlardır. Çünkü Allah şöyle buyurmuştur: Öte yandan, Rab’lerine karşı gelmekten sakınanlar; muhtemelen bu cümleden maksat Rab’lerine muhalefetten kaçınanlardır, yahut Rab’lerinin öfkesinden ve intikamından sakınanlardır. Sonra âhirette onlar için hazırlanan şeyi açıkladı ve şöyle buyurdu: Onların, birbiri üzerine yapılmış odaları olacak. Cenâb-ı Hak onların cennette odaları olacağını söylemektedir. Dünyada oda üstüne oda yapmak, ancak yer darlığından olur, fakat cennette onun sebebi bu değildir; onun sebebi insanların dünyada yüksek katları arzu etmeleri, alt ve zemin katlardan hoşlanmamalarıdır. Allah onlara dünyada sevip arzu ettikleri şeyleri âhirette ulaşmaya özendirmekte, arzu ettikleri şeyleri elde etmelerini de imana ve yararlı işler yapmaya bağlamakta, bu sayede istediklerine ulaşacaklarını onlara vâdetmektedir. Bundan dolayı cennet ehli için derecelerin, cehennem ehli için de aşağı seviyelerin var olduğunu belirtmektedir.

      Altından ırmaklar akan; yüce Allah bu beyanda cennetin yapısının dünyanın aksine olduğunu haber vermektedir, çünkü dünyada binalar yükseldikçe sudan uzaklaşmakta, suya ulaşmak daha da zorlaşmaktadır. Cenâb-ı Hak burada, odalar üst üste olsa ve dereceler yüksekte olsa da gözlerinin suyu göreceğini, suya ulaşmalarının zor olmayacağını haber vermektedir. En doğrusunu Allah bilir.

      Sonra Cenâb-ı Hak odalara dair yapıları belirtti, sonra da göklerin yapılışını belirtip onu inşa ettiğini bildirdi. Göklerin inşa edilişinden, insanların inşa etmesinden anlaşılan mâna anlaşılmaz. Rabb’in gelmesinden ve benzeri ifadelerden de yaratılanların gelmesinden ve inşa etmelerinden anlaşılan mâna nasıl anlaşılır? Bazı insanlara ne oluyor ki, gelmek, gitmek gibi fiiller Allaha nispet edildiğinde, yaratılanlara nispet edildiği zaman anladıkları mânayı anlıyorlar? Onların itikatlarında bozukluk olmasaydı böyle anlarlar mıydı? En doğrusunu Allah bilir.

      Sonra Azîz ve Celîl olan Allah meâlen şöyle buyurdu: İşte Allah’ın vâdi! Allah sözünden dönmez. Dünyada birine vâdeden, sonra vâdinden dönen kişi, mutlaka ihtiyaç duyduğu veya daha doğru gördüğü için vâdettiğinden dönmektedir. Bütün bunlardan münezzeh olduğu içindir ki Allah’ın vâdinden dönme ihtimali yoktur.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Lâkini (لَكِنِ)

        İbn Fâris, istidrak (düzeltme, önceki hükümden farklı bir duruma geçiş) edatı olduğunu belirtir. Önceki ayetlerdeki o dehşetli cehennem tablosundan (fevkıhim zulelun / üstlerinde ateş gölgelikleri) sonra, cümlenin akışını aniden ve mutlak bir şekilde keserek; zihni o karanlıktan söküp aydınlık ve ferah bir teolojik tabloya yönlendiren keskin bir felsefi makas değişimidir (Fakat / Lakin / Ne var ki).

        Ellezîne (الَّذِينَ)

        İbn Fâris, eril çoğul varlıkları niteleyen ve peşinden gelecek olan o üstün ahlaki eylemi (takvayı) doğrudan o spesifik faillere sabitleyen ism-i mevsûl (o kimseler ki) edatıdır.

