Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Zümer Sûresi, 6. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Zümer Sûresi, 6. Ayet

    خَلَقَكُمْ مِنْ نَفْسٍ وَاحِدَةٍ ثُمَّ جَعَلَ مِنْهَا زَوْجَهَا وَاَنْزَلَ لَكُمْ مِنَ الْاَنْعَامِ ثَمَانِيَةَ اَزْوَاجٍۜ يَخْلُقُكُمْ ف۪ي بُطُونِ اُمَّهَاتِكُمْ خَلْقاً مِنْ بَعْدِ خَلْقٍ ف۪ي ظُلُمَاتٍ ثَلٰثٍۜ ذٰلِكُمُ اللّٰهُ رَبُّكُمْ لَهُ الْمُلْكُۜ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۚ فَاَنّٰى تُصْرَفُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ḣalekakum min nefsin vâhidetin śümme ce’ale minhâ zevcehâ ve enzele lekum mine-l-en’âmi śemâniyete ezvâc(in)(c) yaḣlukukum fî butûni ummehâtikum ḣalkan min ba’di ḣalkin fî zulumâtin śelâś(in)(c) żâlikumu(A)llâhu rabbukum lehu-lmulk(u)(s) lâ ilâhe illâ hu(ve)(s) feennâ tusrafûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “O sizi bir tek nefisten yaratmış, sonra ondan eşini de varetmiştir; hayvanlardan da sizin için sekiz eş lütfetti. Sizi annelerinizin karnında üç karanlık içinde türlü yaratılış safhalarından geçirerek yaratmaktadır. İşte bu yaratıcı, Rabb’iniz Allah’tır. Hükümranlık O’nundur; O’ndan başka tanrı yoktur. Buna rağmen nasıl olup da hakikatten uzaklaşabiliyorsunuz?”

      Allah’a Nispet Edilen Fiillerin Anlamı

      O sizi bir tek nefisten yaratmış, sonra ondan eşini de varetmiştir. Bu İlâhî beyanın zâhiri, Cenâb-ı Hakk’ın o tek nefisten eşini yaratmadan önce bizleri yarattığına işaret etmektedir. Çünkü sonra anlamına gelen “sümme” (ثم) kelimesi, ancak tâbi olmak ve arkadan gelmek anlamına gelir, birlikte olmayı değil peşpeşe olmayı ifade eder. Böyle olunca da âyetin zahiri söylediğimiz mânaya gelir. Fakat müfessirler bunun mânası ve tefsirinde ihtilaf etmişlerdir. Rivayetlerden birinde İbn Abbâs'ın (r.a.) bu âyeti şöyle tefsir ettiği nakledilir: Allah sizi tek olan bir nefsten yarattı, sonra da ondan eşini yarattı. Bize göre ise O sizi bir tek nefisten yaratmış, sonra ondan eşini de varetmiştir mealindeki âyet zahirde, az önce bahsi geçen anlama gelir. Ancak yaratmak kelimesi sözlükte takdir etmek mânasına gelir. Cenâb-ı Hak sanki şöyle buyurmaktadır: O sizi yarattı, yani ilk yaratılanınızdan son yaratılanınıza kadar sizin hepinizi o tek nefisten yaratmayı takdir etti. Sonra ondan eşini de varetti; sonra ondan, yani o tek nefisten ve eşinden bizi yarattı. Aksi halde âyetin zâhirinden çıkan mânaya göre Allah o tek nefisten eşini yaratmadan önce bizi takdir etmiş olur. En doğrusunu Allah bilir ya, sonra da belirttiği şekilde eşini ondan yarattı. En doğrusunu Allah bilir.

      Hayvanlardan da sizin için sekiz eş lütfetti. Bu âyette “inzâl” (انزال) kelimesi zahirde bir nesneyi yukarıdan aşağıya indirmek anlamına gelir. Ancak bu onu, bir nesneyi gerçekten yukarıdan aşağıya indirmek anlamına gelmeyecek şekilde kullanmaya engel değildir. Meselâ; hiç yukarıdan aşağıya inmek söz konusu olmadığı halde, falancı şu yere veya şu mekâna indi denilir. İşte bu İlâhî beyanda geçen “inzâl” kelimesi de böyledir. Bu konuda asıl olan şudur; Allah’a nispet edilen “inzâl” ve diğer bütün kelimelere, yaratma mânası verilirse anlamı doğru olur. Dolayısıyla buna da o mânayı vermek gerekir ve bundan maksat Allah’ın onu yaratmasıdır denilir. Şu İlâhî beyanlarda Cenâb-ı Hakk’ın buyurduğu gibi: “Size mahrem yerlerinizi örtecek giysi yarattık”, “Bir de demiri indirdik ki onda büyük bir güç vardır”. Burada olduğu gibi pek çok âyette inzâl kelimesi kullanılmaktadır, bunlar Allaha nispet edildiğinde yaratmak mânasına gelir. İşte hayvanlardan da sizin için sekiz eş lütfetti mealindeki âyette geçen inzâl kelimesi de yarattı anlamına gelir, tıpkı şu İlâhî beyanda belirtildiği gibi: Allah size kulaklar, gözler, kalpler verdi”, yani Allah bunları sizin için yarattı. İşte inzâl kelimesi de bu mânadadır. En doğrusunu Allah bilir.

      Hayvanlardan sekiz çift. Bu İlâhî kelâmın zahirinin üç mânaya gelmesi mümkündür: Ya Cenâb-ı Hakk’ın bizim için yarattığını belirttiği ve isimlerini andığı hayvanların sekiz çift olduğu anlamına gelir; eğer bu mânaya geliyorsa, o zaman âyette geçen “min” harf-i cerri sıla anlamındadır, Allah sanki şöyle demektedir: Allah’ın sizin için yarattığı hayvanlar sekiz çifttir. Yahut Cenâb-ı Hakk’ın yarattığı hayvanlardan sadece belirtmiş olduğu sekiz çiftinin bize helâl kılındığı mânasına gelir. Eğer bu anlama geliyorsa, o zaman “min” harf-i cerri kısmîlik ifade eder, yani onlardan sizin için yarattığı ancak bir kısmıdır.

      Yahut da Allah bütün hayvanları belirtmiş, ancak sözünü ettiği hayvanların her şeyinden faydalanmayı bize helâl kılmamış, sadece bu sekiz çift hayvanın etinden, sütünden, yününden ve benzeri her şeyinden yararlanmayı helâl kılmış, fakat bunların dışından kalan hayvanların etini ve benzeri yenecek taraflarını helâl kılmamış, ancak eşek ve katır gibi bazı hayvanların sırtlarından yararlanmayı helâl kılmıştır. En doğrusunu Allah bilir.

      Cenâb-ı Hakk’ın burada bizim için yarattığını belirttiği sekiz çift hayvanın hangileri olduğunu En’âm sûresinde açıklamıştı: “Koyundan iki, keçiden iki olmak üzere sekiz eş... Ve deveden iki, sığırdan iki...”. Cenâb-ı Hakk’ın belirtmiş olduğu sekiz çiftin, Zümer sûresinde her şeyini bize helâl kıldığı sekiz çiftle aynı olduğu anlaşılmaktadır. Bunların dışındaki hayvanlardan yararlanmamızı helâl kılmış, ancak etlerini yememizi helâl kılmamıştır. Çünkü En’âm sûresinde önce Allah’ın verdiği rızıklardan yemeyi emretmiş, hemen arkasından da deve, inek, koyun ve keçi olmak üzere sekiz eşi belirtmiştir. Önce, “Allah’ın size rızık olarak verdiklerinden yiyin” diye emretmiş, sonra da “Koyundan iki, keçiden iki olmak üzere sekiz eş...” buyurmuştur. Bu da Cenâb-ı Hakk’ın, “De ki: Bana vahyedilende, yiyecek kimse için yasaklanmış bir şey bulamıyorum” meâlindeki âyette kastedilenin orada belirttiği hayvanlar olduğuna işaret eder. Yani bu sekiz sınıf hayvandan bana haram kılınan bir şeyi bulamıyorum, yalnız Allah’ın belirtmiş olduğu kan, leş ve domuz eti müstesna. Burada domuz etinin istisna edilmesi, daha önce belirtilen cinsin dışında bir şeyi istisna etmek anlamına gelir, bu da başka cinslerin orada gizli bırakıldığını gösterir. Böyle kullanımlar dilde caizdir, meselâ Cenâb-ı Hak başka bir âyette meâlen şöyle buyurmaktadır: “İhramda bulunduğunuz sırada avlanmayı helâl saymamanız şartıyla, size bildirilecek olanlar dışındaki enâm denen hayvanlar sizin için helâl kılınmıştır.” Burada Allah sanki şunu söylemektedir: İhramda bulunduğunuz sırada avlanmayı helâl saymamanız şartıyla, size bildirilecek olanlar dışındaki "enâm” (انعام) denen hayvanlar ve av hayvanları sizin için helâl kılınmıştır. Buna göre yukarıdaki âyet-i kerîmede istisna edilen domuz eti de sanki âyette sayılanlar içinde gizlenmiş gibidir. En doğrusunu Allah bilir.

      Sizi annelerinizin karnında üç karanlık içinde türlü yaratılış safhalarından geçirerek yaratmaktadır. Müfessirler şöyle dediler: Bundan maksat bir halden başka bir hale tahvildir; "nutfe”den “alaka”ya, sonra ondan “mudğa'ya ve sonra uzuvları teşekkül etmiş bir varlık olarak yaratılan insan haline dönüşmektir. Üç karanlık içinde ibaresinden maksadın rahim, karın ve çocuk kesesi olduğu söylenmiştir. Maksat sırttır da denilmiştir. Cenâb-ı Hak burada kendi kudretinin, ilminin ve tedbirinin üstünlüğünü haber vermektedir; O insanı ve bütün canlıları bu üç karanlık içinde yaratmaya kadirdir; herkese iki el, iki ayak, iki göz, iki kulak, iki işitme duyusu ve iki görme duyusu vermiş ve herkesi organları düzgün bir şekilde yaratmıştır. O kadar ki iki elden birinin diğerinden fazla hiçbir tarafı yoktur, aynı şekilde iki ayaktan birinin, iki gözden birinin ve iki dudaktan birinin de diğerinden farkı yoktur. Aynı şekilde iki göz, iki el, iki ayak, görme duyusu ve bütün organlar o “nutfe”nin içinde vardır. Bütün filozoflar bir araya gelseler, insan cinsinin o “nutfe’den bu organların ve nefsin oluşmasını, takdirini ve onların şekillendirilmesini anlayamazlar. Bütün bunlar Cenâb-ı Hakk’ın mevcudatı bir nesneden veya hiçbir nesne olmaksızın (lâ şey’), bir sebep vasıtasıyla veya sebepsiz olarak yaratmaya kâdir olduğunun bilinmesi içindir. Bazı şeyleri bir sebep vasıtasıyla yaratmış olması, onu yaratmaya ondan yardım aldığı mânasına gelmez. Sözü edilen canlıları takdir etmeye ve karanlıklar içinde onlara şekil vermeye muktedir olana hiçbir şey gizli kalmaz ve O’nu hiçbir şey aciz bırakamaz. Bununla, insanlardan ölümden sonra dirilmeyi ve gönderilen peygamberleri ve kanıtlarını inkâr edenlere karşı delil getirmektedir. Bir halden başka bir hale dönüşümü, bir şekilden başka bir şekle dönüştürenin, bütün bunları takdir edenin yaratıkları başıboş bırakmak, onlara yönelik hiçbir emir ve yasak koymamak ve hiç imtihan etmemek için yapmadığını haber vermektedir. Eğer onları imtihan edecekse, o zaman kötülük yapanı cezalandırmak ve isyan edene yaptığının karşılığı olan cezayı vermek; güzel işler yapana da mükâfat vermek ve itaat edene itaatinin karşılığını vermek için onları tekrar diriltmemesi mümkün değildir. Çünkü onları bu dünyada eşit tutmuştur, hikmet ve akıl ise onların mutlaka amellerine göre ayrılmalarını gerektirir, öyleyse onların birbirinden ayırtedileceği başka bir âlem (âhiret) mutlaka gereklidir. En doğrusunu Allah bilir.

      İşte bu yaratıcı, Rabb’iniz Allah’tır; hükümranlık O’nundur. Yani belirtildiği gibi sizi takdir eden, karanlıklar içindeki bir nutfede şekil veren, bütün bunları yapan ve sizi yaratan Rabb’iniz Allah’tır. Yahut işte bu yaratıcı, Rabb’iniz Allah’tır; hükümranlık O’nundur mealindeki İlâhî kelâm, “O, gökleri ve yeri hikmet ve fayda esasına göre yarattı; sürekli olarak geceyi gündüzün, gündüzü gecenin üstüne sarmaktadır” meâlindeki âyette geçen olayların hepsini yaratan ve hükümran olan; güneşi ve ayı emre âmâde kılan, onları aynı düzende ve hep aynı ölçüde yürüten; bizim hepimizi tek bir nefisten yarattığını söylediği her şeyi yapan Rabb’iniz olan Allah’tır mânasına gelir. İşte bütün bunları yaratan, Rabb’iniz Allah’tır; O’ndan başka tanrı yoktur. Buna rağmen nasıl olup da hakikatten uzaklaşabiliyorsunuz? Yani ibadetinizi Allah’tan başkasına nasıl çeviriyorsunuz? Yahut ulûhiyeti ve rubûbiyeti O’ndan başkasına nasıl veriyorsunuz? Bütün bunları yapanın tek Allah olduğunu, O’nun eşi ve benzeri olmadığını bildiğiniz halde nasıl olup da Allah’a ortak koşuyorsunuz? Veyahut söz konusu nimetleri verenin ve onları size lütfedenin sizi yaratan Rabb’iniz olduğu halde bu nimetlerin şükrünü O’ndan başkasına nasıl yöneltirsiniz? En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Halakakum (خَلَقَكُمْ)

        İbn Fâris, "h-l-k" kökünün sözlükte "bir şeyi yoktan var etmek, pürüzsüzleştirmek, ölçüp biçmek, bir modele göre şekil vermek ve takdir etmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. Mazi (geçmiş zaman) fiil olan "halaka" ile "kum" (sizi) zamirinin birleşimi olan bu kelimenin; insanın tesadüfi bir biyolojik yığın olmadığını, mutlak bir ilahi tasarımla ölçülüp biçilerek varlık sahasına çıkarıldığını nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, halk (yaratma) kavramının Kur'an'da "bir şeyi eşsiz bir hikmete ve ölçüye (takdire) göre var etmek" olduğunu söyler. "Sizi yarattı" (halakakum) eyleminin, çokluk ve çeşitlilik içindeki insanlığın kökenindeki o tek ve sarsılmaz ilahi müdahaleyi ilan ettiğini vurgular.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu fiili ontolojik bir aidiyet ve eşitlik beyanı olarak değerlendirir. Yeryüzünde sınıflara, kabilelere ve ırklara bölünüp birbirine üstünlük taslayan kitlelere karşı; "Sizi O yarattı" formülünün, bütün insanların mutlak eşitliğini ve aynı Kudret'in eseri (mahluku) oldukları gerçeğini yüzlerine çarpan sarsılmaz bir tevhid fermanı olduğunu ifade eder.

        Min (مِنْ)

        İbn Fâris, ayrılma, menşe (köken) ve kaynak bildiren "den/dan" anlamındaki edat (harf-i cer) olduğunu belirtir. Yaratılışın ve o muazzam biyolojik çeşitliliğin başladığı o ilk ontolojik durağı işaret eder.

        Nefsin (نَفْسٍ)

        İbn Fâris, "n-f-s" kökünün sözlükte "can, ruh, soluk almak, kan, bir şeyin zatı, hakikati ve özü" anlamlarına geldiğini tespit eder. Nefs kelimesinin, sıradan bir bedeni değil, varlığın idrak sahibi olan o en temel, soyut ve kurucu "özünü/kimliğini" nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, nefs kavramının insanın varoluşsal hakikati olduğunu söyler. "Bir tek nefsten" (min nefsin) ifadesinin, tüm insanlığın (Âdem'in şahsında) aynı biyolojik ve tinsel hamurdan (özden) yoğrulduğunu vurguladığını belirtir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ontolojik sisteminde "nefs" kavramını kökensel birlik bağlamında inceler. Cahiliye Araplarının insanları kabile asaletine göre kategorize eden o katı ve eşitsiz "soy/asabiyet" inancına karşı; Kur'an'ın milyarlarca insanı aynı "nefse" (öze) bağlayarak, ırkçılığı ve sınıfsal kibri kökünden parçalayan devasa bir monoteistik eşitlik (insanlık kardeşliği) devrimi yaptığını tespit eder.

        Vâhıdetin (وَاحِدَةٍ)

        İbn Fâris, "v-h-d" kökünün sözlükte "tek olmak, başkasıyla karışmamak, benzersizlik ve yalıtılmışlık" anlamlarına geldiğini tespit eder. "Vâhıde" (tek / biricik) sıfatının, o kökensel özün (nefsin) parçalanmamış, bölünmemiş ve mutlak "tekliğini" nitelediğini belirtir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu tamlamayı (nefsin vâhıdetin) evrensel bir fıtrat inşası olarak okur. "Tek bir özden/candan" kurgusunun; sadece biyolojik bir atayı (Âdem'i) değil, aynı zamanda tüm insanların ontolojik kodlarının, zaaflarının ve fıtratlarının (Tevhide olan eğilimlerinin) bir ve aynı olduğunu; dolayısıyla yeryüzündeki hiçbir tiranın "ben farklı ve üstün bir özden geliyorum" şeklinde kibre kapılamayacağını ifade eder.

        Summe (ثُمَّ)

        İbn Fâris, zaman içinde bir genişlik, ardışıklık ve olaylar arasında belirli bir gecikme/süreç (terâhî) bildiren "sonra, daha sonra" anlamındaki atıf bağlacı olduğunu kaydeder. İlk yaratılış özünden, o özün çiftleşme ve farklılaşma evresine geçişteki o sarsıcı kozmik zaman aralığını (süreci) nitelediğini belirtir.

        Ceale (جَعَلَ)

        İbn Fâris, "c-a-l" kökünün sözlükte "bir şeyi bir halden başka bir hale çevirmek, dönüştürmek, kılmak ve işlev kazandırmak" anlamlarına geldiğini tespit eder. Mazi fiil formundaki "ceale" (kıldı / yaptı) kelimesinin, yoktan var etme (halk) eyleminin ardından, var olan o temel öz üzerinde ikincil bir ontolojik şekillendirme ve "düzenleme" eylemini nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, ceal (kılma/yapma) eyleminin, eşyaya insanın varoluşuna uygun yeni bir durum ve fıtrat yüklemek olduğunu söyler.

        Minhâ (مِنْهَا)

        İbn Fâris, ayrılma ve parça bildiren "min" (den/dan) edatı ile ilk yaratılan o tek "nefs" (dişil kabul edilir) kelimesine dönen "hâ" (ondan) zamirinin birleşimidir. İkinci varlığın (eşin) dışarıdan yabancı bir madde olarak değil, bizzat o ilk varlığın kendi ontolojik kumaşından/özünden (minhâ) çıkarıldığını işaret eder.

        Zevcehâ (زَوْجَهَا)

        İbn Fâris, "z-v-c" kökünün sözlükte "iki şeyin birbirine katılması, eş olmak, çiftleşmek ve tekliğin (ferd) mutlak zıddı" anlamlarına geldiğini tespit eder. "Zevc" (eş) kelimesi ile "hâ" (onun) zamirinin birleşimi olan bu tamlamanın; erkeği ve kadını birbirinden bağımsız iki rakip varlık olarak değil, birbirini tamamlayan, diğeri olmadan ontolojik olarak "eksik" kalan o mutlak "bütünün iki yarısını" nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, zevc (eş/çift) kavramının, bir şeyin kendi dengi ve tamamlayıcısı olduğunu söyler. Eşin "ondan" (minhâ) kılınmasının; erkek ve kadın arasındaki ilişkinin bir tahakküm/çatışma ilişkisi değil, aynı özden gelen muazzam bir "varoluşsal sükûnet ve tamamlanma" (ünsiyet) bağı olduğunu vurgular.

        Dücane Cündioğlu, dildeki bu eş/çift (zevc) mefhumunu felsefi bir diyalektik olarak değerlendirir. Yaratılışın o mutlak "Teklik" (Vâhid olan Allah) ilkesinden başlayıp (nefsin vâhıde), sonradan "İkiliğe/Çokluğa" (zevc) doğru açılmasının evrenin en sarsılmaz yasası olduğunu; yeryüzündeki tüm biyolojik ve felsefi hareketliliğin, bu eşlerin (zıtların/çiftlerin) birbirini çekmesi ve tamamlaması üzerinden var olduğunu ifade eder. Tek olan sadece Allah'tır, mahlukat ise mecburen "çifttir" (zevcdir).

        Ve Enzele (وَأَنْزَلَ)

        İbn Fâris, atıf "ve" bağlacı ile "n-z-l" kökünden türeyen if'al babındaki mazi fiilin birleşimidir. N-z-l kökünün sözlükte "yüksek bir yerden aşağıya doğru inmek ve konaklamak" anlamlarına geldiğini tespit eder. "Enzele" (indirdi) eyleminin, ilahi iradenin ve nimetin, kâinatın üst makamından (gaybdan/kaderden) yeryüzünün yatay zeminine doğru indirilmesini nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "indirme" (inzâl) eyleminin hayvanlar (en'âm) için kullanılmasının, gökten fiziksel olarak hayvan yağdığı anlamına gelmediğini söyler. Bu fiilin, hayvanların yaratılışındaki planın, bilginin ve rızkın doğrudan ilahi "kaza ve kader" makamından (Levh-i Mahfuz'dan) yeryüzüne bir lütuf olarak "sunulmasını, ikram edilmesini ve yeryüzüne çıkarılmasını" anlatan derin bir kozmolojik metafor olduğunu vurgular.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin "yukarıdan inmek" kökünden türediğini; İslam tefsir geleneğinde "hayvanları indirdi" (enzele) ifadesinin, demirin indirilmesi (enzelne'l-hadîd) ayetinde olduğu gibi; varlıkların kökenindeki o ilahi emrin, rızkın ve nimetin aşkın (yüce) bir irade tarafından yeryüzüne eşsiz bir ikram ve tahsis olarak "bahşedilmesini" ifade eden teolojik bir tasvir olduğunu aktarır.

        Lekum (لَكُمْ)

        İbn Fâris, aidiyet, tahsis ve menfaat bildiren "lâm" (le/için) edatı ile muhatap çoğul zamiri "kum" (sizin) kelimesinin birleşimidir. İndirilen o devasa nimetin (hayvanların) kâinatta başıboş yaratılmadığını, spesifik olarak insanın yaşamını idame ettirmesi (sizin için) gayesine kilitlendiğini kaydeder.

        Mine'l-En'âmi (مِنَ الْأَنْعَامِ)

        İbn Fâris, ayrılma/beyan edatı "min" ile "n-a-m" kökünün birleşimidir. N-a-m kökünün sözlükte "yumuşaklık, hayatın kolaylaşması ve rahatlık" anlamlarına geldiğini tespit eder. Ne'am kelimesinin çoğulu olan "el-en'âm" (davarlar / evcil sürüler) kelimesinin; insana et, süt, yün ve binek sağlayarak onun varoluşunu kolaylaştıran, vahşilikten arındırılmış o munis, otçul sürü hayvanlarını (deve, sığır, koyun, keçi) nitelediğini belirtir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik alanında bu kelimenin "ni'met" kavramıyla olan ontolojik bağını inceler. İnsana lütfedilen bu varlıklara (en'âm) isim olarak "nimet/kolaylık" kökünden bir kelimenin seçilmesinin; doğadaki hayvanları sıradan bir et yığınından çıkarıp, insanın Yaratıcısına şükretmesini zorunlu kılan sarsılmaz ontolojik "ayetler/deliller" seviyesine yükselttiğini tespit eder.

        Semâniyete (ثَمَانِيَةَ)

        İbn Fâris, sekiz (8) sayısını ifade eden matematiksel isimdir. Nimetin dökümünün rastgele değil, belirli bir sayısal ve biyolojik taksimata dayandığını belirtir.

        Ezvâcin (أَزْوَاجٍ)

        İbn Fâris, "z-v-c" (eş, çift, birleşen) kökünden türeyen zevc kelimesinin çoğuludur. "Sekiz çift" (semâniyete ezvâcin) tamlamasının; En'âm Suresi 143-144. ayetlerde detaylandırıldığı üzere koyun, keçi, sığır ve deveden oluşan dört türün erkek ve dişilerini (4x2=8) nitelediğini; kâinattaki o biyolojik zıtlık/çiftleşme (zevc) yasasının hayvanlar alemindeki şaşmaz tezahürünü kaydeder.

        Yahlukukum (يَخْلُقُكُمْ)

        İbn Fâris, "h-l-k" kökünün sözlükte "bir şeyi yoktan var etmek, ölçüp biçmek ve pürüzsüzleştirmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. Muzari fiil formundaki "yahluku" (yaratıyor) ile "kum" (sizi) zamirinin birleşimidir. Ayetin başında geçen mazi "halaka" (yarattı) fiilinin, burada muzari (şimdiki/geniş zaman) kalıbına dönmesinin; insanın yaratılışının tek seferlik bitmiş bir eylem olmadığını, her an devam eden, aşamalı ve dinamik bir ontolojik "inşa süreci" (yaratmaya devam ediyor) olduğunu nitelediğini belirtir.

        Fî (فِي)

        İbn Fâris, "içinde, derinliklerinde" anlamına gelen; o muazzam ve dinamik yaratılış eyleminin (embriyolojinin) sahnelendiği o gizli, içsel mekânı işaret eden zarftır/edattır.

        Butûni (بُطُونِ)

        İbn Fâris, "b-t-n" kökünün sözlükte "bir şeyin iç kısmı, gizli olan, dışın (zâhir) mutlak zıddı ve karın" anlamlarına geldiğini tespit eder. Batn kelimesinin çoğulu olan "butûn" (karınlar / batınlar) isminin; gözle görülmeyen, karanlık ve mutlak korunaklı o iç mekânı (rahmi) nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, batn kavramının, dış müdahalelere kapalı, sırların ve varoluşun saklandığı o "görünmez içsellik" olduğunu söyler. Yaratılışın bu derinliklerde (butûn) gerçekleşmesinin, o aciz insanın kudretine kapalı, salt ve mutlak "Allah'ın ilmi ve sanatıyla" örülen bir laboratuvar (rahim) olduğuna işaret ettiğini vurgular.

        Ummehâtikum (أُمَّهَاتِكُمْ)

        İbn Fâris, "e-m-m" kökünün sözlükte "asıl, kaynak, bir şeyin kendisine dayandığı temel, kök ve yönelinen hedef" anlamlarına geldiğini tespit eder. Ümm (anne) kelimesinin çoğulu olan "ummehât" ile "kum" (sizin) zamirinin birleşimidir. "Anneleriniz" isminin, insanın ontolojik besleyicisi ve biyolojik kökeni (aslı) olan ebeveyni nitelediğini belirtir.

        Halkan (خَلْقًا)

        İbn Fâris, "h-l-k" (yaratmak, şekil vermek) kökünden türeyen masdar ve isim formudur. Yaratılış evrelerinden (nutfeden alakaya, alakadan mudgaya) her bir "formu/şekli/aşamayı" nitelediğini belirtir.

        Min Ba'di (مِنْ بَعْدِ)

        İbn Fâris, zaman ve ardışıklık bildiren "ardından, sonrasında, peşi sıra" anlamındaki edat ve zarf birleşimidir.

        Halkın (خَلْقٍ)

        İbn Fâris, yaratılış kökünden türeyen kelimenin tekrarıdır. "Yaratılıştan sonra başka bir yaratılışla" (halkan min ba'di halkın) tamlamasının; anne karnındaki o embriyolojik inşanın bir anda değil, safha safha, halden hale geçen o baş döndürücü biyolojik "evreleri/metamorfozu" nitelediğini kaydeder.

        Fî (فِي)

        İbn Fâris, "içinde" anlamındaki mekân zarfının tekrarıdır. O safhaların tahakkuk ettiği kuşatıcı ortamı işaret eder.

        Zulumâtin (ظُلُمَاتٍ)

        İbn Fâris, "z-l-m" kökünün sözlükte "ışığın mutlak yokluğu, karanlık, bir şeyi ait olduğu yerden başka bir yere koymak ve hakkı çiğnemek" anlamlarına geldiğini tespit eder. Zulmet kelimesinin çoğulu olan "zulumât" (karanlıklar) kelimesinin; dışarıdan hiçbir ışığın sızmadığı, insanın gözleminin tamamen sıfırlandığı o zifiri katmanları nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, zulumât (karanlıklar) kavramının, anne karnındaki embriyonun etrafını saran o koruyucu zarları ve fizyolojik duvarları temsil ettiğini söyler.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, "üç karanlık içinde" (fî zulumâtin selâs) vurgusunu ontolojik ve rasyonel bir meydan okuma olarak değerlendirir. Tıbbın ve gözlemin olmadığı bir çağda, Kur'an'ın o embriyolojik evreleri "karın duvarı, rahim duvarı ve amniyon zarı" olarak tasvir edilen (veya anatomik olarak katmanlara ayrılan) bu "üçlü karanlık" (zulumât) içinde resmetmesinin; insanın kendi yaratılışındaki bu ilahi sanat karşısında secde etmekten başka rasyonel bir çıkış yolunun bulunmadığını ilan eden sarsılmaz bir bilimsel/teolojik kanıt (ayet) olduğunu ifade eder.

        Selâsin (ثَلَاثٍ)

        İbn Fâris, üç (3) sayısını ifade eden matematiksel isimdir. Karanlıkların (koruyucu katmanların) tasnifini belirler.

        Zâlikum (ذَٰلِكُمُ)

        İbn Fâris, işaret zamiri "zâ", muhatap bildiren "l/k" harfi ve çoğul eki olan "m" harfinin birleşimidir. "İşte bu/şu sizin" anlamında, muhatapların dikkatini az önce sayılan o devasa embriyolojik ve kozmolojik yaratılış şaheserlerine çekerek, onları bu eserlerin asıl sahibini (faili) idrak etmeye zorlayan sarsılmaz bir gösterge (takrir) edatıdır.

        Allâhu (اللَّهُ)

        İbn Fâris, varlığı zorunlu olan, mutlak otorite ve kâinatın tek yaratıcısının has ismidir. O "üç karanlıkta" insanı inşa edenin putlar veya doğa yasaları değil, bizzat O (Allah) olduğunu mühürler.

        Rabbukum (رَبُّكُمْ)

        İbn Fâris, "r-b-b" kökünün sözlükte "sahip, efendi, terbiye eden, bir şeyi kademe kademe kemale erdiren ve yöneten" anlamlarına geldiğini tespit eder. "Sizin Rabbiniz" (Rabbukum) tamlamasının, O'nun sadece yaratıp kenara çekilmediğini (Deizm felsefesini reddederek), bilakis insanı karanlıklarda besleyen, büyüklük çağına kadar terbiye eden ve an be an müdahil olan yegâne şefkatli otorite olduğunu nitelediğini belirtir.

        Lehu (لَهُ)

        İbn Fâris, aidiyet ve mülkiyet bildiren "lâm" (le) edatı ile üçüncü tekil şahıs "hu" (O'na) zamirinin birleşimidir. Cümlenin başında kullanılarak hasr (sınırlandırma/tahsis) yapar ve egemenliği sadece ve sadece o makama kilitler.

        el-Mulku (الْمُلْكُ)

        İbn Fâris, "m-l-k" kökünün sözlükte "bir şeye tam olarak sahip olmak, üzerinde otorite kurmak, dilediği gibi tasarrufta bulunmak, güç ve iktidar" anlamlarına geldiğini tespit eder. Belirlilik takısıyla gelen "el-Mülk" (Mutlak mülkiyet/İktidar) kelimesinin; yeryüzündeki kralların (meliklerin) o fani, sahte ve cılız otoritelerini reddederek, kâinatın zerrelerinden galaksilerine kadar her şeyin üzerindeki o sarsılmaz, tek ve mutlak ilahi egemenliği nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, mülk kavramının salt bir "sahip olma" (mâlikiyet) değil, aynı zamanda o sahip olunan şey üzerinde yasa yapma, emretme ve yönetme yetkisi (mutlak siyasi/kozmik iktidar) olduğunu söyler. "Mülk sadece O'nundur" (lehu'l-mulk) beyanı, şirkin her türlü iddialarını kökünden kazıyan bir tevhid fermanıdır.

        Lâ (لَا)

        İbn Fâris, kendisinden sonra gelen cins ismin (ilahın) varlığını kökünden reddeden, "hiçbir şekilde yoktur, barınamaz, ihtimali bile düşünülemez" anlamındaki mutlak olumsuzluk (nefy-i cins) edatı olduğunu belirtir.

        İlâhe (إِلَٰهَ)

        İbn Fâris, "e-l-h" kökünün sözlükte "sığınmak, ibadet etmek, şaşkınlık ve yüceliği karşısında hayret etmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. İlah kelimesinin, mutlak otorite sahibi, kendisine boyun eğilen ve tapınılan en yüce makamı nitelediğini belirtir.

        İllâ (إِلَّا)

        İbn Fâris, istisna bildiren edattır. Baştaki mutlak inkar "lâ" (yoktur) edatıyla birlikte kullanıldığında (Lâ ilâhe illâ...), tüm sahte tanrıları yıkıp yargıyı sarsılmaz bir kesinlikle tek bir makama hapseden (hasr) tevhidi kılıçtır.

        Huve (هُوَ)

        İbn Fâris, üçüncü tekil şahıs (O) ispat zamiridir. Yaratılışın ve mülkün sahibi olan o "Mutlak Diri" (Hayy) makamını işaret eder.

        Fe Ennâ (فَأَنَّى)

        İbn Fâris, nedensellik/şaşkınlık bildiren "fa" bağlacı ile "nasıl, ne şekilde, nereden, hangi akılla" anlamlarına gelen soru edatı "ennâ"nın birleşimidir. Ortada bu devasa anatomik ve kozmolojik kanıtlar varken, aklın nasıl olup da bu kadar feci bir şekilde sapabildiğini sorgulayan muazzam bir kınama (taaccüb/tevbih) başlattığını kaydeder.

        Tusrafûne (تُصْرَفُونَ)

        İbn Fâris, "s-r-f" kökünün sözlükte "bir şeyi asıl yönünden çevirmek, başka bir yöne döndürmek, uzaklaştırmak ve değiştirmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. Meçhul (edilgen) muzari çoğul formdaki "tusrafûne" (nasıl da çevriliyorsunuz / savruluyorsunuz) fiilinin; failin doğru istikametten (hakikatten) tamamen koparak, rüzgârda savrulan bir yaprak gibi bâtıla, şirke ve anlamsızlığa doğru mecburen "döndürülmesini" nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, sarf (çevrilme) eyleminin meçhul formda (tusrafûn) gelmesinin, şirke düşen aklın acziyetini gösterdiğini söyler. O muazzam delillere rağmen Allah'ı bırakıp putlara tapanlar, kendi iradelerini kaybetmiş, hevalarının (kibirlerinin) rüzgârıyla hakikatten uzağa "savrulmuş" kölelerdir.

        Dücane Cündioğlu, "Nasıl da çevriliyorsunuz?" (fe ennâ tusrafûn) kapanışını felsefi bir acınası savrulma olarak okur. Anne karnında üç karanlıkta (şefkatle) inşa edilen ve kâinatın emrine verildiği (en'âm) o mükemmel aklın; kendi Yaratıcısına secde etmek yerine taştan putlara veya yeryüzü tiranlarına secde etmeye doğru "savrulmasının" (tusrafûn), insanın ontolojik intiharı ve fıtratın en büyük trajedisi olduğunu ifade eder. Mülkün sahibi apaçık ortadayken başka kapılara yüz çevirmek, aklın mutlak iflasıdır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X