اَفَمَنْ حَقَّ عَلَيْهِ كَلِمَةُ الْعَذَابِۜ اَفَاَنْتَ تُنْقِذُ مَنْ فِي النَّارِۚ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Zümer Sûresi, 19. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: ırmaklar, ateş, azap sözü, ilahi vaad, zümer 19, zümer suresi 19. ayet, zümer suresi, köşkler, hak, azap
-
"Hakkında azap hükmü kesinleşmiş kimseyi, sonuçta ateşi boylayacak olanı sen mi kurtaracaksın?”
Cenâb-ı Hak zahir mânası itibariyle bu sûrede iyice düşünüp tefekkür etmeden ve başkasına karşı istidlâl etmeden cevabı verilemeyecek pek çok konuyu belirtti. Bunlardan biri de hakkında azap hükmü kesinleşmiş kimseyi, sonuçta ateşi boylayacak olanı sen mi kurtaracaksın? meâlindeki âyettir. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak sanki şunu söylemektedir: Hakkında azap hükmü kesinleşmiş kimse, âhirette kendisine müjdeler verilecek olan kimse gibi midir? Çünkü Allah daha önce müminlere verilecek müjdeden söz etmiş ve şöyle buyurmuştur: “Sahte tanrılara kulluk etmekten kaçınan, yüzünü ve özünü Allah’a çevirenlere müjdeler olsun. Kullarımı müjdele!”. İşte buna göre o âyetin cevabı şudur: Hakkında azap hükmü kesinleşmiş kimse, kendisine müjde verilmesi gereken kimse gibi midir? Hayır değildir!
Yahut Allah şunu söylemektedir: Hakkında azap hükmü hak ve vacip olan kimse, kalbini İslâm’a açan kimse gibi midir? Yani hakkında azap vacip olan kimse, kalbini İslâm’a açan kimse gibi değildir.
Veyahut şunu demektedir: Kavminin İslâm’a girmesini çok istediği için Resûlullah’a (s.a.) inen bu âyet Hz. Peygamber’e, onların müslüman olmasından ümidini kesmesini belirtmekte ve şunu demektedir: Kendisine azabın vacip olduğu kimseyi cehennemden sen mi kurtaracaksın? Yani kendisine azap vacip olan kişiyi sen cehennemden kurtaramazsın. Bu husus şu İlâhî beyanlarda belirtildiği gibi: “Kuşkusuz sen istediğini hidâyete erdiremezsin”, “Mümin olsunlar diye sen tutup insanları zorlayacak mısın?”. Hz. Peygamber onları İslâm’ı kabule zorlayamaz, ancak İslâm’a girmelerini sever ve arzu eder, İslâm’dan yüz çevirmelerine de üzülürdü. Tıpkı şu İlâhî beyanlarda belirtildiği gibi: “Onlardan yana üzülme!”, “Neredeyse kendini helak edeceksin!”, “Onlar için üzülerek kendini helak etme”. Hz. Peygamber insanlara duyduğu şefkatten dolayı üzülüyor, nerdeyse kendini helak ediyordu. Cenâb-ı Hak da ona şöyle diyor: Kendisine azabın vacip olduğu kimseyi sen cehennemden kurtarabilir misin? Hayır, bunu yapamazsın! En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
E Fe Men (أَفَمَنْ)
İbn Fâris, inkar ve hayret bildiren soru edatı "hemze" (e), nedensellik/atıf bağlacı "fa" ve akıl sahibi varlıkları niteleyen ism-i mevsûl "men" (o kimse ki) edatının birleşimi olduğunu belirtir. "Peki, o kimse (şöyle mi olur)?" şeklindeki bu kalıbın, bilgi istemek için değil; muhatabı, kendi sapkınlığıyla ilahi adaletin duvarına çarpan o inatçı inkarcının çaresizliğini idrak etmeye zorlayan sarsıcı bir sorgulama (istifham-ı inkârî) başlattığını kaydeder.
Hakka (حَقَّ)
İbn Fâris, "h-k-k" kökünün sözlükte "sabit olmak, değişmemek, yerinden oynamamak, gerçeğe mutlak uygunluk, kesinleşmek ve bâtılın zıddı" anlamlarına geldiğini tespit eder. Mazi (geçmiş zaman) fiil formundaki "hakka" (hak oldu / kesinleşti / gerçekleşmesi vacip oldu) kelimesinin; o cezanın veya hükmün tesadüfi, keyfi yahut geri alınabilir bir karar olmadığını, failin eylemleri (küfrü) neticesinde matematiksel bir zorunlulukla "sarsılmaz ve mutlak bir şekilde vücut bulduğunu" nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, hak kavramının Kur'an'da eşyanın, yasaların ve hükümlerin ontolojik olarak tam merkezine oturması olduğunu söyler. "Üzerine hüküm hak oldu" fermanının; ilahi adaletin o kişinin küfrüne karşı verdiği infaz kararının artık temyiz edilemez, tartışılamaz ve geri döndürülemez bir şekilde (adaletle) "mühürlendiğini" vurgular.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu fiili ontolojik bir nedensellik ve teolojik adalet (hakkaniyet) okuması üzerinden değerlendirir. Yeryüzünde peygamberin uyarısına rağmen kibre kapılıp şirkte diretenlerin (müstekbirlerin); Allah'ın keyfi bir gazabıyla değil, bizzat kendi inatçı eylemleriyle o yıkıcı sonu "hak ettiklerini" (hakka) ve o mutlak faturanın kendi boyunlarına sarsılmaz bir yasa (Sünnetullah) olarak asıldığını ifade eder. İnsan kendi cehennemini kendi iradesiyle hak eder.
Aleyhi (عَلَيْهِ)
İbn Fâris, "üzerine, aleyhine, tepesine" anlamlarındaki "alâ" harf-i ceri ile "hi" (onun) zamirinin birleşimidir. O kesinleşen mutlak hükmün, faili dışarıdan değil, doğrudan "tepesinden çökerek" kuşattığını ve varoluşuna kilitlendiğini işaret eder.
Kelimetu (كَلِمَةُ)
İbn Fâris, "k-l-m" kökünün sözlükte "bir düşünceyi ifade eden söz, yaralamak, etki bırakan, iz açan şey" anlamlarına geldiğini tespit eder. "Kelime" isminin; burada sıradan, uçucu ve şifahi bir lafız değil; mutlak otoritenin ağzından çıkan, evrenin yasalarını donduran ve hedefini mutlaka vuran o "değişmez ilahi fermanı / yargı kararını" nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "kelime" kavramının Allah'a nispet edildiğinde (Kelimetullah); O'nun kâinattaki iradesinin, vaadinin veya tehdidinin eyleme dökülmüş (tecelli etmiş) o sarsılmaz hali olduğunu söyler. Azap kelimesinin failin üzerine "hak olmasının", ilahi iradenin artık merhamet kapısını kapatıp adaletin o keskin kılıcını (fermanını) indirdiğini vurgular.
Dücane Cündioğlu, dildeki kelam/söz (k-l-m) kavramını ve "yaralama/iz bırakma" şeklindeki etimolojik kökenini ontolojik bir felsefe olarak okur. "Azap kelimesinin (fermanının) failin üzerine sabitlenmesinin" (hakka aleyhi kelimetu'l-azâb); ilahi Söz'ün sadece bir sesten ibaret olmadığını, o sözün kâinatı titreten, muhatabın varoluşunu içeriden "yaralayan, parçalayan ve silip atan" devasa, nesnel ve yok edici bir kozmik infaz silahına dönüştüğünü ifade eder. Tanrı'nın sözü, yeryüzünün krallarının lafızlarına benzemez; O'nun "kelimesi" tecelli ettiğinde madde çöker.
el-Azâbi (الْعَذَابِ)
İbn Fâris, "a-z-b" kökünün sözlükte "birini bir şeyden alıkoymak, engellemek, tatlı suyun (azb) kesilmesi, şiddetli acı ve ceza" anlamlarına geldiğini tespit eder. "Azâb" kelimesinin; failin işlediği suça (küfre/şirke) mukabil olarak yaşayacağı o mutlak, yakıcı, fıtratı ezen ve ontolojik ferahlığı (tatlı suyu) kökünden kesen ilahi yaptırımı nitelediğini belirtir.
Arthur Jeffery, kelimenin Ortadoğu'nun monoteistik (Sami) dillerindeki kökenini inceler. Arapçadaki "azâb" kavramının, Süryanice ve Aramicede "işkence, eziyet, ilahi gazap" anlamlarına gelen "azb/azaba" kökleriyle tarihsel bir akrabalığı olduğunu; Kur'an'ın bu terimi, yeryüzünde sınırı aşan (tağutlaşan) inatçı aklın ahirette karşılaşacağı o kaçınılmaz eskatolojik cezayı isimlendirmek için evrensel bir mühür olarak kullandığını tartışır.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sisteminde "azap" mefhumunu, kibir ve ceza diyalektiği üzerinden okur. Müşriklerin yeryüzünde kendilerini otonom, yenilmez ve "azaptan/bedel ödemekten azade" sanmalarına karşılık; Kur'an'ın "azap kelimesi hak oldu" diyerek, insanın evrendeki kibrinin eninde sonunda o mutlak ve kahredici (El-Kahhâr) ilahi şiddete (azaba) çarparak sıfırlanacağını tespit eder.
E Fe Ente (أَفَأَنْتَ)
İbn Fâris, soru ve inkar edatı "hemze" (e), nedensellik/şaşkınlık bildiren "fa" bağlacı ve muhatap tekil zamiri "ente" (sen) kelimesinin birleşimidir. "Öyleyken sen mi?" veya "Peki sen mi?" şeklindeki bu sarsıcı kalıbın, dikkati inkarcılardan çekip doğrudan peygamberin kendi şahsına ve sınırlı insanlığına kilitlediğini kaydeder.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu hitabı ontolojik bir elçilik (risalet) sınırı olarak değerlendirir. "Hakkında azap fermanı kesinleşmiş kişiyi, peki sen mi (e fe ente) kurtaracaksın?" fermanının; peygamberin kalbindeki o devasa şefkate, kavminin (müşriklerin) cehenneme gidişine duyduğu o ağır hüznüne karşı Allah'ın çizdiği sarsılmaz bir "hudut" olduğunu; hidayetin ve kurtuluşun peygamberin inisiyatifinde (elinde) olmadığını, peygamberin de nihayetinde ilahi yargıya boyun eğen bir kul/elçi olduğunu muazzam bir tevhidi uyarıyla (tevbihle) ifade ettiğini belirtir.
Tunkızu (تُنْقِذُ)
İbn Fâris, "n-k-z" kökünün sözlükte "birini helak olmaktan, uçurumdan, boğulmaktan veya ateşten son anda çekip almak, kurtarmak ve selametle çıkarmak" anlamlarına geldiğini tespit eder. İf'al babındaki muzari ikinci tekil şahıs olan "tunkızu" (çekip kurtarabilir misin / halas edebilir misin) fiilinin; failin kendi felaketini kendi elleriyle hazırlayıp o mutlak yıkımın içine düştüğü anda, dışarıdan (peygamber tarafından) yapılacak hiçbir beşeri müdahalenin, torpilin veya şefaatin onu o ilahi infazın içinden koparıp alamayacağını nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, inkâz (kurtarma) kavramının, tehlikenin tam kucağına (ateşe) düşmüş birini oradan zorla koparıp almak olduğunu söyler. "Sen mi kurtaracaksın?" (e fe ente tunkızu) sorusunun; peygamberin mucizeler göstermesinin veya sabahlara kadar dua etmesinin, aklını kasten küfre kilitlemiş (azap fermanını hak etmiş) o inatçı kalpleri değiştiremeyeceğini, insanın ontolojik tercihini dışarıdan bir gücün (peygamberin bile) zorla iptal edemeyeceğini vurgular.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin "kurtarmak" anlamındaki n-k-z kökünden türediğini; İslam akaidinde bu kelimenin ve ayetin, peygamberlerin dahi ilahi kader (ve ilahi adalet) üzerinde mutlak bir otoritesinin bulunmadığını; şefaatin ancak Allah'ın izni ve rızasıyla gerçekleşebileceğini, hakkında azap "hak olmuş" inatçı bir kafiri peygamberin bile o ateşten çekip çıkaramayacağını (tunkızu) gösteren en sarsılmaz "Tevhid ve Adalet" delillerinden biri olduğunu aktarır.
Men (مَنْ)
İbn Fâris, akıl sahibi varlıkları niteleyen ve kurtarılması ontolojik olarak imkansızlaşmış o suçlu özneyi (kimseyi) işaret eden ism-i mevsûl edatıdır.
Fî (فِي)
İbn Fâris, "içinde, tam merkezinde" anlamına gelen; o felaketin faili her yönden kuşattığını ve dışarıya kaçış aralığı bırakmadığını işaret eden mekân zarfıdır (harf-i cer).
en-Nâri (النَّارِ)
İbn Fâris, "n-v-r" kökünün sözlükte "ışık saçmak, aydınlatmak, yakıcı ısı ve alev" anlamlarına geldiğini tespit eder. "En-Nâr" (Ateş / Cehennem) isminin; yeryüzünde peygamberin sesine kulaklarını tıkayan, kibrini putlaştıran ve "azap kelimesini" kendi omuzlarına yükleyen o nankör aklın, nihayetinde varıp saplanacağı ve peygamberin hüznünün bile onu kurtaramayacağı o mutlak, nihai ve ebedi yıkım yurdunu nitelediğini belirtir. İradesiyle nâra (ateşe) yürüyeni, dışarıdan kimse nûra (aydınlığa) çıkaramaz.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla