فَاِنَّ لِلَّذ۪ينَ ظَلَمُوا ذَنُوباً مِثْلَ ذَنُوبِ اَصْحَابِهِمْ فَلَا يَسْتَعْجِلُونِ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Zâriyât Sûresi, 59. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: geçmiş arkadaşları, zariyat suresi 59. ayet, zalimler, acele etmeme, azap payı, zariyat suresi, zariyat 59, zulüm
-
"Şu iyi bilinmeli ki haksızlığa sapanlar için geçmişteki benzerlerinin payı gibi bir ceza payı var! Şimdi onu benden acele istemesinler!"
İnsanlar sanki azabın hemen gelmesini istiyorlardı da bu âyet o istek üzerine geldi. Nitekim Allah başka âyetlerde meâlen şöyle buyurmaktadır: “Birisi, hiç kimsenin savamayacağı azabın gelmesini istedi”, “Hatırla, bir de şöyle diyorlardı: Gökten üzerimize taş yağdır”. İşte bu istekler üzerine Allah şöyle buyurdu: Şu iyi bilinmeli ki haksızlığa sapanlar için geçmişteki benzerlerinin payı gibi bir ceza payı var! Şimdi onu benden acele istemesinler! Yani önceki ümmetlerin başlarına gelen cezalar türünden onların da bir payı vardır. Bu ifade temsilî bir mâna taşımaktadır; nitekim şöyle denilir: “Havzen-nali bi’n-nali ve hazve’l-kuzzeti bi'l-kuzzeti” (حذو النعل بالنعل و حذو القذة بالقذة), yani ayakkabıya karşı ayakkabı, kulağa karşı kulak. Şöyle de denilir: “Sâun bi-sâin ve keylün bi-keylin (صاع بصاع وكيل بكيل) yani ölçeğe karşı ölçek, tahıl ölçeğine karşı tahıl ölçeği. Bu ifadelerden başkasına nasıl tartıldı ise ona da öyle tartılır mânası anlaşılır. Bunlara benzer başka örnekler de vardır. İşte âyette geçen “zenûb” (ذَنُوبًا) kelimesi de böyledir. En doğrusunu Allah bilir. Ebû Bekir el-Esamm’ın da şöyle dediği rivayet edilmiştir: Âyette geçen “zenûb” kelimesi, insanların su dağıttığı büyük kova anlamına gelir. İnsanların bir araya gelip kovalarını kuyuya daldırmaları Araplar ın âdeti idi, böylece onlardan her biri sudan nasibini alırdı. Cenâb-ı Hak Mekkelilere şunu söylemektedir: Acele etmeyin, o azapta o kâfirlerin olduğu gibi sizin de nasibiniz var; tıpkı kuyuya sarkıttıkları kova ile herkes sudan nasibini aldığı gibi. Aynı şekilde İbn Kuteybe ve Ebû Avsece de “zenûb”, nasip mânasına gelir dediler. İbn Abbâs’ın (r.a.) da birbirini takiben geldiği için o azaba “zenûb” adını verdiği rivayet edilir. Şöyle demiştir: Nasıl ki kovalar kuyuya arka arkaya daldırılıp çekiliyorsa, aynı şekilde öncekilere azap geldiği gibi arkasından bunlara da gelir. En doğrusunu Allah bilir. Onu benden acele istemesinler! Yani azabı hemen istemesinler, onun da zamanı gelecek! O zaman da Allah Teâlânın “Rabbim! Beni geri gönder!” diye yalvaracaklarını haber verdiği dünyaya geri dönmeyi isteyecekleri gündür.
Yorumu Yorumla
-
Fe inne (فَإِنَّ)
İbn Fâris, "fe" harfinin bir cümlenin sonucunu veya gerekçesini önceki bağlama bağlayan bir edat olduğunu, "inne" kelimesinin ise haberi pekiştiren ve tereddüdü ortadan kaldıran bir tekit (vurgu) harfi olduğunu belirtir. Celaleddin el-Suyuti, bu iki edatın birleşiminin, Allah'ın yaratılış gayesini açıklaması ve rızkı üstlenmesinin hemen ardından, bu hakikatleri inkar edenleri bekleyen akıbetin kesinliğini bildiren sarsıcı bir başlangıç oluşturduğunu kaydeder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, dilbilimsel olarak bu yapının, uyarının ciddiyetini ve yaklaşan cezanın iptal edilemez niteliğini muhatabın zihnine mutlak bir kesinlikle kazıdığını söyler.
Lillezîne (لِلَّذِينَ)
İbn Fâris, aidiyet, tahsis (özgülleme) ve hak etme bildiren "li" harf-i ceri ile ism-i mevsul (ilgi zamiri) olan "ellezîne"nin birleşiminden oluştuğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "li" edatının burada "onlar için vardır, onlar bunu hak etmişlerdir" anlamında bir istihkak (hak ediş) ifade ettiğini ve cezanın rastgele değil, bizzat onu hak eden spesifik bir zümreye tahsis edildiğini açıklar. Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu harf-i cerin cümleye kattığı "aidiyet" anlamının, zalimlerin kendi sonlarını kendi elleriyle hazırladıklarını dilbilimsel olarak perçinlediğini ifade eder.
Zalemû (ظَلَمُوا)
İbn Fâris, "z-l-m" kökünün temel olarak bir şeyi kendi asıl ve doğru yerinden başka bir yere koymak, hakkı gasp etmek, sınırı aşmak ve karanlık anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "zulm" eyleminin insanın fıtrata ve ilahi hakikate karşı işlediği en büyük haksızlık olduğunu, burada özellikle peygamberi yalanlayarak şirke sapanların, hakikatin aydınlığından (nur) koparak zihinsel ve ahlaki bir karanlığa gömülmelerini nitelediğini açıklar. Toshihiko Izutsu, "zulm" kavramının Kur'an'ın etik yapısında sadece sosyal bir adaletsizlik değil, Yaratıcı ile yaratılan arasındaki ontolojik sözleşmenin ihlali ve insanın kendi varoluşuna karşı giriştiği yıkıcı bir eylem olduğunu vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, fiilin geçmiş zaman çoğul (mazi) formunda gelmesinin, bu haksızlığın anlık bir hata değil, müşrikler tarafından bilinçli ve sistematik bir şekilde inşa edilmiş bir inkar pratiği olduğunu ifade eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, etimolojik bağlamda "z-l-m" kökünün evrendeki ilahi dengeyi (mizan) bozma girişimi olduğunu, azabın da bu bozulan dengeyi yeniden tesis eden bir karşılık olduğunu belirtir.
Zenûben (ذَنُوبًا)
İbn Fâris, "z-n-b" kökünün temel olarak bir şeyin ucu, kuyruğu, son kısmı ve bir fiilin peşinden gelen sonuç anlamına geldiğini; "zenûb" kelimesinin ise paylaştırmak üzere suyla doldurulmuş büyük kuyu kovası manasına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin aslen su paylaşımında herkesin hakkına düşen "dolu kova" olduğunu, ancak burada mecazi bir kullanımla (istiare) azaptan ve cezadan "paylarına düşen miktar" anlamına geldiğini açıklar. Celaleddin el-Suyuti, Arapların eskiden kuyu başında su çekerken sıraya girdiklerini ve herkesin bir kova (zenûb) su hakkı olduğunu, ayetin bu sosyolojik imgeyi kullanarak "önceki kavimler nasıl azaptan kendi kovalarını (paylarını) aldılarsa, bunlar da kendi kovalarını alacaklar" şeklinde sarsıcı bir bedevi metaforu kurduğunu kaydeder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin bu etimolojik kökeninin, ilahi adaletteki ince hesaplamayı yansıttığını, cezanın ne eksik ne fazla, tam olarak zalimlerin hak ettikleri "ölçüde" bir pay olarak tasvir edildiğini vurgular. Prof. Dr. Sadık Kılıç, "z-n-b" kökünün aynı zamanda günah ve cürüm (zemb) ile olan anlamsal bağına dikkat çekerek, kişiye verilen ceza payının aslında kendi işlediği günahın "kuyruğu/sonucu" olduğunu ifade eder.
Misle (مِثْلَ)
İbn Fâris, "m-s-l" kökünün temel olarak iki şey arasındaki tam bir benzerlik, denklik, eşitlik ve aynılık anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "misl" kelimesinin burada hem nitelik hem de miktar bakımından kusursuz bir eşdeğerliği ifade ettiğini açıklar. Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin nasb (üstün) haliyle gelmesinin, geçmişteki o korkunç cezalar ile şimdiki müşriklerin alacağı ceza arasındaki ontolojik ve tarihsel benzerliği dilbilimsel bir terazi gibi eşitlediğini söyler.
Zenûbi (ذَنُوبِ)
Celaleddin el-Suyuti, "zenûb" (azap payı/kova) kelimesinin bu ayette iki kez tekrarlanmasının (tekrar-ı lafzî), tehdidin şiddetini artıran ve geçmiş ile gelecek arasındaki o değişmez "ilahi ceza sünnetini" pekiştiren bir retorik (belagat) kuralı olduğunu açıklar. Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin bu kez esre (cer) ile gelerek kendisinden sonraki "ashâbihim" kelimesiyle oluşturduğu izafetin (tamlama), geçmişteki payın tarihte bir kalıntı olarak tescillendiğini dilbilimsel olarak dondurduğunu ifade eder.
Ashâbihim (أَصْحَابِهِمْ)
İbn Fâris, "s-h-b" kökünün temel olarak bir şeye eşlik etmek, yakınlık kurmak, arkadaşlık ve yoldaşlık yapmak anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ashâb" kelimesinin birbiriyle kader, inanç veya davranış birliği içinde olan grupları tanımladığını, burada "onların arkadaşları/benzerleri" denirken kronolojik bir arkadaşlıktan ziyade "küfürde ve taşkınlıkta yoldaş olma" durumunun kastedildiğini açıklar. Theodor Nöldeke, Kur'an'ın bu terimi sıklıkla eskatolojik (ahiret ve helak) bir kategori olarak kullandığını, asırlarca farkla yaşamış toplumları ideolojik benzerlikleri üzerinden aynı "ashâb" (zümre) dairesine soktuğunu belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin burada önceki peygamberleri yalanlayıp helak olan Âd, Semûd ve Firavun gibi toplumları işaret ettiğini, Mekkeli müşriklere "siz onların inançtaki akranlarısınız, akıbette de onların yoldaşı olacaksınız" şeklinde ağır bir faturayı etimolojik olarak sunduğunu vurgular.
Fe lâ (فَلَا)
İbn Fâris, "fe" harfinin kendisinden önceki gerekçeye dayanan bir sonucu bildirdiğini, "lâ" edatının ise eylemi men eden veya olumsuzlayan bir işlev gördüğünü belirtir. Celaleddin el-Suyuti, "madem azap payınız kesinleşmiştir ve seleflerinizinkiyle aynıdır, o halde..." şeklinde başlayan bu yapının, inkarcıların cüretkar bir alaycılıkla sergiledikleri o "acelecilik" tavrına verilmiş kesin ve sert bir ilahi ültimatom olduğunu kaydeder.
Yesta'cilûn (يَسْتَعْجِلُونِ)
İbn Fâris, "a-c-l" kökünün temel olarak bir şeyi vaktinden önce istemek, telaşlanmak, yavaşlığın ve teenninin zıddı olan acelecilik anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, fiilin "istif'al" babında (isti'câl) gelmesinin, bir şeyi kasten ve ısrarla çabuklaştırmayı talep etmek manasına geldiğini, müşriklerin "eğer doğru söylüyorsan o tehdit ettiğin azabı hemen getir" şeklindeki o kışkırtıcı ve kaba meydan okumalarını nitelediğini açıklar. Toshihiko Izutsu, "acelecilik" tutumunun Kur'an'ın tasvir ettiği inkarcı psikolojinin en belirgin semptomlarından biri olduğunu, onların bu talebinin cesaretten değil, peygamberin mesajına karşı duydukları mutlak inançsızlık ve kibirden kaynaklandığını vurgular. Angelika Neuwirth, azabın acele istenmesi motifinin, Mekke dönemi polemiklerinde peygamberin otoritesini sarsmak için geliştirilen retorik bir silah olduğunu, ayetin bu fiili kullanarak o alaycı meydan okumayı trajik bir uyarıya çevirdiğini belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin kökenindeki o "vaktinden önce bekleme" manasının, ilahi adaletin ve helakin belirli bir saati (ecel) olduğunu, azabın inkarcıların keyfine göre değil, o kovadaki suyun (zenûb) dolmasıyla aniden geleceğini gösteren bir hikmet barındırdığını ifade eder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin aslen "yesta'cilûnenî" (benden acele istemesinler) formunda olduğunu, ancak ayet sonlarındaki ahenge (fasıla) uymak için sondaki isme bitişik zamirin (yâ) düşürüldüğünü, buna rağmen o düşen zamirin izi olan esrenin (kasra) eylemin o cüretkar yönelimini dilbilimsel olarak koruduğunu söyler.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla