اِنَّ اللّٰهَ هُوَ الرَّزَّاقُ ذُوالْقُوَّةِ الْمَت۪ينُ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Zâriyât Sûresi, 58. Ayet
Daralt
X
-
"Şüphesiz rızkı veren, sarsılmaz gücün sahibi olan yalnızca Allah'tır."
Herkese Rızkını Veren Allah'tır
Bu âyet iki şekilde yorumlanır. Birincisi, sebepler ve insanların rızıklandırıp faydalarına ulaştıkları kazançlar Allah Teâlânın fiilidir. Bütün bunlar Allah’ın yaratmasıdır ve insanlara bu yolla rızık vermektedir. Öyle ki, eğer böyle olmasaydı, insanlar çalışsalar, o sebeplere ve kazanç yollarına başvursalar bile ona ulaşamazlardı. Âyette rızkın Allah’a nispet edilmesi, ancak o sebepleri ve kazanmayı yaratmış olmasındandır. En doğrusunu Allah bilir. Dolayısıyla burada, kulların fiillerini yaratanın Allah olduğuna dair delil vardır. Yaratan ve vareden O’dur, çünkü kendisine Râzık yani rızık veren diye isim vermiştir. İnsanların ekserisi veya hepsi, kendi fiilleriyle, ama Allah’ın yarattığı bu kazanç yolları ve sebeplerle rızıklandırılıyorlar. Rızkın Allah’a nispet edilmesinin ve O na rızık veren isminin verilip başkasına bu ismin verilmesine cevaz verilmemesinin sahih olabilmesi için bu rızıkta Allah’ın fiilinin de olması gerekir. En doğrusunu Allah bilir.
İkincisi, rızkın Allah’a nispet edilmesi caizdir, çünkü bizzat o sebeplerin kendileriyle değil de o sebeplerde ve kazanç yollarında yarattığı lütuf sayesinde insanlara rızık kapılarını açmıştır. Çünkü insanlar ziraat yapıyorlar, tarlaya tohum ekiyorlar ama o tohum tarlada kaybolmaktadır. Aynı şekilde tarlayı suluyorlar, ama su toprakta yok olmaktadır. Sonra Allah lütfü ve rahmetiyle öyle bir ikramda bulunmaktadır ki, insanın attığı tohum ve yaptığı sulama özü itibariyle bir rızka dönüşüyor. Aynı şekilde onların yetişmesi, olgunlaşması, pişmesi de Allah’ın onda yarattığı lütfun eseridir. Yemek, çiğnemek, yutmak ve benzeri işler ancak onları mideye doldurmaya yarar, bunda ise zarar vardır. Fakat Allah onda vücuda ve organlara yayılan bir kuvvet yaratmıştır, böylece rızkın kendisiyle değil ama o kuvvet sayesinde hayat ve varlık var olmaktadır. İşte Allah Teâlâ’nın söylediği de budur: Şüphesiz rızkı veren, sarsılmaz gücün sahibi olan yalnızca Allah’tır. Yani bu kuvvetle insanlar yaşıyorlar ve hayatlarını devam ettiriyorlar.
Allah âyette “metîn” (الْمَتِينُ) kelimesini kullanmıştır. Sağlam ve sarsılmaz anlamına gelen bu kelimenin, kuvvetin sıfatı olduğu söylenmiştir. O kuvvetin sağlam olmakla nitelenmesi mümkündür. Her türlü noksanlıktan münezzeh ve yüce olan Allah ise “metîn” olmakla nitelenmez, yani Allah “metîn’dir denilmez. Nitekim başka bir âyette meâlen şöyle buyurmuştur; “Çok şerefli arşın sahibi”. Burada arşı şerefli olmakla nitelemiştir, arş ise Allah’tan gayrı bir şeydir. Buna göre söylediğimiz gibi buradaki kuvvet kelimesi de böyledir. Kuvvetin sağlam olmakla nitelenmesi mümkündür, o kuvvet öyle bir özelliktir ki, yaratılanlar ona sahip olamazlar ve Allah Teâlâ’nın onda varettiği lütfü da idrak edemezler. En doğrusunu Allah bilir. Sarsılmaz gücün sahibi. Bazıları, bunu önceki ümmetleri helak eden şiddetli saldırı gücü diye açıkladılar. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
İnne (إِنَّ)
İbn Fâris, bu edatın bir haberi pekiştirmek ve muhatabın zihnindeki her türlü şüpheyi kökten gidermek için kullanılan bir tekit (vurgu) edatı olduğunu belirtir. Celaleddin el-Suyuti, "inne" kelimesinin burada haberin kesinliğini bildiren bir başlangıç edatı olarak kullanıldığını, kendisinden sonra gelen ismin (Allah) uluhiyetiyle ilgili rızık konusundaki her türlü şüphe ve kaygıyı sildiğini açıklar. Prof. Dr. Hidayet Aydar, dilbilimsel olarak bu edatın cümlenin anlamını kesinleştirdiğini ve rızık verenin kimliği hakkındaki hükmü sarsılmaz bir vurguyla başlattığını söyler.
Allâhe (اللَّهَ)
İbn Fâris, "e-l-h" kökünün temel olarak ibadet edilen, yönelinen, sığınılan ve kendisine kulluk edilen varlık anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, lafza-i celâlin (Allah isminin) bütün kemal sıfatlarını zatında barındıran, mutlak ve tek Yaratıcı'nın özel ismi olduğunu açıklar. Arthur Jeffery, kelimenin Aramice ve Süryanice "Alaha" köklerine dayandığını, Arap dilinde "el-İlah" formundan evrilerek mutlak Yaratıcı'ya tahsis edilmiş evrensel bir isme dönüştüğünü ifade eder. Toshihiko Izutsu, "Allah" lafzının Kur'an'ın semantik haritasındaki en mutlak merkez olduğunu, diğer tüm sıfat ve fiillerin (buradaki rızık verme eylemi gibi) anlamını ancak O'na nispet edilerek kazandığını vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu ismin burada özellikle zikredilmesinin, rızkı veren yegane kaynağın hiçbir beşeri veya sahte ilah değil, bizzat tüm evrenin hakimi olan Allah olduğunu gösteren teolojik bir sabitleme olduğunu ifade eder.
Hüve (هُوَ)
İbn Fâris, bu kelimenin üçüncü tekil şahıs zamiri (O) olduğunu belirtir. Celaleddin el-Suyuti, bu zamirin dilbiliminde "zamir-i fasl" (ayırma/pekiştirme zamiri) olarak adlandırıldığını, özne ile yüklem arasına girerek cümleye güçlü bir "hasr" (sınırlandırma/inhisar) anlamı kattığını, yani "rızık veren başkası değil, ancak ve ancak O'dur" manasını oluşturduğunu açıklar. Prof. Dr. Hidayet Aydar, zamirin bu şekilde kullanımının, rızık verme eyleminin başka hiçbir varlıkla paylaşılamayacağını ve şirke kapı aralayan tüm aracıları devreden çıkardığını dilbilimsel olarak dondurduğunu söyler.
Er-rezzâku (الرَّزَّاقُ)
İbn Fâris, "r-z-k" kökünün temel olarak canlıların varlığını sürdürmek için onlara verilen pay, nasip, gıda ve kesintisiz bağış anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "rezzâk" kelimesinin "fa'âl" vezninde bir mübalağa (aşırılık ve süreklilik) sîgası olduğunu, Allah'ın yarattığı istisnasız tüm canlıların ihtiyacını her an, eksiksiz ve karşılıksız olarak karşılayan yegane varlık olduğunu açıklar. Toshihiko Izutsu, bu sıfatın insanın Allah'a olan mutlak ontolojik bağımlılığını (fakr) gösterdiğini, insanın kendi çabasıyla elde ettiğini sandığı şeylerin bile aslında bu mutlak kaynağın bir tecellisi olduğunu vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, mübalağa sîgasının, ilahi rızkın bitmez tükenmezliğini ve O'nun varlıklara olan şefkat ve cömertliğinin sınır tanımazlığını yansıttığını ifade eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, etimolojik bağlamda "r-z-k" kökünün, evrendeki tüm yaşam formlarını ayakta tutan enerjiyi sağlamak olduğunu, bu ismin kainattaki o muazzam besleme operasyonunun failini nitelediğini belirtir. Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin belirlilik takısıyla (el) gelmesinin, bu sıfatın sadece Yaratıcı'ya has, bilinen ve mutlak bir vasıf olduğunu dilbilimsel olarak kesinleştirdiğini söyler.
Zû (ذُو)
İbn Fâris, bu edatın "sahibi, ehli, maliki" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bir özelliğin veya vasfın o varlıkta ayrılmaz bir şekilde bulunduğunu ve onun özüyle bütünleştiğini ifade ettiğini açıklar. Celaleddin el-Suyuti, bu kelimenin "esma-i sitte"den (altı isimden) biri olduğunu ve kendisinden sonraki isme (kuvvet) muzaf (tamlayan) olarak Allah'ın gücünün ve kudretinin mutlak sahipliğini nitelediğini kaydeder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, sahiplik edatının, takip eden kuvvet vasfının geçici, ödünç alınmış veya sonradan kazanılmış bir özellik değil, Allah'ın zatına ait mutlak ve kadim bir mülk olduğunu dilbilimsel olarak sabitlediğini ifade eder.
El-kuvveti (الْقُوَّةِ)
İbn Fâris, "k-v-y" kökünün temel olarak zayıflığın ve acziyetin (da'f) tam zıddı olan sarsılmaz güç, şiddet, sağlamlık ve takat anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "kuvvet" kavramının hem bedensel hem de ruhsal ve ilahi her türlü enerjiyi, yapabilme kudretini ifade ettiğini; burada Allah'ın o sayısız canlıyı rızıklandırırken hiçbir zorluk, yorgunluk veya eksilme yaşamadığını anlattığını açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu kelimenin "rezzâk" sıfatının hemen ardından gelmesinin son derece manidar olduğunu, Allah'ın evrendeki o devasa rızık dağıtım ağını hiçbir acziyete düşmeden, sonsuz bir kapasiteyle yürüttüğünü vurgulayan teolojik bir tamamlayıcı olduğunu belirtir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, etimolojik bağlamda "k-v-y" kökünün, varoluşu ayakta tutan ve entropiye (dağılmaya) izin vermeyen o mutlak ilahi enerjinin kaynağına işaret ettiğini ifade eder.
El-metîn (الْمَتِينُ)
İbn Fâris, "m-t-n" kökünün temel olarak sırt, sağlamlık, sarsılmazlık, bir şeyin dış yüzeyindeki sertlik ve kopmaz dayanıklılık anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "metanet" kavramının aşırı güç ve dış etkilere karşı bozulmayan bir sağlamlık olduğunu, Allah'ın gücünde hiçbir gevşeme, yıpranma veya zafiyetin meydana gelemeyeceğini ifade ettiğini açıklar. Angelika Neuwirth, bu ismin Kur'an'daki Tanrı tasvirinde estetik ve teolojik bir zirve olduğunu, yaratma ve rızıklandırma eylemlerinin ardından O'nun mutlak, sarsılmaz kudretine vurgu yaparak insanın acziyetini en derinden hissettiren bir kapanış sunduğunu belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, "metîn" sıfatının, gücün ve kuvvetin kemal noktası olduğunu, Allah'ın vaadinde ve rızık temininde gösterdiği o kopmaz ve sarsılmaz iradeyi yansıttığını ifade eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, etimolojik bağlamda "m-t-n" kökünün, zamana, mekanlara ve olaylara karşı aşınmayan o mutlak direnişi ve kalıcılığı temsil ettiğini vurgular. Prof. Dr. Hidayet Aydar, sıfat-ı müşebbehe (kalıcı özellik bildiren sıfat) formunda gelen bu ismin, sağlamlık ve sarsılmazlık vasfının Allah'ın zatında hiçbir değişikliğe uğramayan, ebedi ve daimi bir mühür olduğunu dilbilimsel olarak perçinlediğini söyler.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla