فَوَيْلٌ لِلَّذ۪ينَ كَفَرُوا مِنْ يَوْمِهِمُ الَّذ۪ي يُوعَدُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Zâriyât Sûresi, 60. Ayet
Daralt
X
-
"Başlarına geleceği bildirilen günden dolayı vay o inkârcıların haline!”
Müfessirler şöyle dediler: İnkârcıların başlarına geleceği bildirilen günden maksat, kıyamet günüdür. Ancak bu günün hangi gün olduğu âyette açık değildir. Müfessirlerin söyledikleri gün de olabilir, başka bir gün de olabilir. Vay haline sözünü daha önce açıklamıştık.
Şöyle bir soru sorulursa; Geçmiş ümmetlerin başlarına gelen köklerinin kazınması ve yok olmak gibi belâlardan Cenâb-ı Hak bu ümmeti bağışlamış ve onlara güvence vermişken, yine de bu ümmeti o belâlarla nasıl korkutur?
Buna şu cevap verilir: Allah bu ümmeti de o belalarla korkutmaktadır, çünkü bunun mânası, insanların köklerinin kazınmasını ve helâk edilmelerini gerektiren durum muhtemelen onlarda görülmüş, fakat belki de bu ümmetle görülmeyecektir. Onlarla bunları korkutmak doğrudur; böyle bir korkutma ancak işin başında olmuş, sonra Cenâb-ı Hak lütfuyla ve rahmetiyle onları bağışlamış, Resûlullah’ın (s.a.) lütfü ve rahmetiyle de onlara güvence vermiş ve şöyle buyurmuştur; “Seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik. Onları bu azaptan bağışlaması, onu belli bir vakte ertelemesi anlamına da gelebilir; o vakit de ruhlarının kabzedileceği ve dünyadan çıkıp gidecekleri gündür, işte o vakit çeşitli azaplarla cezalandırılırlar, önceki ümmetlerin başına gelenler bunların da başına gelir. Yoksa asla tamamen bağışlanmış değildirler. Bu cezanın âhirette onlara verileceği mânasına da gelebilir. Neticede bütün bunlar, Allah tarafından onlar için bir lütuf ve rahmettir. En doğrusunu Allah bilir.
Yorum
-
Fe veylün (فَوَيْلٌ)
İbn Fâris, "v-y-l" kökünün temel olarak büyük bir sıkıntı, helak, felaket ve şiddetli bir hüzün anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "veyl" kelimesinin insanın başına gelen onarılmaz bir musibeti ve şiddetli azabı niteleyen, genellikle bir çaresizlik ve hüsran ünlemi olarak kullanıldığını açıklar. Celaleddin el-Suyuti, fiilin başındaki "fe" harfinin önceki ayetlerdeki uyarılara (peygamberlerin yalanlanması ve azabın acele istenmesi) bir cevap ve sonuç (takîb) niteliği taşıdığını, "veyl" kelimesinin ise cehennemde bir vadi veya mutlak bir azap tehdidi olduğunu kaydeder. Toshihiko Izutsu, "veyl" kavramının Kur'an'ın eskatolojik (ahiret ve son) terminolojisinde, ilahi hakikati reddedenlerin karşılaşacağı o ontolojik yıkımı ve mutlak çaresizliği bildiren en sarsıcı tehdit kelimelerinden biri olduğunu vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin kökenindeki "yıkım" manasının, müşriklerin alaycı aceleciliğine karşı ilahi adaletin vereceği o nihai ve acı faturayı temsil ettiğini ifade eder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin tenvinli (veylün) ve mübteda (özne) formunda gelmesinin, bu felaketin kalıcı, sarsılmaz ve kesinleşmiş bir hüküm olduğunu dilbilimsel olarak dondurduğunu söyler.
Lillezîne (لِلَّذِينَ)
İbn Fâris, aidiyet ve tahsis bildiren "li" harf-i ceri ile ism-i mevsul (ilgi zamiri) olan "ellezîne"nin birleşiminden oluştuğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "li" edatının burada o büyük felaketin (veyl) doğrudan kimin hakkı olduğunu ve kimlerin üzerine tahsis edildiğini belirten bir "istihkâk" (hak ediş) işlevi gördüğünü açıklar. Prof. Dr. Hidayet Aydar, edatın cümleye kattığı anlamın, azabın hedef tahtasına sadece ve sadece inkar vasfını taşıyanları yerleştirerek dilbilimsel bir sınır çizdiğini ifade eder.
Keferû (كَفَرُوا)
İbn Fâris, "k-f-r" kökünün temel olarak bir şeyi örtmek, gizlemek, üzerini kapatmak ve hakkını vermemek anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "küfr" eyleminin insanın fıtratındaki iman nurunu ve Allah'ın ona sunduğu nimetlerin üzerini bilinçli bir nankörlükle örtmesi olduğunu açıklar. Toshihiko Izutsu, "küfr" kavramının Kur'an'ın etik ve teolojik yapısında imanın tam zıddı olduğunu; bunun basit bir "bilmeme" hali değil, ilahi hakikate karşı geliştirilen aktif, şuurlu ve inatçı bir reddediş ve isyan (örtme) eylemi olduğunu vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, fiilin geçmiş zaman çoğul (mazi) formunda gelmesinin, bu inkar eyleminin onların hayatında kökleşmiş, tamamlanmış ve artık geri dönüşü olmayan kesin bir karaktere dönüştüğünü gösterdiğini belirtir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, etimolojik bağlamda "k-f-r" kökünün, insanın kendi varoluşsal gerçeğine yabancılaşmasını ve hakikatin aydınlığını kendi elleriyle karartmasını temsil ettiğini ifade eder.
Min (مِنْ)
İbn Fâris, bu harf-i cerin temel olarak başlangıç noktası, ayrılma ve bir şeyin kaynağı anlamına geldiğini belirtir. Celaleddin el-Suyuti, "min" edatının burada "veyl" (felaket) ile o felaketin gerçekleşeceği "gün" arasında bir sebep ve kaynak ilişkisi kurduğunu, yani o azabın doğrudan o beklenen günden koptuğunu (veya o günden dolayı başlarına geleceğini) kaydeder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, edatın cümleye kattığı "kaynaklanma" anlamının, tehdidin şiddetini zamansal bir zemine oturtarak dilbilimsel olarak pekiştirdiğini söyler.
Yevmihimü (يَوْمِهِمُ)
İbn Fâris, "y-v-m" kökünün temel olarak güneşin doğuşundan batışına kadar geçen zaman dilimi veya mutlak bir vakit ve an anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "yevm" kelimesinin burada ahiret gününü veya helak anını nitelediğini, kelimenin sonundaki "him" (onların) zamiriyle izafet (tamlama) oluşturmasının ise o günün dehşetinin doğrudan doğruya bu inkarcılara has kılındığını açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin bu şekilde iyelik zamiriyle ("onların günü") kullanılmasının, başkaları için selamet olacak o günün, inkarcılar için adeta kişiselleştirilmiş bir kıyamete dönüşeceğini etimolojik olarak hissettirdiğini vurgular. Prof. Dr. Sadık Kılıç, etimolojik bağlamda "y-v-m" kökünün, mühletin bittiği ve hesaplaşmanın başladığı o kaçınılmaz "sıfır noktasını" temsil ettiğini belirtir.
Ellezî (الَّذِي)
İbn Fâris, kendisinden sonraki cümleyi (sıla) önceki isme bağlayan ve onu niteleyen ism-i mevsul (ilgi zamiri) olduğunu belirtir. Celaleddin el-Suyuti, bu zamirin "onların günü" ifadesini açıklayarak, o günün herhangi bir gün değil, peygamberler tarafından kendilerine defalarca haber verilen o meşhur ve kesin gün olduğunu belirginleştirdiğini kaydeder.
Yû'adûn (يُوعَدُونَ)
İbn Fâris, "v-a-d" kökünün temel olarak birine ileride gerçekleşecek bir hayrı veya şerri haber vermek, söz vermek ve tehdit etmek anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "va'd" kelimesinin hem müjde hem de tehdit için kullanılabildiğini, ancak burada "veyl" (azap) bağlamında zikredildiği için mutlak bir tehdit ve korkutma (vaîd) manası taşıdığını açıklar. Toshihiko Izutsu, bu kavramın Kur'an'ın eskatolojisinde ilahi yasanın şaşmazlığını ve Allah'ın verdiği sözün (ister cennet ister cehennem olsun) ontolojik bir kesinlik barındırdığını vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, fiilin edilgen (meçhul) formunda gelmesinin, bu tehdidin kaynağının insani değil ilahi olduğunu ve o günün gerçekleşmesini durduracak hiçbir gücün bulunmadığını ifade eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, etimolojik bağlamda "v-a-d" kökünün, zamanı geldiğinde mutlaka tahakkuk edecek olan o sarsılmaz ilahi faturayı temsil ettiğini belirtir. Prof. Dr. Hidayet Aydar, muzari (geniş/gelecek zaman) ve edilgen formunda gelen bu fiilin, tehdidin geçmişte söylenip bitmiş bir söz olmadığını, o gün gelip çatana kadar her an tazeliğini ve geçerliliğini koruyan dinamik bir hüküm olduğunu dilbilimsel olarak perçinlediğini söyler.
Yorum
Yorum