قُلْ اِنّ۪ٓي اَخَافُ اِنْ عَصَيْتُ رَبّ۪ي عَذَابَ يَوْمٍ عَظ۪يمٍ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Zümer Sûresi, 13. Ayet
Daralt
X
-
“De ki: ‘Eğer Rabb’ime isyan edersem, dehşetli bir günün azabına uğrayacağımdan korkarım.’”
Bu âyetteki korku kelimesi, burada bilinen anlamıyla korku mânasında değil, bilgi sahibi olma anlamında kullanılmıştır. Sanki şöyle demektedir: Eğer Rabb’ime isyan edersem, dehşetli bir günün azabına uğrayacağımı bilirim. Sonra Resûlullah (s.a.), Medine’ye hicret ettikten sonra müşriklerin, Hz. Peygamber’in kendilerine tâbi olacağına ve dinlerine döneceğine dair olan ümitlerini Cenâb-ı Hak bitirmiş, heveslerini kursaklarında bırakmıştı. Bu hususu Cenâb-ı Hak şu İlâhî beyanda belirtmiştir: “Bugün, kâfirler dininize karşı (mücadelede) ümitlerini yitirmişlerdir”. Müslümanlar Mekke’de kaldıkları sürede ise müşrikler bu ümitlerini kaybetmemişlerdi. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Kul (قُلْ)
İbn Fâris, "k-v-l" kökünün sözlükte "bir düşünceyi sese dönüştürerek ifade etmek, söz söylemek ve beyan etmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. Emir kipindeki "kul" (de ki / söyle) fiilinin; elçinin şahsi bir kaygısını veya duygusal bir tepkisini değil, kâinatın mutlak otoritesinden gelen sarsılmaz ve bağlayıcı bir ilahi fermanı kitlelere doğrudan ilan etmesini nitelediğini belirtir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu emir kipini elçilik (risalet) teolojisi bağlamında okur. "De ki" (kul) hitabının; mesajın kaynağının peygamberin kendi aklı olmadığını, bilakis onun aşkın bir makamdan inen o devasa ahlaki ve hukuki direktiflerin "nesnel bir taşıyıcısı ve aktarıcısı" olduğunu mühürleyen mutlak bir otorite beyanı olduğunu ifade eder.
İnnî (إِنِّي)
İbn Fâris, cümleye mutlak kesinlik katan, şüpheyi ortadan kaldıran tekit (pekiştirme) edatı "inne" (şüphesiz ki, muhakkak) ile birinci tekil şahıs "î" (ben) zamirinin birleşimidir. Failin (peygamberin) kendi varoluşsal korkusunu ve inancını sarsılmaz bir kararlılıkla, net ve tavizsiz bir dille (yakîn ile) ilan edişini kaydeder.
Ehâfu (أَخَافُ)
İbn Fâris, "h-v-f" kökünün sözlükte "bir zararın veya kötülüğün geleceğini beklemek, endişe etmek, güvenliğin (emn) mutlak zıddı olarak korkmak ve sakınmak" anlamlarına geldiğini tespit eder. Muzari birinci tekil şahıs formundaki "ehâfu" (korkarım / endişe ederim) fiilinin; failin kör ve irrasyonel bir paniğe kapılmasını değil, ilahi adaletin hassas ve şaşmaz doğasını idrak etmiş şuurlu bir aklın yaşadığı o derin "ontolojik ürpertiyi" nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, havf (korku) kavramının sadece psikolojik bir duygu olmadığını; aklın, kendi eylemlerinin (isyanın) doğuracağı o yıkıcı sonuçları önceden hesaplayarak (marifetle) ilahi otoriteye karşı sarsılmaz bir "teyakkuz/çekinme" hali geliştirmesi olduğunu söyler. Peygamberin "korkarım" demesi, onun Allah'ı en iyi tanıyan kişi olmasının zorunlu bir felsefi sonucudur.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın etik sisteminde bu fiili (havf) insan-tanrı ilişkisinin merkezine yerleştirerek inceler. Cahiliye döneminde Arapların sadece yoksulluktan veya kabile baskınından korktuğunu; Kur'an'ın ise "korkuyu" (havf) dünyevi bir endişeden çıkarıp, aşkın bir Yaratıcı'nın ahlaki yargılamasına duyulan saygıya (eschatological fear) dönüştürdüğünü tespit eder. Peygamberin "Ben de korkarım" (ehâfu) itirafı, onu yarı-tanrı veya dokunulmaz bir efsane olmaktan çıkarıp, ilahi yasalara karşı "boyun eğmek zorunda olan" sorumluluk sahibi bir fani (abd) olduğunu ilan eden muazzam bir eşitlik manifestosudur.
İn (إِنْ)
İbn Fâris, eylemin gerçekleşmesini mantıksal ve zorunlu bir nedenselliğe bağlayan şart (eğer, şayet) edatı olduğunu belirtir. Korkunun (havfın) kaynağını şarta bağlayarak, ilahi cezanın keyfi olmadığını, belli bir ihlalin (isyanın) doğrudan sonucu olacağını kaydeder.
Asaytu (عَصَيْتُ)
İbn Fâris, "a-s-y" kökünün sözlükte "bir şeye karşı direnmek, itaat etmemek, boyun eğmekten kaçınmak, sertlik ve asâ/sopa (eğilmeye direndiği için)" anlamlarına geldiğini tespit eder. Mazi birinci tekil şahıs formundaki "asaytu" (isyan edersem / karşı gelirsem) fiilinin; failin kendisine sunulan mutlak kanunu (emri) kasten çiğneyerek o ilahi sözleşmeden çıkmasını ve otoriteye kafa tutmasını nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, isyan kavramının, itaatin ve teslimiyetin (İslam'ın) mutlak zıddı olduğunu söyler. Peygamberin "Eğer ben isyan edersem" (in asaytu) varsayımını dillendirmesinin; hakikatin (Kur'an'ın) şahıslara göre esnemediğini, ilahi hukukun kâinattaki en seçkin insana (elçiye) dahi iltimas geçmeyeceğini, suçun kim tarafından işlenirse işlensin "isyan" statüsünde mutlak bir cezayı gerektireceğini vurgular.
Dücane Cündioğlu, dildeki bu isyan (a-s-y) mefhumunu ontolojik bir haddi aşma ve fıtratı bozma eylemi olarak değerlendirir. Yeryüzünde krallık kuranların kendilerini yasaların ve sorgunun dışında (otonom) görmelerine karşın; Kur'an'ın, bizzat elçisinin dilinden "İsyan edersem ben de cezalandırılırım" dedirtmesinin; dindeki şeffaflığı, adaletin üstünlüğünü ve yeryüzündeki her failin evrensel yasa (Sünnetullah) karşısında salt bir "kul" olduğu gerçeğini sarsılmaz bir felsefi zemin olarak inşa ettiğini ifade eder.
Rabbî (رَبِّي)
İbn Fâris, "r-b-b" kökünün sözlükte "sahip, efendi, terbiye eden, gözeten ve yöneten" anlamlarına geldiğini tespit eder. "Rabbî" (Benim Rabbime) kelimesinin sonundaki "î" (benim) aidiyet zamirinin; o isyanın yöneltileceği makamın uzak ve yabancı bir diktatör olmadığını, bilakis faili yoktan var eden, besleyen ve terbiye eden o en yakın, en şefkatli "mutlak Veli'ye/Sahibe" karşı işlenmiş bir nankörlük olacağını nitelediğini belirtir.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu kelimeyi ontolojik bir aidiyet bağlamında okur. "Rabbime (benim Rabbime) isyan edersem" formülünün; peygamber ile kâinatın Yaratıcısı arasındaki o derin, özel ve samimi (şefkatli) bağı ifşa ettiğini; ancak tam da bu yüzden (nimet ve terbiye ne kadar büyükse) ona karşı yapılacak bir isyanın (nankörlüğün) bedelinin de o denli dehşetli olacağı korkusunu aşıladığını belirtir.
Azâbe (عَذَابَ)
İbn Fâris, "a-z-b" kökünün sözlükte "birini bir şeyden alıkoymak, engellemek, tatlı suyun (azb) kesilmesi, şiddetli acı ve ceza" anlamlarına geldiğini tespit eder. Azâb kelimesinin; failin işlediği suça (isyana) mukabil olarak bedensel, psikolojik ve varoluşsal olarak yaşayacağı o mutlak, yakıcı ve fıtratı ezen ilahi yaptırımı/azabı nitelediğini belirtir.
Arthur Jeffery, kelimenin monoteistik Ortadoğu dillerindeki etimolojik kökenini inceler. Arapçadaki "azâb" kavramının, Süryanice ve Aramicede "işkence, eziyet, ilahi gazap" anlamlarına gelen köklerle derin bir akrabalığı olduğunu; Kur'an'ın bu terimi, yeryüzünde sınırları aşan insanlığın karşılaşacağı o kaçınılmaz eskatolojik (ahiret) infazını ve acısını isimlendirmek için sarsılmaz bir teolojik mühür olarak kullandığını tartışır.
Yevmin (يَوْمٍ)
İbn Fâris, "y-v-m" kökünün sözlükte "güneşin doğuşundan batışına kadar geçen süre, bir zaman dilimi ve mutlak gün" anlamlarına geldiğini tespit eder. Yevm kelimesinin, burada sıradan 24 saatlik bir astronomik döngüyü değil; ilahi adaletin tecelli edeceği, kozmik dengelerin altüst olacağı o devasa ve dehşetli "Hesap/Kıyamet çağını/gününü" nitelediğini belirtir.
Azîm (عَظِيمٍ)
İbn Fâris, "a-z-m" kökünün sözlükte "kemik (azm), bir şeyin yapısal olarak sağlam, devasa, sarsılmaz, büyük ve heybetli olması" anlamlarına geldiğini tespit eder. "Azîm" (büyük / muazzam / dehşetli) sıfatının; o günün (yevmin) sıradan bir zaman dilimi olmadığını, insanın idrakini aşan, tasavvura sığmayan ve karşı konulamaz bir varoluşsal "büyüklük, şiddet ve ağırlık" taşıdığını nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, azamet kavramının hem hacimsel bir büyüklüğü hem de felsefi/teolojik bir "yüceliği ve şiddeti" anlattığını söyler. Azabın yaşanacağı o güne "Azîm" (Büyük) denilmesi; o günün dehşetinin, içindeki hesaplaşmaların ve çöküşlerin insanlık tarihindeki hiçbir dünyevi felaketle veya korkuyla kıyaslanamayacak kadar "mutlak ve sarsıcı" olduğunu vurgular.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu tamlamayı (azâbe yevmin azîm) eskatolojik bir kapanış olarak değerlendirir. Peygamberin "Rabbime isyan edersem, o büyük günün azabından korkarım" fermanının; dünyevi iktidarlarla, menfaatlerle veya kabile asabiyetiyle şımaran Mekke elitlerine karşı sarsılmaz bir tehdit olduğunu; otonomi ilan eden insanın, fıtratındaki o en sarsıcı gerçeklikle (Azîm olan hesap günüyle) yüzleşmekten asla kaçamayacağını ifade eder. Kâinattaki en seçkin elçinin (Peygamberin) bile korktuğu o "Büyük Gün" (Yevm-i Azîm), kibre sapan sıradan bir insanın (müşrikin) sahte güvencelerini ve putlarını un ufak eden mutlak ilahi adalet duvarıdır.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla