Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Zümer Sûresi, 3. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Zümer Sûresi, 3. Ayet

    اَلَا لِلّٰهِ الدّ۪ينُ الْخَالِصُۜ وَالَّذ۪ينَ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِه۪ٓ اَوْلِيَٓاءَۢ مَا نَعْبُدُهُمْ اِلَّا لِيُقَرِّبُونَٓا اِلَى اللّٰهِ زُلْفٰىۜ اِنَّ اللّٰهَ يَحْكُمُ بَيْنَهُمْ ف۪ي مَا هُمْ ف۪يهِ يَخْتَلِفُونَۜ اِنَّ اللّٰهَ لَا يَهْد۪ي مَنْ هُوَ كَاذِبٌ كَفَّارٌ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Elâ li(A)llâhi-ddînu-lḣâlis(u)(c) velleżîne-tteḣażû min dûnihi evliyâe mâ na’buduhum illâ liyukarribûnâ ila(A)llâhi zulfâ inna(A)llâhe yahkumu beynehum fî mâ hum fîhi yaḣtelifûn(e)(k) inna(A)llâhe lâ yehdî men huve kâżibun keffâr(un)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Bilinmeli ki halis dindarlık yalnız Allah için olanıdır. Allah’tan başka şeyleri kendilerine koruyucu kabul edenler, -ki sadece bizi Allah'a yaklaştırsınlar diye onlara tapıyoruz, diyorlar- ayrılığa düştükleri konularda Allah onların arasında hükmünü verecektir. Yalancı ve inkâra saplanmış kimseyi Allah kesinlikle doğru yola yöneltmez!”

      Müşriklerin Putlara Tapmalarının Sebebi

      Bilinmeli ki halis dindarlık yalnız Allah için olanıdır. Yani vahdaniyetin ve ulûhiyetin her konuda Allah’a ait olduğunu kabul etmektir. Halis dindarlık yalnız Allah için olanıdır cümlesi, Allah’ın dini halis dindarlıktır mânasına da gelebilir; çünkü o, delillere ve kanıtlara dayanan bir dindir, diğer dinler ise delillere ve mûcizelere değil nefsin arzularına ve temennilere dayanmaktadır. En doğrusunu Allah bilir.

      Allah’tan başka şeyleri kendilerine koruyucu kabul edenler, sadece bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye onlara tapıyoruz, diyorlar. Burada gizli bir kelime var gibidir, Cenâb-ı Hak sanki şöyle buyurmaktadır: Allah’tan başka şeyleri kendilerine koruyucu kabul edenler ve onlara kulluk yapanlar diyorlar ki: Sadece bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye onlara tapıyoruz. Cenâb-ı Hak başka bir âyet-i kerîmede onların şöyle söylediklerini haber vermektedir: “Bunlar Allah katında bizim aracılarımızdır”. Bu durumda onlar, taptıkları putların ve diğer varlıkların hakikatte tanrı olmadığını, onlarda gerçek ulûhiyet özelliğinin bulunmadığını, ulûhiyet niteliğinin hakiki mânada sadece Allah’ta var olduğunu biliyorlardı. Fakat buna rağmen putlara taptıkları için onlara ilâh diyorlardı. Araplar’a göre tapılan her şey ilâhtır, çünkü ilâh kendisine ibadet edilendir. Onlar her mâbuda ilâh adını vermişlerdi, bu nesnelerde gerçekte ulûhiyet niteliği bulunmadığını, bunun yalnızca Azîz ve Celîl olan Allah’a ait olduğunu bilmelerine rağmen bundan dolayı yine de onlara ilâh diyorlardı.

      Sonra onları, Allah’ı bırakıp putlara tapmaya sevkeden iki ana sebep vardır: Birincisi, onlar kendilerini yüce tanrıya ibadete lâyık görmüyorlar veya O’na hizmeti yerine getirmeye güçlerinin yetmeyeceğini düşünüyorlardı, bu yüzden putlara tapmanın kendilerini Allah’a yaklaştıracağı ümidiyle onlara tapıyorlar ve onların Allah katında kendilerine şefaatçi olacaklarını umuyorlardı. Bu, dünyadaki sultanlar için de mâkul bir durumdur; herkesin sultana hizmetin yolunu bulması veya onların huzurunda gerekli hizmeti yapabilmesi mümkün olmaz. Bu yüzden bir başkası ile ilgisi olana ve onun nezdinde değeri ve saygınlığı olana hizmet etmeye çalışır; bununla da bir ihtiyacı olduğu zaman, hizmet edilen kişinin kendisini sultana yaklaştıracağını veya şefaatçi olacağını düşünür. Firavun’un herkesi hizmete uygun görmediğinden dolayı kavminin tapması için bir put yapmış olduğu rivayeti de bu anlama gelmektedir. Kavmi de onu "Seni ve tanrılarını bırakıp yeryüzünde bozgunculuk çıkarsınlar diye mi Mûsâ’yı ve kavmini serbest bırakacaksın?" diyerek Hz. Mûsâ’ya karşı tahrik ediyordu. Bu, bir yorumdur.

      İkincisi, onlar, babalarının da putlara taptıklarını gördükleri için onlara tapıyorlardı; ölünceye kadar babalarını hep bu halde gördüklerinden onlar da putlara tapmaktan Allah’ın razı olduğunu ve bunu Allah’ın emrettiğini düşünüyorlardı. Nitekim şöyle diyorlardı: “Onlar bir kötülük yaptıkları zaman 'Babalarımızı bu yolda bulduk. Allah da bize bunu emretti' derler”. Şöyle de söylüyorlardı: "Allah dileseydi ne biz ortak koşardık ne de atalarımız”. “Allah isteseydi ne biz ne de atalarımız O’ndan başkasına tapardık". Onlar babalarını sürekli puta tapar halde gördükleri ve bundan dolayı da dünyada herhangi bir cezaya uğramadıklarını gördükleri için Allah’ın bundan razı olduğunu ve Allah’tan gelen bir emirle onların böyle yaptıklarını zannediyorlardı. Âhirete inanmadıkları için de cezalarının âhirete ertelendiğini düşünmüyorlardı. Cenâb-ı Hak da şu âyet-i kerîme ile onların bu anlayışlarını reddetmektedir: Ayrılığa düştükleri konularda Allah onların arasında hükmünü verecektir. Bu cümledeki ayrılığa düştükleri konular sözünden maksat, muhtemelen Muhammed aleyhisselâmdır, çünkü onlar Hz. Muhammed (s.a.) hakkında ihtilafa düşmüşlerdi; kimisi o sihirbazdır diyordu, kimisi o şairdir, bazısı delidir, bazısı Allaha iftira etmektedir diyordu. Cenâb-ı Hak da onların kendi nefsinî arzularına uyarak söylemiş oldukları bu sözler hakkında aralarında hükmünü vereceğini onlara haber vermektedir. Yahut Allah onların taptıkları putlar hakkındaki hükmünü verecek; putlar onlara şefaat edemeyecek, putlara tapmaları da onları Allah’a yaklaştıramayacak. Sonra Cenâb-ı Hak dünyada onlara, iddia ettikleri gibi Muhammed aleyhisselâmın şair, büyücü ve yalancı olmadığını, şairlerin ve büyücülerin asla bilemeyecekleri türden haberleri onunla kendilerine göndermek suretiyle açıklamıştır; Allah’ın ona yardım edeceğine ve onu düşmanlarına muzaffer kılacağına dair verdiği haberler bunlardandır. Cenâb-ı Hak onlara büyü ve kehanet yoluyla asla elde edilemeyen, ancak Allah’tan gelen vahiy yoluyla bilinmesi mümkün olan haberler de göndermiş, fakat onlar inatçılık yapıp kabul etmemişler ve kibre kapılmışlardı. Aynı şekilde onların dünyada taptıkları putların kıyâmet günü kendilerine şefaat edemeyeceklerini bildiklerini de açıklamaktadır. Çünkü Allah onları denizde birtakım sıkıntılara ve korkulara uğratmış, kendilerini kuraklık ve kıtlıkla sıkıştırmıştı; bu hale düştüklerinde onlar hemen Allah’a sığınmışlar, üzerlerindeki belâyı kaldırması için O’na yalvarmışlardı, asla taptıkları putlara sığınmamışlardı. Nitekim Cenâb-ı Hak bu durumu meâlen şöyle beyan etmiştir: “Onlar bir gemiye bindikleri zaman (fırtına korkusuyla), kendisine içten bir inanç ve bağlılıkla Allah’a yakarırlar”, “Denizde bir tehlikeyle yüzyüze geldiğinizde Allah’tan başka bütün yardıma çağırdıklarınız kaybolup gider”. Taptıkları putlar, mâruz kaldıkları zorlukları ve belâları kaldıramamaktadır; dolayısıyla taptıkları putların onlardan bu belâları kaldıramayacağını, bunları kaldırmaya muktedir olan yegâne gerçek mâbudun Allah olduğunu biliyorlardı. Fakat onların fiilleri sözlerini çürütüyordu, çünkü peygamberlerin elçiliğini inkâr ediyorlardı. Şöyle diyorlardı: “Allah, peygamber olarak bir beşeri mi gönderdi?”. Böyle diyorlar, taşa, oduna ulûhiyet nispet ediyorlar ve onlara tapıyorlardı. Bu, açık bir çelişkidir. Bazıları şöyle dedi: Allah’tan başka şeyleri kendilerine koruyucu kabul edenler, ‘Sadece bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye onlara tapıyoruz’ diyorlar, yani Allah’a yakın olsunlar ve Allah katında bizim için şefaatçi olsunlar diye tapıyoruz. Ayrılığa düştükleri konularda Allah onların arasında hükmünü verecektir.

      Yalancı ve inkâra saplanmış kimseyi Allah kesinlikle doğru yola yöneltmez. Ebû Bekir el-Esam şöyle dedi: Allah kimseyi doğru yola yöneltmez, yani Allah kimseyi dalâlet ve küfür yoluna sokmaz, ancak dalâletin ve küfrün zıddı olan yolu gösterir. Cübbâî şöyle dedi: Allah kimseye âhirette cennete giden yolu göstermez, yani dünyada yalancı ve kâfir olan birine âhirette cennete giden yolu göstermez. Cafer b. Harb şöyle dedi: Allah kimseyi doğru yola yöneltmez, yani Allah, hidâyeti tercih etmeyeni doğru yola sevkeden fazla lütuflara iletmez. Çünkü Cafer şöyle diyor: Her kim hidâyet yolunu tercih eder ve o yola girerse, Allah katında onun için bir lütuf ve rahmet vardır, hidâyeti tercih etmesi karşılığında ona daha fazla lütufta bulunur. Tıpkı şu İlâhî beyanda buyurulduğu gibi: “Doğru yolu bulanlara gelince Allah onların bu yolda devam etmelerini sağlar ve kendilerine takva şuurunu bahşeder”. Bütün bu yorumlar Mûtezile’ye aittir.

      Bize göre ise, Allah kimseyi doğru yola yöneltmez, yani tercih vakti geldiğinde küfür ve dalâleti tercih edeceğini ezelî ilmiyle bildiği birini Allah doğru yola iletmez. Yani onu, hidâyete ermeye muvaffak kılmaz, tercih vaktinde küfrü seçen hiç kimseye yardım etmez, ancak onu yardımından mahrum bırakır. Aynı şekilde “Allah zâlimler topluluğuna rehberlik etmez” ve “Allah, inkârcı topluluğa hidâyet vermez” meâlindeki âyetler hakkında da bunu söylüyoruz. Yani onlardan tercih vaktinde küfrü ve şirki seçeni hidâyete erdirmez. Başarıya ulaştıran sadece Allah’tır.

      İkincisi, Allah kimseyi doğru yola yöneltmez. Yani fiili küfür fiili olan birine hidâyeti yaratmaz, aksine ona küfür fiilini yaratır. Aynı şekilde fiili, hidâyet fiili olan biri için de küfür fiili yaratmaz, her fiili, fâilinin yapacağı ve tercih edeceği şekilde yaratır. Kâfirin fiilini küfür olarak, hidâyeti benimseyen kimsenin fiilini de hidâyet olarak yaratır, yani her fiili, failinin tercih edeceği ve işleyeceği ne ise onu yaratır. Eğer insan hidâyeti benimserse ona hidâyet fiilini, küfür tercihinde bulunursa ona küfür fiilini yaratır. Bazı müfessirler şöyle dedi: Allah kimseyi doğru yola yöneltmez, yani Allah’ın ilminde hayatı küfürle bitecek ve dünyadan o halde ayrılacak olan kimseyi Cenâb-ı Hak hidâyete eriştirmez. En doğrusunu Allah bilir.

      Yalancı ve inkâra saplanmış. Bu ibarenin iki anlama gelmesi muhtemeldir. Birincisi, Allah’ın resûlünü yalanlayan ve Allah’ın nimetlerine nankörlük eden anlamına gelir. İkincisi, sözünde yalancı ve fiilinde inkârcı olan kişi anlamına gelir. En doğrusunu Allah bilir.

      Yalancı ve inkâra saplanmış kimseyi Allah kesinlikle doğru yola yöneltmez. Bu beyanda geçen yalancının “Sadece bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye onlara tapıyoruz”, “Bunlar Allah katında bizim aracılarımızdır” meâlindeki âyetlerde belirtilen kimse anlamında olması mümkündür. “Keffâran” (كفارا) ise ibadeti, nimeti verene değil de vermeyene yaptıkları için de Allah’ın nimetlerine nankörlük yapanlar mânasına gelmesi mümkündür.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        E Lâ (أَلَا)

        İbn Fâris, dikkat çekme, uyandırma ve uyarı (tenbih) edatı olduğunu kaydeder. Söze başlarken muhatabın zihinsel uyuşukluğunu sarsmak, peşinden gelecek olan o devasa ilahi fermanın sarsılmaz önemini (tevhidi) vurgulamak için cümlenin en başına kilitlenen bir ünlem/uyarı harfidir.

        Râgıb el-İsfahânî, "Dikkat edin / Uyanın / İyi bilin ki" (e lâ) edatının, gaflet içindeki aklı sarsarak onu rasyonel ve ontolojik hakikatle yüzleştirmeye çağıran keskin bir hitap olduğunu söyler.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu uyarı edatını söylemsel bir otorite inşası olarak okur. "İyi bilin ki!" (e lâ) uyarısının, müşriklerin kafalarındaki o bulanık ve pazarlığa açık teolojiye karşı; hiçbir tavizi veya ortaklığı kabul etmeyen o mutlak "tevhid fermanının" şiddetini ve reddedilemezliğini topluma deklare eden sarsıcı bir giriş olduğunu ifade eder.

        Lillâhi (لِلّٰهِ)

        İbn Fâris, tahsis, aidiyet ve mülkiyet bildiren "lâm" (li) edatı ile kâinatın yegâne yaratıcısının has ismi olan "Allah" lafzının birleşimidir. Hükmün, itaatin ve dinin sadece ama sadece o tek makama "ait ve has" kılındığını mutlak bir sınırla mühürler.

        ed-Dînu (الدّ۪ينُ)

        İbn Fâris, "d-y-n" kökünün sözlükte "itaat etmek, boyun eğmek, borçlu olmak, ceza, karşılık ve bir yasa etrafında toplanmak" anlamlarına geldiğini tespit eder. Din kelimesinin, mutlak otoriteye sarsılmaz bir teslimiyeti ve bu itaatin sistemleşmiş yaşam biçimini, kulluk sözleşmesini nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, din kavramının kalpteki soyut bir inanıştan ibaret olmadığını, amele ve eyleme yansıyan o kuşatıcı ilahi kanunlar (şeriat ve itaat) olduğunu söyler.

        Dücane Cündioğlu, dildeki din (borçluluk/d-y-n) kavramını ontolojik bir felsefe olarak okur. İnsanın varoluşunu mutlak ve karşılıksız bir ihsan olarak sunan yaratıcıya karşı hissetmesi gereken o derin varoluşsal "borçluluk ve şükür" bilincini ifade ettiğini; insanın ancak bu borcu (dini) doğru makama ödediğinde şirkin köleliğinden kurtulup özgürleşeceğini belirtir.

        el-Hâlisu (الْخَالِصُ)

        İbn Fâris, "h-l-s" kökünün sözlükte "bir şeyin saf olması, bulanıklıktan, kirden, yabancı maddelerden ve karışıklıktan arınması, tortusuz olmak" anlamlarına geldiğini tespit eder. "El-Hâlis" (saf / katışıksız / arı duru) kelimesinin, içine hiçbir şirk, menfaat, riya veya beşeri otonomi kırıntısının karışmadığı o pürüzsüz ontolojik itaati nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, ihlas kavramının, dinin içine sızan "sahte ilahları, aracıları ve toplumsal putları" ayıklayıp, ibadeti sadece kâinatın sahibine tahsis etmek olduğunu söyler. "Katışıksız din" (ed-dînu'l-hâlis) tamlamasının, Allah'ın yarım yamalak veya ortaklı bir itaati asla kabul etmeyeceğini, kalbin tam ve parçalanmamış bir sadakatini talep ettiğini vurgular.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sisteminde bu tamlamayı "katışıksız monoteizm" (pure devotion) bağlamında inceler. Pagan (müşrik) aklının her zaman pazarlığa, rüşvete ve parçalı sadakatlere (çok tanrılılığa) açık pragmatist bir din ürettiğini; Kur'an'ın ise "ed-Dînu'l-Hâlis" fermanıyla aklı ve ruhu bölen bu hastalıklı şizofreniyi (şirki) kökünden kazıdığını, varoluşsal itaati tek, mutlak ve pürüzsüz bir merkeze kilitlediğini tespit eder.

        Vellezîne (وَالَّذ۪ينَ)

        İbn Fâris, atıf (ve) bağlacı ile eril çoğul varlıkları niteleyen ve eylemi o spesifik failler grubuna bağlayan ism-i mevsûl (o kimseler ki) edatının birleşimi olduğunu belirtir. Katışıksız dinden yüz çevirip sahte bir teoloji üreten o sömürücü kitleleri işaret eder.

        İttehazû (اتَّخَذُوا)

        İbn Fâris, "e-h-z" kökünün sözlükte "bir şeyi almak, tutmak, kavramak, elde etmek ve edinmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. İftial babındaki mazi çoğul form olan "ittehazû" (edindiler / kendi iradeleriyle aldılar) fiilinin; şirkin nesilden nesile geçen pasif bir körlükten ziyade, failin kasten, inatla ve bilinçli bir kurguyla sahte otoriteleri kendisine "ilah olarak kurgulama/seçme" eylemini nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ittihaz" (edinme) eyleminin, kişinin kendi hevasından (arzularından) ürettiği putları veya liderleri ilahlık makamına zorla yerleştirmesi olduğunu söyler.

        Min Dûnihî (مِنْ دُونِهِ)

        İbn Fâris, "d-v-n" kökünün sözlükte "bir şeyin aşağısı, berisinde, dışında, gayrısında ve seviye olarak yetersiz olan" anlamlarına geldiğini tespit eder. "Min dûnihî" (O'nu bırakıp da astlarından, O'nun dışındakilerden) edat ve zamir tamlamasının; ibadet edilen ve edinilen o varlıkların (melekler, cinler, tiranlar) mutlak Yaratıcı karşısındaki o sarsılmaz ontolojik "düşüklüğünü, acziyetini ve fani tabiatını" nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "dûn" kavramının sadece mekânsal bir "aşağılık" değil, kudret ve mahiyet olarak Allah'ın seviyesine asla ulaşamayan, bilakis O'na muhtaç olan (seviyesiz) nesneleri/otoriteleri ifade ettiğini söyler. Müşrik akıl, yüce olanı bırakıp bu aciz ve "aşağı" (dûn) varlıklara yönelerek aklını aşağılamaktadır.

        Evliyâe (اَوْلِيَٓاءَ)

        İbn Fâris, "v-l-y" kökünün sözlükte "iki şeyin arasında hiçbir boşluk kalmayacak şekilde birbirine yakın olması, bitişiklik, peşinden gelmek, dost, koruyucu, sırdaş ve idareyi elinde tutan otorite" anlamlarına geldiğini tespit eder. "Velî" kelimesinin çoğulu olan "evliyâe" (dostlar / koruyucu otoriteler) kelimesinin; failin kendi hayatını, yasalarını ve güvenlik ihtiyacını tamamen onların inisiyatifine (vesayetine) teslim ettiği o sığınılan güç merkezlerini nitelediğini belirtir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın sosyal ve teolojik sisteminde "velâyet" (koruyuculuk/dostluk) kurumunu inceler. Bedevi Arap toplumundaki o sarsılmaz "patron-müşteri" (velî-mevlâ) ittifaklarının, müşriklerin teolojisine de yansıdığını; Allah'ı çok ulaşılmaz görerek araya melekleri, cinleri veya ölmüş ataları "evliyâ" (kayırıcı torpiller) olarak koyduklarını; şirkin aslında bu kabilevi siyasi kurgunun gökyüzüne yansıtılmış hali (sahte bir velayet sistemi) olduğunu tespit eder.

        Mâ Na'buduhum (مَا نَعْبُدُهُمْ)

        İbn Fâris, olumsuzluk edatı "mâ" (hayır, değil), "a-b-d" (boyun eğmek, zelil olmak, kulluk etmek) kökünden muzari birinci çoğul fiil ve "hum" (onlara) zamirinin birleşimidir. "Biz onlara tapmıyoruz / kulluk etmiyoruz" anlamındaki bu cümlenin, müşrik aklın kendi şirkiyle yüzleştiğinde sığındığı o inatçı inkar (savunma) refleksini nitelediğini belirtir.

        Dücane Cündioğlu, dildeki bu inkar cümlesini varoluşsal bir rasyonalizasyon (kendi kendini kandırma) olarak okur. Müşriklerin heykellerin (veya tiranların) önünde secde edip kurban kesmelerine rağmen "Biz aslında onlara tapmıyoruz" (mâ na'buduhum) demelerinin; kibrin ve şirkin hiçbir zaman kendini "şirk" olarak isimlendirmediğini, her zaman masum kılıflar (saygı, gelenek, minnet) uydurarak o ontolojik ihaneti meşrulaştırmaya çalıştığı o trajikomik ahlaki çöküşü ifade eder.

        İllâ (اِلَّا)

        İbn Fâris, istisna edatıdır. Baştaki olumsuzluk (mâ na'bud) edatıyla birlikte kullanılarak eylemin (ibadetin) tek, yegâne ve kurnazca kurgulanmış bir menfaate (amaca) hasredildiğini (hasr) bildirir. (Sadece şu gaye için tapıyoruz...)

        Li Yukarribûnâ (لِيُقَرِّبُونَٓا)

        İbn Fâris, gaye ve amaç bildiren "lâm" (li) edatı ile "k-r-b" kökünün birleşimidir. K-r-b kökünün sözlükte "uzaklığın mutlak zıddı olarak yakın olmak, yaklaşmak ve mesafe kat etmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. Tef'il babındaki muzari çoğul form olan "li yukarribûnâ" (bizi yaklaştırsınlar diye / bizi yakın kılsınlar diye) fiilinin; failin (putun veya şeyhin) o zayıf insanı alıp mutlak otoritenin makamına doğru taşıyan bir asansör (aracı) işlevi görmesini nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, buradaki "kurbet/yakınlaştırma" eyleminin mekansal bir mesafeyi aşmak olmadığını; statü, derece ve makam olarak Allah'ın nezdinde kabul görme, günahların silinmesi ve iltimas (torpil) beklentisi olduğunu söyler.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu fiili müşriklerin çarpık Tanrı tasavvuru üzerinden değerlendirir. "Bizi yaklaştırsınlar diye" (li yukarribûnâ) kurgusunun; Allah'ı tıpkı asık suratlı, ulaşılamaz, kapısında nöbetçiler olan zalim bir yeryüzü kralı (diktatör) gibi tasavvur eden o sapkın zihniyetin ürünü olduğunu; insanın Yaratıcısına şah damarından daha yakın (aracısız) ulaşabileceği gerçeğini reddedip, araya "yakınlaştırıcı" ruhbanlar, heykeller veya kurumlar sokarak dini bir rant (sömürü) alanına çevirmelerinin felsefi gerekçesi olduğunu ifade eder.

        İlellâhi (اِلَى اللّٰهِ)

        İbn Fâris, varış/hedef bildiren "ilâ" (e/a, -e doğru) edatı ile kâinatın tek yaratıcısının ismi olan "Allah" lafzının birleşimidir. O sahte yakınlaştırma talebinin hedefindeki yüce makamı işaret eder.

        Zulfâ (زُلْفٰى)

        İbn Fâris, "z-l-f" kökünün sözlükte "yakınlaşmak, ilerlemek, menzil, derece, makamca ileri geçmek ve dalkavukluk" anlamlarına geldiğini tespit eder. "Zulfâ" (daha da yakın bir dereceye / yüksek bir makama) kelimesinin; k-r-b (yakınlaştırma) fiilini tekit ederek, beklenen o aracılığın sıradan bir iletim değil, kişiyi Allah katında son derece imtiyazlı, torpilli ve dokunulmaz bir "elit/VIP" statüsüne (zülfâya) ulaştırması gayesini nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, zülfâ kavramının o müşrik (pagan) psikolojisinin merkezindeki "kurtarıcı şefaat" beklentisini anlattığını söyler. O putların veya ölülerin ruhlarının, kendilerine sunulan kurbanlar (rüşvetler) karşılığında hesap gününde Allah'ı ikna ederek onları "zülfâ" (kurtarılmış üst düzey yakınlık) makamına çıkaracaklarına inandıklarını vurgular.

        İnnellâhe (اِنَّ اللّٰهَ)

        İbn Fâris, cümleye mutlak kesinlik katan, muhatabın tüm sahte argümanlarını (kendi kendini kandırmasını) kesip atan tekit edatı "inne" ve yargı makamının sahibi "Allah" lafzının birleşimidir. İlahi mahkemenin sarsılmaz fermanını başlatır.

        Yahkumu (يَحْكُمُ)

        İbn Fâris, "h-k-m" kökünün sözlükte "bir şeyi engellemek, sağlamlaştırmak, pürüzsüz yapmak ve ihtilafı çözmek için kesin karar vermek" anlamlarına geldiğini tespit eder. Muzari formdaki "yahkumu" (hüküm verir / yargılar) fiilinin, dünyadaki tüm felsefi ve teolojik tartışmaları bıçak gibi keserek, adaleti sarsılmaz bir şekilde tesis eden o mutlak ilahi eylemi nitelediğini belirtir.

        Beynehum (بَيْنَهُمْ)

        İbn Fâris, "b-y-n" kökünün sözlükte "ayrılık, açıklık, mesafe ve iki şeyin arası" anlamlarına geldiğini tespit eder. Zarf olarak kullanılan "beynehum" (onların aralarında) kelimesinin, mahkemenin ve infazın o müşrik kitlelerin (veya inananlarla inkarcıların) tam göbeğinde tahakkuk edeceğini işaret ettiğini kaydeder.

        Fîmâ (ف۪يمَا)

        İbn Fâris, "içinde, hakkında" anlamına gelen "fî" edatı ile "o şey ki" anlamındaki ism-i mevsûl "mâ" edatının birleşimidir. "Hakkında/içinde bulundukları o konulara/şeylere dair" anlamını katarak, yargılamanın doğrudan dünyadaki o sahte din (şirk) tartışmalarına odaklandığını bildirir.

        Hum (هُمْ)

        İbn Fâris, üçüncü çoğul şahıs zamiridir (onlar). O inatçı tarafları sabitler.

        Fîhi (ف۪يهِ)

        İbn Fâris, "içinde/hakkında" edatı ve zamir birleşimidir. İhtilafın kilitlendiği nesneye döner.

        Yahtelifûne (يَخْتَلِفُونَ)

        İbn Fâris, "h-l-f" kökünün sözlükte "birinin ardından gelmek, arkada kalmak, zıt düşmek, çelişmek, ihtilaf etmek ve ayrılığa düşmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. İftial babındaki muzari çoğul form olan "yahtelifûne" (ayrılığa düşüyorlar / ihtilaf edip tartışıyorlar) fiilinin, hakikati (Tevhidi) reddettikten sonra zihnin ve toplumun mutlak surette parçalanması, birbirine zıt binlerce bâtıl (sahte) inanç sistemine savrulması eylemini nitelediğini belirtir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu fiili sosyo-teolojik bir tespit olarak değerlendirir. Tevhidin (ed-dînu'l-hâlis) akılları ve kalpleri tek bir mutlak gerçeğin (Allah'ın) etrafında birleştiren sarsılmaz bir zemin olmasına karşılık; şirkin doğası gereği felsefi bir kaos, tutarsızlık ve bitmek bilmeyen bir "ihtilaf" (yahtelifûn) ürettiğini; "Bizi Allah'a yaklaştırsınlar" diyerek uydurdukları o binlerce aracı (put/şeyh) yüzünden toplumun fırkalara bölünerek birbirini yok eden devasa bir çelişki çukuruna sürüklendiğini ifade eder.

        İnnellâhe (اِنَّ اللّٰهَ)

        İbn Fâris, tekit (pekiştirme) edatı "inne" ve kâinatın yegâne yöneticisinin "Allah" isminin tekrarıdır. İhtilaf edenler hakkında verilecek o sarsıcı ontolojik kanunu (sünnetullahı) deklare eden yeni bir kesinlik mühürüdür.

        Lâ Yehdî (لَا يَهْد۪ي)

        İbn Fâris, olumsuzluk edatı "lâ" (değil, yapmaz, etmez) ile "h-d-y" kökünden türeyen muzari fiilin birleşimidir. H-d-y kökünün sözlükte "bir şeye nazikçe rehberlik etmek, doğru yolu göstermek, hedefe ulaştırmak ve karanlıktan çıkarmak" anlamlarına geldiğini tespit eder. "Lâ yehdî" (hidayet etmez / doğru yola ulaştırmaz) eyleminin; ilahi rehberliğin, inayetin ve kurtuluş nurunun, failin kendi kibri ve inatçılığı sebebiyle ondan tamamen geri çekilmesini (mahrumiyeti) nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "Allah hidayet etmez" (lâ yehdî) cümlesinin, kâinatın sahibinin insanı zorla saptırması (cebriye) anlamına gelmediğini söyler. Aksine, hakikati kendi gözleriyle gördüğü halde (kasten) ona savaş açan o zehirli zihniyete, Allah'ın artık lütufta bulunmayacağını ve onları kendi uydurdukları o zifiri karanlık labirentlerin (şirkin) içinde yapayalnız bırakacağını vurgular.

        Men (مَنْ)

        İbn Fâris, akıl sahibi varlıkları niteleyen ve eylemin mahrumiyet sınırını belirleyen ism-i mevsûl (kimse ki, o kişi ki) edatıdır.

        Huve (هُوَ)

        İbn Fâris, üçüncü tekil şahıs ispat zamiridir (O). O hidayetten mahrum bırakılan kişinin fıtratını ve kalıcı karakterini belirginleştirmek için ism-i fâillerin önüne konumlandırılmıştır.

        Kâzibun (كَاذِبٌ)

        İbn Fâris, "k-z-b" kökünün sözlükte "doğruluğun ve gerçeğin (sıdk) mutlak zıddı olarak yalan söylemek, gerçeği asılsız saymak, uydurmak ve reddetmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. İsm-i fâil formundaki "kâzib" (yalancı / gerçeği çarpıtan) kelimesinin; anlık bir yalan söylemeyi değil, şirki (putların şefaatini) ilahi bir emrimiş gibi fütursuzca "kurgulayan", teolojiyi yalanlar üzerine inşa eden o profesyonel ve inatçı sahtekâr kimliğini nitelediğini belirtir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik alanında "kizb" (yalan) kavramını ontolojik bir suç olarak inceler. Müşrik aklın "Bizi Allah'a yaklaştırsınlar diye onlara tapıyoruz" diyerek kendi ürettiği mitolojiyi evrensel bir hakikatmiş gibi pazarlamasının; kâinata ve Allah'a karşı işlenmiş en devasa varoluşsal "Yalan" (Kâzib) olduğunu; bu yalanın, insanın kendi fıtratını kör ettiği için hidayeti (lâ yehdî) mutlak surette engellediğini tespit eder.

        Keffârun (كَفَّارٌ)

        İbn Fâris, "k-f-r" kökünün sözlükte "bir şeyin üzerini örtmek, gizlemek, karanlık ve iyiliği reddetmek (nankörlük)" anlamlarına geldiğini tespit eder. Mübalağa (şiddet/aşırılık) bildiren "fa'âl" veznindeki "keffâr" (çok nankör / inatçı, azılı inkarcı) kelimesinin; sıradan bir reddedişi değil, hakkın üzerini örtmeyi hayatının merkezine koymuş, Allah'ın "Tenzîl" ettiği onca nimete ve kitaba karşı hadsiz bir nankörlükle savaşan o agresif/düşmanca eylemi nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "kâfir" ile "keffâr" arasındaki o şiddet farkını inceler. Kâfir sadece gerçeğin üzerini örten kişiyken; "keffâr", örtbas etme (nankörlük) eylemini o kadar inatla ve arsızca tekrar etmiştir ki, bu küfür hali onun ruhuna (karakterine) işleyerek tedavi edilemez bir huyu (ve kibri) haline gelmiştir. Bu yüzdendir ki hidayet ondan tamamen kesilmiştir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin "örtmek ve nankörlük etmek" anlamındaki k-f-r kökünden mübalağa kipi olduğunu; İslami teolojide (akaidde) "Keffâr" teriminin, Allah'ın birliğini (tevhidi) gösteren onca ontolojik delile (ayete) rağmen, aracıları (putları/şefaatçileri) meşrulaştırmak için kasten yalanlar uyduran (kâzib) ve ilahi lütufları küstahça çiğneyen müşrik aklın, o hidayete kapalı "iflah olmaz nankörlük ve inat" durumunu ifade eden en ağır kınama sıfatlarından biri olduğunu aktarır. Yalan ve nankörlük (kâzibun keffâr) birleştiğinde, ruhun kurtuluş (hidayet) kapısı ebediyen kapanır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X