        İttekav (اتَّقَوْا)

        İbn Fâris, "v-k-y" kökünün sözlükte "bir şeyi dışarıdan gelecek zararlara, tehlikelere ve azaba karşı korumak, kalkan edinmek ve sakınmak" anlamlarına geldiğini tespit eder. İftial babındaki mazi çoğul fiil olan "ittekav" (sakındılar / takva sahibi oldular) eyleminin; failin kâinattaki o dehşetli ilahi gazaba (ve yeryüzündeki tağuta) karşı, şirkten ve isyandan arınmış sarsılmaz bir ahlaki zırh/kalkan (vikaye) kuşanmasını nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, takva (v-k-y) kavramının salt bir korku olmadığını; kişinin ruhunu kibre, nankörlüğe ve günaha sürükleyecek her türlü hevesten özenle "koruyarak" sarsılmaz bir otokontrol geliştirmesi olduğunu söyler.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın etik sisteminde "ittekav" eylemini muvahhid aklın varoluşsal teyakkuzu olarak inceler. Müşriklerin dünyevi güçlerine güvenerek ilahi yasalara karşı pervasızlaşmalarına karşılık; Allah'tan "sakınanların", kâinattaki kendi fani ve kırılgan sınırlarını idrak ederek o ilahi iradeye saygıyla boyun eğen ve ahlaki bir zırh (takva) kuşanan yegâne asil zümre olduğunu tespit eder.

        Rabbehum (رَبَّهُمْ)

        İbn Fâris, "r-b-b" kökünün sözlükte "sahip, efendi, terbiye eden, gözeten, besleyen ve yöneten" anlamlarına geldiğini tespit eder. "Rabbehum" (Kendi Rablerine karşı / Rablerinden) tamlamasının; o sakınma ve kalkan edinme eyleminin yöneltildiği makamın zorba bir tiran olmadığını, bilakis insanı var edip şefkatle büyüterek terbiye eden o yegâne ve mutlak Otorite (Allah) olduğunu nitelediğini belirtir.

        Lehum (لَهُمْ)

        İbn Fâris, aidiyet ve mülkiyet bildiren "lâm" (le) edatı ile üçüncü çoğul şahıs "hum" (onlara) zamirinin birleşimidir. Başa alınarak "Sadece onlar için vardır / Onlara tahsis edilmiştir" (lehum) şeklindeki bu kullanımın, söz konusu o devasa mükâfatın (köşklerin) rastgele verilmeyeceğini, doğrudan o takva sahiplerine "özel olarak ayrılmış, mühürlenmiş" mutlak bir hak olduğunu nitelediğini kaydeder.

        Ğurafun (غُرَفٌ)

        İbn Fâris, "ğ-r-f" kökünün sözlükte "suyu avuçlamak, bir şeyi bulunduğu yerden alıp daha yüksek bir yere koymak ve üst kat" anlamlarına geldiğini tespit eder. Gurfe kelimesinin çoğulu olan "ğuraf" (yüksek odalar / ihtişamlı köşkler) isminin; failin yeryüzündeki sıradanlığından kurtulup, ontolojik olarak mutlak bir yüceliğe, ferahlığa ve saygınlığa (üst makamlara) çıkarılmasını nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, ğurfe kavramının sıradan bir barınak olmadığını; cennetteki makamların, kişinin dünyadaki takva (korunma) derecesine göre kat kat yükselen, ihtişamlı ve erişilmesi zor "seçkin/özel dereceleri" ifade ettiğini söyler.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın edebi tasvir (tasvîr-i fennî) mucizesi bağlamında bu kelimeyi 16. ayetteki inkarcılar için kullanılan "zulel" (üstten çöken ateş gölgelikleri) tabiriyle muazzam bir simetrik zıtlık içinde okur. Cehennemliklerin üzerine inen o boğucu ve karanlık azap kütlelerine bedel; takva sahiplerine "yüksek, ferah, şeffaf ve estetik" köşklerin (ğuraf) verilmesinin, ilahi adaletin ödül ve ceza mimarisindeki o sarsılmaz felsefi ve psikolojik dengeyi kurduğunu belirtir.

        Min (مِنْ)

        İbn Fâris, ayrılma ve başlangıç bildiren "den/dan" anlamındaki edattır. O yüksek köşklerin uzamsal koordinatlarının nereden başladığını işaret eder.

        Fevkıhâ (فَوْقِهَا)

        İbn Fâris, "f-v-k" kökünün sözlükte "bir şeyin en üst kısmı, yukarısı, yücelmek ve üstün gelmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. "Fevkıhâ" (onların da üstünden / onların da fevkinde) zarfının; ihsan edilen o cennet mekânlarının tek katlı, yatay ve sığ bir alan olmadığını, aksine gökyüzüne doğru uzanan muazzam bir dikey (yüce) mimariye sahip olduğunu nitelediğini belirtir.

        Ğurafun (غُرَفٌ)

        İbn Fâris, "yüksek odalar / ihtişamlı köşkler" kelimesinin tekrarıdır. "Üstlerinde yine köşkler olan köşkler" (ğurafun min fevkıhâ ğurafun) tamlamasının; o mükâfatın sınırlarının ve ihtişamının, insan tahayyülünü aşan katmanlı bir sonsuzluğa (derecelere) uzandığını pekiştirdiğini kaydeder.

        Mebniyyetun (مَبْنِيَّةٌ)

        İbn Fâris, "b-n-y" kökünün sözlükte "bir şeyi üst üste koyarak inşa etmek, kurmak, sağlamlaştırmak ve yapı" anlamlarına geldiğini tespit eder. İsm-i mef'ul dişil formundaki "mebniyyetun" (bina edilmiş / sağlamca kurulmuş) kelimesinin; o yüksek köşklerin bir fantezi veya rüzgârda uçacak bir serap olmadığını, kâinatın Yaratıcısı tarafından sarsılmaz bir temelle, ebedi ve kusursuz bir mühendislikle (varoluşsal bir gerçeklikle) "inşa edildiğini" nitelediğini belirtir.

        Dücane Cündioğlu, dildeki bu bina edilme (b-n-y) mefhumunu ontolojik bir kalıcılık (beka) olarak okur. Dünyadaki evlerin, çadırların ve iktidarların doğası gereği fani, yıkılmaya mahkûm ve eğreti (geçici) olmasına karşılık; ahiretteki o "bina edilmiş" (mebniyyetun) köşklerin, insanın ruhundaki o mutlak sığınma ve ebediyet arzusunu doyuran, zamanın veya ölümün asla çürütemeyeceği o "sarsılmaz ilahi inşayı" ifade ettiğini belirtir.

        Tecrî (تَجْرِي)

        İbn Fâris, "c-r-y" kökünün sözlükte "hızla akmak, koşmak, suyun yatağında ilerlemesi ve kesintisizlik" anlamlarına geldiğini tespit eder. Muzari fiil formundaki "tecrî" (akar / akıp gider) eyleminin; o mekânın ölü ve durağan bir yapı olmadığını, sürekli devam eden, dinamik ve estetik bir "canlılık/akış" barındırdığını nitelediğini belirtir.

        Min (مِنْ)

        İbn Fâris, "den/dan" anlamındaki ayrılma ve yön edatının tekrarıdır. O canlı akışın (suyun) fışkırdığı ontolojik zemini işaret eder.

        Tahtihâ (تَحْتِهَا)

        İbn Fâris, "t-h-t" kökünün sözlükte "bir şeyin alt kısmı, temeli, aşağısı ve üstün (fevk) mutlak zıddı" anlamlarına geldiğini tespit eder. "Tahtihâ" (onların altlarından) zarfının; 16. ayetteki kafirleri alttan yakan o boğucu ateşe (tahtihim zulelun) tam bir simetrik tezat oluşturarak, müminlerin o yüksek köşklerinin altından fışkıran ve onlara ebedi bir serinlik/huzur veren ontolojik ferahlığı işaret ettiğini kaydeder.

        el-Enhâru (الْأَنْهَارُ)

        İbn Fâris, "n-h-r" kökünün sözlükte "akmak, genişlemek, ışığın yayılması, fışkırmak ve gece karanlığının zıddı (gündüz/nehâr)" anlamlarına geldiğini tespit eder. Nehr kelimesinin çoğulu olan "el-enhâr" (nehirler / ırmaklar) isminin; o ebedi köşklerin altından akan ve varoluşa mutlak bir temizlik, ses ve hayat (estetik) katan o devasa su yataklarını nitelediğini belirtir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu tasviri (tecrî min tahtihel enhâr) varoluşsal bir estetik ve ödül felsefesi olarak değerlendirir. Çöl sıcağında yanan, suya ve serinliğe hasret kalan bir toplumun (Arap zihninin) idrakine sunulabilecek en sarsıcı ve en muazzam "ferahlık" tablosunun bu olduğunu; altından ırmaklar akan o ebedi köşklerin, insanın yeryüzünde inancı (takvası) uğruna çektiği tüm o kuraklık, susuzluk ve acıların (hicretin) karşılığında Allah'ın ona lütfettiği mutlak ve serinletici bir "ontolojik tatmin" olduğunu ifade eder.

        Va'de (وَعْدَ)

        İbn Fâris, "v-a-d" kökünün sözlükte "birine bir iyilik veya kötülük yapacağına dair söz vermek, vaat etmek ve kararlaştırmak" anlamlarına geldiğini tespit eder. Masdar formunda ve mef'ûl-i mutlak (pekiştirici nesne) konumundaki "va'de" (kesin sözü / vaadi olarak) kelimesinin; az önce sayılan o devasa eskatolojik mükâfatların (köşklerin ve ırmakların) bir ihtimal, bir rüya veya şartlı bir temenni olmadığını, mutlak bir garanti altına alındığını nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "va'd" (söz) kavramının kural olarak sadece "iyilik ve lütuf" bildiren sözler için kullanıldığını; kötülük ve ceza bildiren sözler için ise "vaîd" (tehdit) kavramının kullanıldığını söyler. Allah'ın bu lütufları bir "va'd" olarak isimlendirmesi, rahmetinin ve cömertliğinin kesinliğini mühürler.

        Allâhi (اللَّهِ)

        İbn Fâris, varlığı zorunlu olan, kâinatın tek yaratıcısının ve mutlak otoritenin has ismidir. O kesin sözün (vaadin) sahibinin yeryüzündeki aciz krallar veya politikacılar değil, kâinatta söylediği her sözü (kelimeyi) anında varlık sahasına çıkaran O Yüce Makam olduğunu mühürler.

        Lâ (لَا)

        İbn Fâris, kendisinden sonraki eylemi kökünden reddeden, "hiçbir şekilde olmaz, ihtimali dahi yoktur" anlamındaki mutlak olumsuzluk edatıdır.

        Yuhlifu (يُخْلِفُ)

        İbn Fâris, "h-l-f" kökünün sözlükte "birinin ardından gelmek, arkada kalmak, zıt düşmek, geride bırakmak ve sözünden caymak" anlamlarına geldiğini tespit eder. İf'al babındaki muzari fiil olan "yuhlifu" eyleminin baştaki olumsuzluk edatıyla (lâ yuhlifu / asla caymaz / sözünden dönmez / arkaya atmaz) birleşerek; verilen bir sözün kasten, yalandan veya acziyetten (güç yetirememekten) dolayı yerine getirilememesi (hulf) durumunu, o yüce makam için mutlak surette ve felsefi olarak kökünden reddettiğini belirtir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu fiili ontolojik bir tutarlılık ve ilahi ahlak manifestosu olarak okur. "Allah vaadinden asla dönmez" (lâ yuhlifullâh) fermanının; O'nun sadece gücünün (kudretinin) değil, aynı zamanda ahlaki yasalarının ve adaletinin de kusursuz olduğunu; evrendeki Sünnetullah'ın (ilahi yasanın) yeryüzü tiranlarının değişken, hilekâr ve tutarsız sözleri gibi olmadığını, aklın ve kalbin bu "mutlak sadakate" sarsılmaz bir güven duyabileceğini ifade eder.

        Allâhu (اللَّهُ)

        İbn Fâris, sözünden cayması imkânsız olan o yegâne failin, kâinatın Yaratıcısının "Allah" isminin tekrarıdır. Güvenin ve mutlak otoritenin merkezini yeniden zihinlere çiviler.

        el-Mî'âde (الْمِيعَادَ)

        İbn Fâris, "v-a-d" (söz vermek / kararlaştırmak) kökünden türeyen mîf'âl vezninde ism-i zaman veya ism-i mekân formudur. Belirlilik takısıyla gelen "el-mî'âde" (o söz verilen zamanı / o buluşma anını / o mutlak randevuyu) kelimesinin; kâinatın sahibinin inananlarla (takva sahipleriyle) ahirette yapacağı o sarsılmaz, şaşmaz ve kesin ontolojik buluşmayı nitelediğini belirtir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin "vaat edilen yer ve zaman" anlamındaki v-a-d kökünden türediğini; İslam eskatolojisinde (ahiret teolojisinde) "Mî'âd" teriminin; fani dünyanın sona erip, Allah'ın insanlığa vaat ettiği o mutlak dirilişin, adaletin ve (bu ayetteki gibi) sonsuz mükâfatların eksiksiz olarak teslim edileceği o "Büyük Hesap ve Buluşma Gününü" ifade eden en temel ve kapsayıcı itikadi kavram olduğunu aktarır. Allah'ın randevusu (mî'âd) asla şaşmaz.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X