فَاعْبُدُوا مَا شِئْتُمْ مِنْ دُونِه۪ۜ قُلْ اِنَّ الْخَاسِر۪ينَ الَّذ۪ينَ خَسِرُٓوا اَنْفُسَهُمْ وَاَهْل۪يهِمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِۜ اَلَا ذٰلِكَ هُوَ الْخُسْرَانُ الْمُب۪ينُ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Zümer Sûresi, 15. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: zümer suresi, hüsran, zümer 15, zümer suresi 15. ayet, takva, ihlaslı din, cehennem gölgeleri, gün, kıyamet, nefis, ibadet
-
14. “(O putperestlere) de ki: ‘Ben, kendisine içten bir inanç ve bağlılık göstererek yalnız Allah'a ibadet ederim.’”
15. “‘Artık siz de O'nun dışında dilediğinize tapın bakalım!' Ve ekle: ‘Kesin olan şu ki, asıl kaybedenler, kıyamet gününde hem kendilerini hem de yakınlarını ziyan edecek olanlardır. Bilesiniz ki kesin hüsran işte budur!’”
(O putperestlere) de ki: Ben, kendisine içten bir inanç ve bağlılık göstererek yalnız Allah’a ibadet ederim. Artık siz de O’nun dışında dilediğinize tapın bakalım! Bu ilâhı beyan, tehdit ve korkutma anlamı içermektedir. Şunu söylemektedir: Ben ancak hak olan Allah’a kulluk yapar, içten bir inanç ve bağlılık göstererek yalnız O’na ibadet ederim; size gelince, istediğinize tapın, Allah size tapınmanızın cezasını mutlaka verecektir. Tıpkı şu İlâhî beyanda belirtildiği gibi: “İstediğinizi yapın!”. Bu ifade, insanlar arasında yaygın kullanılan bir sözdür. İnsan tehdit anlamına gelmek üzere, bir kimseye "İstediğini yap!” veya “İstediğini söyle! Yaptıklarının cezasını mutlaka göreceksin" der. İşte O’nun dışında dilediğinize tapın bakalım mealindeki âyet de bu mânadadır. En doğrusunu Allah bilir. Başka bir ihtimal de bu beyanın tehdit mânasında değil, haber anlamında olmasıdır. Cenâb-ı Hak sanki şunu söylemektedir: Ben size her iki yolu da deliller ve kanıtlarla açıklayıp gösterdim; uyduğunuz takdirde kurtuluşa ereceğiniz kurtuluş yolunu, yani Allah’ın yolunu da helake düşeceğiniz yolu, yani şeytanın yolunu da beyan ettim. Eğer kurtuluşa ermek istiyorsanız bu yola, helak olmak istiyorsanız da şu yola girin! En doğrusunu Allah bilir.
De ki: Kesin olan şu ki, asıl kaybedenler, kıyamet gününde hem kendilerini hem de yakınlarını ziyan edecek olanlardır. Cenâb-ı Hak “Kendinizi ve ailenizi ateşten koruyun” buyurarak sanki onlara kendilerini ve ailelerini ateşten korumalarını emretmekte, bunun hem kendilerini ve hem de ailelerini kıyâmet gününde selâmete çıkaracağını, onlara bu imkânın verildiğini, fakat onların kendilerini ve ailelerini ateşten korumadıklarını söylemektedir. Bunun üzerine şunu açıklamaktadır; Onlar kıyâmet gününde hem kendilerini hem de yakınlarını ziyan edecek olanlardır. Bilesiniz ki kesin hüsran işte budur! İşte o zaman onlar, hem kendilerinin ve hem de ailelerinin hüsrana uğradığını görecekler! Yahut onlar âhiret için çalışmak ve gayret göstermekle emrolunmuş, bu gayreti gösterirlerse kurtuluşa ermekle, ebedî mutluluğa kavuşmakla ve cennet ehlinden olmakla vâdolunmuşlardı. Bu gayreti göstermedikleri takdirde hem kendilerine hem de ailelerine yönelik olarak vâdedilenlerden mahrum kalırlar ve hüsrana uğrarlar. Kendilerini helâk etmiş olurlar. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Fa'budû (فَاعْبُدُوا)
İbn Fâris, nedensellik bildiren "fa" (öyleyse/şu halde) bağlacı ile "a-b-d" kökünden türeyen çoğul emir kipinin birleşimi olduğunu belirtir. A-b-d kökünün sözlükte "boyun eğmek, zelil olmak, mutlak bir şekilde itaat etmek ve ram olmak" anlamlarına geldiğini tespit eder. "Öyleyse kulluk edin / tapın" (fa'budû) şeklindeki bu fiilin, muhatapları kendi taptıkları nesnelere yönlendiren bir eylemi nitelediğini kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî, ibadet kavramının, sevgiyle karışık en ileri derecedeki tevazu ve itaat (tezellül) olduğunu söyler. Ancak buradaki "tapın" (fa'budû) emrinin gerçek bir izin veya ruhsat olmadığını, hakikati reddeden müşriklere yönelik ağır bir teolojik kınama ve onları kendi sahte ilahlarıyla baş başa bırakma eylemi olduğunu vurgular.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu emir kipini söylemsel bir ironi ve tehdit (emir bi ma'na't-tehdid) olarak değerlendirir. Peygamberin "Ben sadece Allah'a ibadet ederim" (önceki ayet) restinin hemen ardından müşriklere dönüp "Siz de O'ndan başka dilediğinize tapın!" (fa'budû) demesinin; onlara din özgürlüğü tanımak değil, "Ne haliniz varsa görün, yeryüzündeki sahte otoritelerinizin sizi kurtaramayacağını yakında göreceksiniz" diyen o sarsılmaz, meydan okuyucu ve ipleri tamamen koparan (restleşen) devasa elçilik/tevhid manifestosunu ifade ettiğini belirtir.
Mâ (مَا)
İbn Fâris, akılsız varlıkları, cansız nesneleri ve durumları niteleyen "o şey ki, şeylere" anlamındaki ism-i mevsûl (ilgi zamiri) olduğunu kaydeder. Müşriklerin ibadet ettiği putların, heykellerin veya ideolojilerin aslında ontolojik olarak akılsız/cansız birer "şey" (mâ) statüsünde olduğunu işaret eder.
Şi'tum (شِئْتُمْ)
İbn Fâris, "ş-y-e" kökünün sözlükte "irade etmek, kastetmek, dilemek, arzu etmek ve yönelmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. Mazi çoğul fiil formundaki "şi'tum" (dilediniz / istersiniz) kelimesinin, failin kendi bencil aklıyla ve hür arzusuyla bir nesneyi/putu seçmesini nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, meşîet (dileme) kavramının, insanın hevasından (arzularından) doğan bir tercih olduğunu söyler. "Dilediğiniz şeylere tapın" (mâ şi'tum) ifadesinin, şirkin ilahi bir temeli olmadığını, tamamen o pagan aklın (kibrin) kendi "keyfi icatları ve arzuları" doğrultusunda kendi elleriyle yontup sonra da tapındıkları sığ ve hezeyan dolu bir uydurma olduğunu vurgular.
Min Dûnihî (مِنْ دُونِهِ)
İbn Fâris, "d-v-n" kökünün sözlükte "bir şeyin aşağısı, berisinde, gayrısı, dışında ve seviye olarak yetersiz olan" anlamlarına geldiğini tespit eder. Ayrılma edatı "min" ve "hî" (O'nun) zamiriyle birleşen "min dûnihî" (O'nun dışındakilerden / astlarından) tamlamasının; ibadet edilen o putların, tiranların veya meleklerin, mutlak Yaratıcı karşısındaki o sarsılmaz ontolojik "düşüklüğünü ve acziyetini" nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "dûn" kavramının kudret, bilgi ve mahiyet olarak Allah'ın seviyesine asla ulaşamayan, bilakis O'na muhtaç olan bayağı varlıkları ifade ettiğini söyler. Müşrik akıl, Yüce ve Aşkın (Müteâl) olanı bırakıp, O'nun "aşağısındaki/astındaki" (dûn) fani nesnelere tapınarak sadece Allah'a değil, aslında bizzat kendi aklına ve insanlık onuruna hakaret etmektedir.
Kul (قُلْ)
İbn Fâris, "k-v-l" kökünün sözlükte "bir düşünceyi sese dönüştürerek ifade etmek, söz söylemek ve beyan etmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. Emir kipindeki "kul" (de ki) fiilinin; muhatapların kendi hevalarıyla kurguladıkları o sahte din (şirk) oyununu bıçak gibi keserek, onlara asıl ve sarsılmaz ilahi faturayı/hakikati ilan edecek olan o ağır elçilik (risalet) fermanını başlattığını belirtir.
İnne (إِنَّ)
İbn Fâris, cümleye mutlak kesinlik katan, muhatabın tüm itirazlarını ve sahte güvencelerini ezip geçen tekit (pekiştirme/şüphesiz ki) edatı olduğunu kaydeder. Yargının pazarlığa kapalı olduğunu mühürler.
el-Hâsirîne (الْخَاسِرِينَ)
İbn Fâris, "h-s-r" kökünün sözlükte "sermayeyi kaybetmek, ziyana uğramak, iflas etmek, tükenmek ve kârın mutlak zıddı" anlamlarına geldiğini tespit eder. İsm-i fâil çoğul formundaki "el-hâsirîn" (asıl ziyana uğrayanlar / iflas edenler) kelimesinin; basit bir ticari zararı değil, varoluşsal bir tükenişi ve ahmaklığı nitelediğini belirtir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın etik ve semantik sisteminde ticari terimlerin (hüsran, kâr, ticaret, ecir) teolojik bir bağlama taşınmasını inceler. Müşriklerin yeryüzünde çok kurnaz, hesapçı ve "kârlı" tüccarlar (Mekke aristokrasisi) olmalarına karşılık; Kur'an'ın "Asıl iflas edenler/hüsrana uğrayanlar..." (inne'l-hâsirîn) diyerek, o dünyevi sermayeyle gururlananların felsefi ve ontolojik bir eksiye (yıkıma) düştüklerini, en büyük "zararın" malı değil bizzat ruhu/fıtratı (sermayeyi) ateşe atmak olduğunu tespit eden o sarsıcı tevhidi kelime oyununu (değerler devrimini) deşifre eder.
Ellezîne (الَّذِينَ)
İbn Fâris, eril çoğul varlıkları niteleyen ve o korkunç iflasın faili olan kitleleri bizzat işaret ederek eylemlerini açıklayan ism-i mevsûl (o kimseler ki) edatıdır.
Hasirû (خَسِرُوا)
İbn Fâris, "h-s-r" (sermayeyi ziyan etmek) kökünden mazi çoğul fiildir. "Hasirû" (ziyana uğrattılar / kaybettiler) eyleminin, o kitlelerin pasif bir kurban olmadıklarını, bilakis kendi iradeleriyle, kibirleriyle ve tercihleriyle o en değerli varlığı kasten heba ettiklerini nitelediğini belirtir.
Dücane Cündioğlu, dildeki bu ziyan etme (hüsran) eylemini varoluşsal bir intihar olarak okur. İnsanın yeryüzünde krallıklar, servetler veya sahte ilahlar "kazandığını" sanırken, aslında kendi ontolojik asaletini "ziyan ettiğini" (hasirû); kendi elleriyle yonttuğu bir puta (dûn) secde eden aklın, evrendeki en yüce emaneti (insanlık haysiyetini) boşa harcadığını ve kendi varlığını anlamsızlığa mahkûm ederek felsefi bir iflas yaşadığını ifade eder.
Enfusehum (أَنْفُسَهُمْ)
İbn Fâris, "n-f-s" kökünün sözlükte "can, ruh, nefes almak, bir şeyin zatı, hakikati ve özü" anlamlarına geldiğini tespit eder. Nefs kelimesinin çoğulu olan "enfus" ile "hum" (onların) zamirinin birleşimidir. Hüsran (ziyan) fiilinin nesnesi olan "enfusehum" (kendi özlerini / kendilerini) kelimesinin; kaybedilen şeyin dışsal bir mal mülk değil, failin bizzat kendi benliği, ebedi hayatı ve varoluşsal çekirdeği olduğunu nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, nefs kavramının insanın varoluşsal hakikati olduğunu söyler. "Kendilerini ziyan ettiler" tabirinin, insanın ahirette o korkunç ateşe (azaba) atılmakla, kendisine verilmiş olan o tertemiz fıtratı, aklı ve sonsuz mutluluk potansiyelini (cenneti) bizzat kendi küfrüyle sıfırlayıp yok etmesi olduğunu vurgular.
Ve Ehlîhim (وَأَهْلِيهِمْ)
İbn Fâris, atıf "ve" bağlacı, "e-h-l" kökünden türeyen çoğul kelime (ehlîn) ve "him" (onların) zamirinin birleşimidir. E-h-l kökünün sözlükte "bir kişiye en yakın olanlar, onunla aynı mekânı paylaşanlar, eşi, çocukları, mensupları ve yandaşları" anlamlarına geldiğini tespit eder. İflasın boyutunu genişleterek, "ve ailelerini / yakınlarını" da o yıkıma (hüsrana) sürüklediklerini işaret eder.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu kavramı ontolojik yalnızlaşma ve asabiyetin iflası bağlamında değerlendirir. Dünyadayken "ailemiz, aşiretimiz, atalarımız ve yandaşlarımız" (ehlimiz) diyerek şirki o güçlü kabilevi bağlarla savunanların; kıyamette o sığındıkları tüm soy-sop bağlarının parçalandığını; sadece "kendilerini" (enfusehum) değil, peşlerinden cehenneme sürükledikleri veya yollarını ayırdıkları "ailelerini/yandaşlarını da" (ehlîhim) ebediyen kaybederek, o devasa şirkin insanı mutlak bir hiçliğe ve kimsesizliğe hapsettiğini ifade eder.
Yevme (يَوْمَ)
İbn Fâris, "y-v-m" kökünün sözlükte "güneşin doğuşundan batışına kadar geçen süre, bir zaman dilimi ve mutlak gün" anlamlarına geldiğini tespit eder. Yevm kelimesinin, bu mutlak ziyanın (iflasın) gizlenemeyeceği, geri alınamayacağı ve bilfiil tecrübe edileceği o sarsılmaz hesap ve mühürlenme vaktini nitelediğini belirtir.
el-Kıyâmeti (الْقِيَامَةِ)
İbn Fâris, "k-v-m" kökünün sözlükte "ayağa kalkmak, dikilmek, bir işi kararlılıkla sürdürmek, ayaklanmak ve sükûtun/yatmanın zıddı" anlamlarına geldiğini tespit eder. "El-Kıyâmeti" (Kıyamet / Diriliş) kelimesinin; yeryüzünde yatmakta olan ölülerin, ilahi bir fermanla boyun eğerek o dehşetli mahkeme için "ayağa kalktıkları/dikildikleri" o ontolojik uyanış çağını nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, kıyamet kavramının, gizli olan her şeyin açığa çıkması ve fani dünyanın (uykunun) bitip gerçek uyanıklığın (kıyamın) başlaması olduğunu söyler. "Kıyamet gününde" zarfının, o "kendi nefislerini ziyan etme" gerçeğinin dünyadaki gibi ideolojik kılıflarla örtülemeyeceği, gerçeğin şamar gibi yüze çarpacağı o şeffaf uyanış anını bildirdiğini vurgular.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin "kalkmak, dikilmek" anlamındaki k-v-m kökünden türediğini; İslam eskatolojisinde Kıyamet teriminin, kâinat nizamının bozularak ölülerin yeniden diriltilmesini (ba's) ve mutlak adaletin tesisi için Allah'ın huzurunda toplanıp dikilmelerini ifade eden en temel ahiret ve hesap günü tabiri olduğunu aktarır.
E Lâ (أَلَا)
İbn Fâris, dikkat çekme, uyandırma ve sarsma (tenbih/istiftah) edatı olduğunu kaydeder. Cümlenin sonuna saklanmış olan o devasa hükmü (infazı) vurucu bir şekilde zihinlere kazımak için muhatabın donuklaşmış aklını "İyi bilin ki / Uyanın / Dikkat edin" diyerek sarsan sert bir ünlemdir.
Zâlike (ذَٰلِكَ)
İbn Fâris, uzaklık ve yücelik/şiddet bildiren işaret zamiri "zâ", "l" harfi ve muhatap bildiren "ke" harfinin birleşimidir. "İşte bu / İşte o" (zâlike) kelimesinin, az önce tasvir edilen o devasa ruhsal iflası ve ailenin yitirilişini işaret ederek onu sarsılmaz bir çerçeveye (kavrama) hapsettiğini belirtir.
Huve (هُوَ)
İbn Fâris, üçüncü tekil şahıs ispat/fasıl zamiridir (Ta kendisidir / O dur). Yargının sınırlarını kesinleştirerek, başka hiçbir kaybın bu derece ağır olamayacağını (hasr/tahsis) mühürler.
el-Husrânu (الْخُسْرَانُ)
İbn Fâris, "h-s-r" (ziyan etmek, iflas) kökünden türeyen ve mübalağa (aşırılık) bildiren "fu'lân" veznindeki masdar isimdir. Belirlilik takısıyla gelen "el-Husrânu" (O mutlak ziyan / O devasa kayıp) kelimesinin; dünyada kaybedilen bir servetin, tahtın veya savaşın ziyanıyla asla kıyaslanamayacak olan o ontolojik, ebedi ve geri dönüşü imkânsız varoluşsal cehennemi (tükenişi) nitelediğini belirtir.
el-Mubînu (الْمُبِينُ)
İbn Fâris, "b-y-n" kökünün sözlükte "ayrılık, açıklık, gizliliğin kalkması, iki şeyin arasının açılıp berraklığın ortaya çıkması" anlamlarına geldiğini tespit eder. İf'al babındaki ism-i fâil formunda olan "el-Mubîn" (apaçık olan / hiçbir şüpheye yer bırakmayan) kelimesinin; o iflasın (hüsranın) boyutunun, kıyamet gününde hiçbir itiraza, mazerete veya yoruma mahal bırakmayacak kadar sarsılmaz, net ve keskin bir şekilde tüm kâinatın gözü önünde "iftşa edilmesini" nitelediğini belirtir.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin kapanışındaki bu "İşte apaçık ziyan (el-Husrânu'l-Mubîn) ta kendisidir!" fermanını ontolojik bir adalet ilanı olarak okur. Müşriklerin yeryüzünde kendi inançlarını (şirki) kârlı bir gelenek, tevhidi ise bir tehlike/ziyan olarak gördüklerini; ancak Kur'an'ın bu değerleri tersyüz ederek, aklını sahte tanrılara (dûn) teslim eden insanın, kendini ve sevdiklerini ateşe atmaktan başka hiçbir şey üretmediğini; bu gerçeğin (apaçık ziyanın) ahiretin o şeffaf zemininde (kıyamette) tüm trajedisiyle ve mazeretsizliğiyle (mubîn olarak) suratlarına çarpılacağını ifade eder. Şirk, aklın ve ruhun en berrak iflasıdır.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla