مَٓا اُر۪يدُ مِنْهُمْ مِنْ رِزْقٍ وَمَٓا اُر۪يدُ اَنْ يُطْعِمُونِ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Zâriyât Sûresi, 57. Ayet
Daralt
X
-
"Onlardan bir rızık istemiyorum, beni doyurmalarını da istiyor değilim."
Bazı müfessirler bu âyeti şöyle yorumlamıştır: Ben onlardan, kendilerini rızıklandırmalarını istemiyorum, yarattıklarımdan birini doyurmalarını da istemiyorum. Onların rızıkları ve doyurulması bana aittir. Allah başka bir âyette mealen şöyle buyurur: "Yeryüzünde kımıldayan hiçbir canlı yoktur ki rızkını vermek Allaha ait olmasın!”. Âyete şöyle mâna verilmesi de mümkündür: Ben onlardan, rızık edinme yollarına sahip olmayanları rızıklandırmalarını ve yedirmelerini istemiyorum, çünkü o bana aittir; ben onlardan ancak ibadeti yahut yukarıda söylediğimiz gibi ibadet emrini istiyorum. Çünkü insanlar, kazanç ve rızık elde etme vasıtası bulunmayan hayvanlara rızık vermek için yaratılmadılar, aksine o hayvanlar, insanlar için rızık ve fayda olarak yaratılmıştır. En doğrusunu Allah bilir.
Bazılarının söylediği gibi bu âyette gizli bir kelimenin var olması da muhtemeldir. Yani de ki ey Muhammedi Ben sizi davet ettiğim vahiylere karşılık sizden ücret istemediğim gibi beni doyurmanızı da istemiyorum ki iman size ağlı gelsin! Onlardan bir rızık istemiyorum, beni doyurmalarını da istiyor değilim İlâhî kelâmı, insanları, kendisi rızka ve doyurulmaya muhtaç olduğu için yaratmadığını haber vermek mânasına da gelebilir. Çünkü Allah Teâlâ her türlü ihtiyaçtan, rızıktan ve yemekten münezzeh olduğuna dair deliller koymuştur. Dolayısıyla O, insanları ancak emir, yasak ve imtihan için yaratmıştır, bunun faydaları da yine insanlara dönecektir. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Mâ (مَا)
İbn Fâris, bu edatın Arapçada bir eylemi, durumu veya varlığı reddeden ve yok sayan temel bir olumsuzluk (nefy) edatı olduğunu belirtir. Celaleddin el-Suyuti, "mâ" edatının burada cümlenin başına gelerek Yaratıcı ile yaratılanlar arasındaki herhangi bir beklenti veya muhtaçlık ilişkisini kökten kesip atan mutlak bir reddiye başlattığını açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu olumsuz girişin, önceki ayette belirlenen yaratılış gayesinin (ibadet) arkasında Allah'ın kullarına yönelik hiçbir şahsi menfaati veya ihtiyacı bulunmadığını teolojik bir kesinlikle sabitlediğini ifade eder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, edatın cümleye kattığı olumsuzluk anlamının, şirk inançlarındaki tanrı-insan arasındaki o menfaate dayalı alışveriş mantığını dilbilimsel olarak sıfırladığını söyler.
Urîdü (أُرِيدُ)
İbn Fâris, "r-v-d" kökünün temel olarak bir şeyi aramak, talep etmek, istemek, bir şeye yönelmek ve irade etmek anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "irade" kavramının nefsin bir şeye meyli ve onu elde etme arzusu olduğunu, ancak Allah'a nispet edildiğinde eksiklikten veya muhtaçlıktan doğan bir istek değil, O'nun mutlak meşiyyeti ve hikmeti (dilemesi) manasına geldiğini; burada ise Allah'ın yaratılış amacından kendisi için hiçbir dünyevi veya maddi karşılık "talep etmediğini" gösterdiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın Tanrı tasavvurunda (ontolojisinde) Allah'ın mutlak müstağni (kendi kendine yeterli) olduğunu, bu fiilin birinci tekil şahıs formunda olumsuzlanarak kullanılmasının, beşeri tanrı tasavvurlarındaki o "kurban ve rızık isteyen tanrı" imajını yıktığını vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, muzari (geniş/şimdiki zaman) birinci tekil şahıs sîgasının (ben istemiyorum), Allah'ın kullarına hiçbir zaman ve zeminde muhtaç olmadığını bildiren ve antropomorfik (insan biçimci) tanrı algılarını yerle bir eden sarsıcı bir beyan olduğunu ifade eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, etimolojik bağlamda "r-v-d" kökünün bir eksikliği giderme arayışını temsil ettiğini, olumsuz yapının ise Yaratıcı'nın mutlak kemaline ve noksansızlığına işaret ettiğini belirtir.
Minhüm (مِنْهُمْ)
İbn Fâris, "min" edatının başlangıç ve kaynak (ibtidâ) bildirdiğini belirtir. Celaleddin el-Suyuti, bu harf-i cerin "hüm" (onlar/cinler ve insanlar) zamiriyle birleşerek, reddedilen o menfaat veya beklentinin kaynağını açıkça belirttiğini, kullardan Yaratıcı'ya doğru hiçbir maddi akışın söz konusu olamayacağını kaydeder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, edatın cümleye kattığı "kaynaklanma" anlamının, kulların kendi ibadetleriyle bile Allah'a bir şey kattıkları zehabını dilbilimsel bir belirginlikle engellediğini söyler.
Min (مِنْ)
İbn Fâris, bir şeyin cinsini açıklayan veya olumsuz cümlelerde anlamı pekiştiren harf-i cer olduğunu belirtir. Celaleddin el-Suyuti, nefy (olumsuzluk) bağlamında zikredilen bu "min" harfinin "zâide" (pekiştirme) görevi gördüğünü ve anlama "hiçbir şekilde, zerre kadar, en ufak bir..." şeklinde mutlak bir kapsayıcılık ve kesinlik kattığını açıklar. Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu edatın dilbilimsel olarak "rızık" kavramının sınırlarını en geniş ihtimallere kadar açıp sonra hepsini kökten reddeden gramatikal bir mühür olduğunu ifade eder.
Rızkın (رِزْقٍ)
İbn Fâris, "r-z-k" kökünün temel olarak canlılara verilen, onların istifade ettiği daimi veya geçici pay, nasip, bağış ve gıda anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "rızık" kelimesinin bedenin ve ruhun devamlılığını sağlayan her türlü nimet olduğunu, Allah'ın mutlak Rezzak (rızık veren) vasfına sahip olduğu için ontolojik olarak rızka muhtaç olmasının imkansızlığını açıklar. Arthur Jeffery, kelimenin Semitik dillerdeki köklerine dikkat çekerek, kadim inançlarda tanrılara sunulan "pay/kurban" manasının bulunduğunu, Kur'an'ın ise bu kelimeyi alarak yönünü tamamen değiştirip sadece "Tanrı'nın kula verdiği pay" olarak tevhidi bir düzleme oturttuğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, rızık kavramının kadim Arap toplumunda putların önüne konulan yiyeceklerle olan bağına işaret ederek, bu ayetin o animist ritüelleri temelden sarsan epistemolojik bir devrim olduğunu vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin nekre (belirsiz) ve tenvinli gelişinin (min rızkın), maddi veya manevi hiçbir şekilde kulların Allah'ı besleme veya O'na bir katkı sunma durumunda olmadıklarını gösterdiğini belirtir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, etimolojik bağlamda "r-z-k" kökünün varlığı ayakta tutan enerjiyi anlattığını, mutlak Varlık kaynağının ise böyle bir enerjiye dışarıdan ihtiyacı olmadığını ifade eder.
Ve mâ (وَمَا)
Celaleddin el-Suyuti, "vav" harfinin atıf (bağlama) görevi gördüğünü, "mâ" edatının ise önceki kısımdaki olumsuzluğu (nefy) tekrar ederek Yaratıcı'nın muhtaçsızlık vurgusunu daha spesifik bir eylem üzerinden perçinlediğini açıklar. Theodor Nöldeke, olumsuzluk edatının tekrarının, Kur'an'ın hitabet üslubunda reddiyenin şiddetini ve kategorik kesinliğini artıran sarsıcı bir retorik araç olduğunu belirtir.
Urîdü (أُرِيدُ)
Celaleddin el-Suyuti, "istiyorum/talep ediyorum" anlamındaki bu fiilin cümlede ikinci kez tekrarlanmasının (tekrar-ı lafzî), Allah'ın uluhiyet makamının şanını yücelten ve kulların zihninde oluşabilecek en ufak bir "acaba" sorusunu dahi silip atan tekit edici bir beyan olduğunu kaydeder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, fiilin tekrarının, rızık istememek ile doyurulmayı istememek arasındaki o ince anlamsal farkı ayırarak her iki durumu da ayrı ayrı dilbilimsel olarak reddettiğini söyler.
En (أَنْ)
İbn Fâris, bu harfin (en-i masdariyye) kendisinden sonra gelen muzari (geniş/şimdiki zaman) fiilinin sonunu nasb eden (üstün yapan) ve fiili anlam olarak isme/masdara dönüştüren bir edat olduğunu belirtir. Prof. Dr. Hidayet Aydar, "en" edatının, arkasından gelen doyurma eylemini genel ve kavramsal bir olguya (doyurmaları işine/eylemine) çevirerek reddedilen nesneyi dilbilimsel olarak sabitlediğini ifade eder.
Yut'ımûn (يُطْعِمُونِ)
İbn Fâris, "t-a-m" kökünün temel olarak tatmak, yemek yemek, gıda almak ve bir şeyi yutmak anlamına geldiğini, if'âl babındaki (it'âm) yapısının ise başkasına yedirmek, ona gıda sunmak ve onu doyurmak manasına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "it'âm" eyleminin zayıflığı ve muhtaçlığı gideren bir eylem olduğunu, Allah'ın doyurulmaktan münezzeh olmasının O'nun aşkınlığının ve Samed (hiçbir şeye muhtaç olmayan) sıfatının en somut ispatı olduğunu açıklar. Celaleddin el-Suyuti, kelimenin aslında "yut'ımûnenî" (beni doyurmalarını) şeklinde olduğunu, ancak surenin sonlarındaki ses uyumuna (fasıla) riayet etmek amacıyla sonundaki mütekellim (yâ) zamirinin hazfedildiğini (düşürüldüğünü), fakat esre (kesra) harekesinin o düşen zamire delalet ettiğini kaydeder. Toshihiko Izutsu, "t-a-m" kökünün seçilmesinin son derece manidar olduğunu, putperest müşriklerin tanrılarına yiyecek ve kan sunarak onları "doyurduklarına" inandıkları o batıl pagan geleneğinin Kur'an tarafından tek kelimeyle tarihe gömüldüğünü vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, fiilin bu somut yapısının, Allah'ın beşeri hiçbir ihtiyacı (acıkma, beslenme, yorulma) barındırmadığını ilan ederek şirk dinlerindeki o çaresiz, muhtaç tanrı modellerini kökten reddeden sarsıcı bir kapanış sunduğunu ifade eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, etimolojik bağlamda "t-a-m" fiilinin bir eksikliğin ikmali anlamına geldiğini, oysa ilahi makamın eksiklikten münezzeh (Subhan) olduğunu belirtir. Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin sonundaki o kesranın (esre), düşen "yâ" zamirine işaret ederek eylemin nesnesi olan Yaratıcı ile kullar arasındaki o mutlak muhtaç olmama sınırını dilbilimsel olarak dondurduğunu söyler.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla