Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Zâriyât Sûresi, 56. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Zâriyât Sûresi, 56. Ayet

    وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْاِنْسَ اِلَّا لِيَعْبُدُونِ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Vemâ ḣalaktu-lcinne vel-inse illâ liya’budûn(i)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Ben cinleri ve insanları, başka değil, sırf bana kulluk etsinler diye yarattım.”

      Cinlerin ve İnsanların Yaratılış Amacı

      Burada geçen ibadet kelimesinden maksat şayet gerçek anlamda İbadet ise bu beyan iki şekilde yorumlanır. Birincisi, cinlere ve insanlara ibadet yapma emrinin verilmediğini ve onların ibadetle imtihan edilmeyeceklerini iddia edenlere cevaptır. Çünkü Allah, Ben cinleri ve insanları, başka değil, sırf bana ibadet etsinler diye yarattım buyurmaktadır. Yani ben, onları sadece iyilikleri ve kötülükleri bilmeleri, bünyelerine yerleştirilen temyiz gücü ve bilgi vasıtaları sayesinde yapılması ve sakınılması gereken işleri ayırt edebilmeleri karşısında başıboş bırakma ve kendi hallerine onları terkedeyim diye yaratmadım. Aksine ibadet etmek ve verdiğim çeşitli nimetlere karşı şükür görevini yerine getirmekle imtihan edeyim diye yarattım. Çünkü hikmet bunu gerektirir, onların başıboş bırakılmaması icabeder. En doğrusunu Allah bilir. İkincisi, bu beyan, Allah’tan başkasına ibadet etmeyi caiz görenlere cevap anlamına gelir. Çünkü onlar, “Sadece bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye putlara tapıyoruz” diyorlardı. Cenâb-ı Hak da Ben cinleri ve insanları, başka değil, sırf bana ibadet etsinler diye yarattım buyurdu. Yani onları benden başkasına ibadet etsinler diye yaratmadım, aksine bana ibadet etmelerini onlara emrediyorum, benden başkasına ibadet etmelerini emretmiyorum. Bu âyetle Cenâb-ı Hak, bazı kâfirlerin “Allah bize bunu emretti” şeklindeki sözlerini ve inançlarını reddetmektedir. En doğrusunu Allah bilir.

      İbadetin Hakikati

      Sadece bana ibadet etsinler diye, İbadetin hakikati iki türlüdür. Birincisi, gerçek anlamda ibadet fiilidir, bu yoruma göre âyet-i kerîme genel değil özel mana ifade etmektedir, yani cinlerden ve insanlardan kâfir olanları değil, Cenâb-ı Hakk’ın, asla iman etmeyeceklerini bildiği kâfirleri kendisine ibadet için yaratması mümkün değildir, çünkü Allah onları irade ve seçme hürriyetine sahip olarak yaratmıştır. Onları yaratıp onlardan ibadet etmelerini dileyince mutlaka onların ibadet etmeleri gerekir. Fakat Allah, kâfirlerin ibadet etmeyeceklerini biliyordu, bu durumda Cenab-ı Hak kâfirlerin ibadet etmesini dileseydi, sanki kendisini cehaletle nispet etmiş olurdu. Dolayısıyla bu imkânsızdır. Bu durum da göstermektedir ki âyetten maksat, hususi manadır, hiç tartışmasız Allah, onlardan sadece bir kesimini kastetmektedir. Küçükler ve aklı olmayanlar bu hususi kesimin dışındadır, çünkü onlar için ibadet söz konusu değildir. Dolayısıyla Allah Teâlanın iman edeceklerini bildiği kâfirlerin de bu hususi kesimin içinde olması mümkündür. En doğrusunu Allah bilir. Diğer bir ihtimal da şudur: Allah bu âyette ibadet yapılmasını emretmeyi kastetmiştir, yani ben onları sadece kendilerine ibadeti ve tevhidi emredeyim diye yarattım. Bu yorum, âyeti genel mânada düşünmeye daha uygundur. Çünkü bu yorumun kapsamına, cinlerden ve insanlardan çocuklar ve deliler hariç, akıllı olan herkes girer. Allah Teâlâ onları ibadet etmek için yarattığı ve onlardan bunu istediği zaman, böyle gerçekleşmemesinin caiz olmadığının aksine, Cenâb-ı Hakk’ın bir emretmesi, ama emredilen işin gerçekleşmesini ve kendisine itaate dönüşmesini murat etmemesi, bilakis isyan edip cehenneme girmesini murat etmesi de mümkündür. Bu meselenin hakikati Kitâbü’t-Tevhîd’de anlatılır; Allah, ibadet edeceğini ve kendi iradesiyle ibadet yolunu tercih edeceğini bildiği kişileri iman ve ibadet için yarattı, fakat dalâleti ve sapıklığı tercih edeceğini, ibadeti de Allah’tan başkasına yapacağını bildiği kişileri de bildiği şekilde ve onların tercih edecekleri ve yapacakları temayüle göre yarattı. Çünkü Allah başka bir âyette şunu söylemektedir: “Andolsun biz, cinlerden ve insanlardan birçoğunu cehennem için yarattık”.

      Bazıları şöyle derler: Allah Teâlâ, Sadece bana ibadet etsinler diye meâlindeki âyette, kulun kendi iradesiyle yaptığı hakiki mânadaki ibadeti kastetmemiştir. Bunun anlamı şudur: Ben cinleri ve insanları, ancak her birinin hilkatinde, benim vahdâniyetime, ibadetin sadece bana yapılması ve kendilerine verdiğim çeşit çeşit nimetlere şükretmeleri gerektiğini gösteren niteliklerle yarattım. Eğer düşünürler ve tefekkür ederlerse, bu nitelikler onları benim vahdaniyetimi kabule, bana ibadet ve şükür görevlerini yerine getirmeye götürür. En doğrusunu Allah bilir. Bu yoruma göre âyet geneldir, herkesi kapsar, hususi mânada değildir. Çünkü varlıkların her birinin hilkatine, hangi nitelikte olursa olsun, bu söylediklerimize işaret edecek özellik konulmuştur. En doğrusunu Allah bilir.

      Başka bir ihtimal de şudur: Ben insanları ve cinleri, ancak emir ve yasakla, vâd ve tehditle ve bunların gereği olan fiilleri yapmakla imtihan edilmeye uygun şekilde yarattım. Çünkü Allah, diğer yaratılanlardan farklı olarak onların bünyesinde aklı varetti, rükû, sücûd, kıyâm ve kuûd gibi her türlü harekete kabiliyetli eklemler yerleştirdi. Bütün bunları onların yaratılışına, sadece imtihana uygun tarzda olsunlar diye değil, imtihan edilenlerin menfaatlerine elverişli olsun diye koydu. En doğrusunu Allah bilir.

      İbadetin Mânası

      İbadette itaat, hizmet ve başka tür fiillerde bulunmayan özel bir mâna vardır. Çünkü Allah, kendisinden başkasına itaati, hizmeti, saygıyı ve benzeri fiilleri caiz gördüğü halde ibadeti caiz görmemektedir. Nitekim bir âyette meâlen şöyle buyurmuştur: “Resûlullah’a itaat eden Allaha itaat etmiş olur”. Bu da göstermektedir ki ibadette, başka hiçbir şeyde olmayan özel bir mâna vardır, bu hususiyetten dolayı yalnızca Allaha tahsis edilmiştir. Bunun için Cenâb-ı Hak ilâh İsmini sadece kendisine tahsis etmiş, başkalarına İlâh denilmesini caiz görmemiştir. Çünkü insanların nazarında ilâh, mabuttur, yani kendisine ibadet edilendir, onlara göre kendisine ibadet edilen her varlık ilâhtır. Nitekim Allah Rahmân (الرَّحْمَنُ) ismini de kendisine tahsis etmiş, başkalarının kullanmasını caiz görmemiş, fakat Rahîm (الرَّحِيمُ) ismini başkalarının kullanmasını caiz görmüştür, çünkü Rahmân isminde Rahîm’de bulunmayan fazla bir mâna vardır. Aynı şekilde Allah Hâlik ismini de sadece kendisine tahsis etmiş ve başkasının kullanmasına cevaz vermemiştir. Çünkü Hâlik isminde, fâil ve benzeri isimlerde bulunmayan özel bir mâna vardır. İşte açıklamaya çalıştığımız âyetteki ibadet kelimesi de böyledir. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ve mâ (وَمَا)

        İbn Fâris, buradaki "mâ" edatının bir eylemi veya durumu reddeden, yok sayan bir olumsuzluk (nefy) edatı olduğunu belirtir. Celaleddin el-Suyuti, "mâ" edatının, cümlenin ilerleyen kısmında gelecek olan istisna edatı "illâ" ile birleştiğinde Arap dilindeki en güçlü "hasr" (sınırlandırma ve inhisar) sanatını oluşturduğunu, yaratılış gayesini tek bir hedefe kilitlediğini açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu olumsuz girişin, insanın varoluşuna dair üretilebilecek her türlü seküler, başıboş veya tesadüfi amacı kökten reddeden sarsıcı bir teolojik reddiye olduğunu ifade eder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, olumsuzluk edatının cümleye kattığı anlamın, yaratılışın gayesini açıklamadan önce zihni diğer tüm sahte veya ikincil amaçlardan temizleyen dilbilimsel bir zemin hazırlığı olduğunu söyler.

        Halaktu (خَلَقْتُ)

        İbn Fâris, "h-l-k" kökünün temel olarak bir şeyi belirli bir ölçüye, nizama ve takdire göre var etmek, ona bir sınır ve mahiyet biçmek anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "halk" eyleminin sadece yoktan var etmeyi değil, bir şeyi kendisi için belirlenen bir gaye ve hikmete uygun olarak son derece hassas bir ölçüyle (hendese) şekillendirmeyi ifade ettiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, "halk" kavramının Kur'an'ın ontolojik sözlüğünde kör bir tesadüfün tam zıddı olduğunu, evrendeki her varlığın mutlak bir irade tarafından bilinçli bir tasarımla varoluş sahnesine çıkarıldığını vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, fiilin birinci tekil şahıs (ben yarattım) formunda gelmesinin, yaratma eylemindeki o mutlak, şeriksiz ve doğrudan ilahi otoriteyi temsil ettiğini, Allah'ın varlıkla kurduğu bu eşsiz bağın yaratılana bir sorumluluk yüklediğini ifade eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, etimolojik bağlamda "h-l-k" kökünün varlığa bir form ve işlev kazandırmayı anlattığını, bu fiilin cümlede varoluşun arkasındaki o muazzam "neden" sorusunun kapısını araladığını belirtir. Prof. Dr. Hidayet Aydar, mazi (geçmiş zaman) yapısının, yaratılış yasasının tamamlanmış, değişmez ve nesnel bir hakikat olduğunu dilbilimsel bir kesinlikle dondurduğunu söyler.

        El-cinne (الْجِنَّ)

        İbn Fâris, "c-n-n" kökünün temel olarak bir şeyi örtmek, gizlemek, duyulardan saklamak ve karanlık anlamına geldiğini, bu varlıkların insan gözünden ve algısından gizlendikleri için bu isimle anıldıklarını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "cin" kelimesinin duyularla idrak edilemeyen, gizli varlık türünü ifade ettiğini, insanın aksine onların varoluşsal formlarının örtülü olduğunu açıklar. Arthur Jeffery, kelimenin Arapça kökenli olduğunu ve İslam öncesi Arap inanç sisteminde görünmez, genellikle korkulan ve tapınılan ruhanî güçleri nitelediğini; Kur'an'ın ise bu terimi alarak onları ilahlık veya ortaklık makamından indirip, tıpkı insanlar gibi kullukla mükellef "yaratılmışlar" statüsüne sabitlediğini ifade eder. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın bu kelimeyi kullanarak kadim animist korkuları yıktığını ve cinleri tevhidi hiyerarşinin içinde sadece bir "kul" (abd) seviyesine çektiğini vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayette cinlerin insanlardan önce zikredilmesinin, müşriklerin onlara atfettiği o sahte yüceliğe ve güce bir reddiye niteliği taşıdığını, görünmez ve gizemli olsalar dahi mutlak surette ibadetle yükümlü olduklarını gösterdiğini belirtir.

        Ve'l-inse (وَالْإِنسَ)

        İbn Fâris, "e-n-s" kökünün temel olarak vahşetin ve yabancılığın zıddı olan alışkanlık, cana yakınlık, gözle görülür olma ve bir arada yaşama (ünsiyet) anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ins" kelimesinin insanın kendi doğası gereği hemcinsleriyle bir arada yaşama zorunluluğundan, sosyalliğinden ve aynı zamanda "cin"in aksine fiziksel olarak görünür (müşahede edilebilir) olmasından kaynaklandığını açıklar. Angelika Neuwirth, Kur'an'da sıklıkla birlikte zikredilen "cin ve ins" ikilisinin (sekaleyn), evrendeki irade, akıl ve sorumluluk sahibi tüm şuurlu varlık kategorilerini kapsayan retorik bir bütünlük oluşturduğunu belirtir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, etimolojik bağlamda "e-n-s" kökünün insanın o kırılgan, bağ kurmaya muhtaç ve şefkat bekleyen doğasını yansıttığını, bu fıtratın ancak mutlak Yaratıcı'ya yönelerek (ibadetle) gerçek huzura erebileceğini vurgular. Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin belirlilik takısıyla (el) ve cin kelimesine atfedilerek gelmesinin, her iki farklı varlık türünün de yaratılış gayesi ve ilahi yükümlülük bağlamında eşitlendiğini dilbilimsel olarak perçinlediğini söyler.

        İllâ (إِلَّا)

        İbn Fâris, bu kelimenin Arapçada bir şeyi genel hükümden ayıran, istisna ve tahsis bildiren edat olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, baştaki "mâ" (olumsuzluk) edatıyla birlikte kullanıldığında cümlenin anlamını kesin bir sınırlandırmaya (hasr) soktuğunu, cinlerin ve insanların var edilmelerinin ardında yatan yegane, mutlak ve başka hiçbir alternatifi olmayan amacı sabitlediğini açıklar. Celaleddin el-Suyuti, bu edatın yaratılış gayesini şüpheye mahal bırakmayacak şekilde tekilleştiren ve diğer tüm varoluşsal senaryoları iptal eden en güçlü dilbilgisel araç olduğunu kaydeder.

        Li ya'büdûn (لِيَعْبُدُونِ)

        İbn Fâris, "a-b-d" kökünün temel olarak mutlak boyun eğme, kendini alçaltma, itaat etme ve tevazu gösterme anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ibadet" kavramının saygı ve itaatin ulaştığı en uç nokta olduğunu, bu makamın sadece varlığın yegane sebebi olan Allah'a tahsis edilebileceğini, başındaki "li" (lam) harfinin ise eylemin hedefini ve gerekçesini (ta'lîl) açıkladığını ifade eder. Toshihiko Izutsu, "abd" (kul) kavramının Kur'an'ın teolojik dünyasında insanın Allah ile olan ontolojik ilişkisini tanımlayan yegane geçerli statü olduğunu, kibrin (tuğyan) tam zıddında yer alan bu bilinçli teslimiyetin insanın varlık gayesinin ta kendisi olduğunu vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin sadece mekanik ritüelleri değil, "beni tanımaları, bilmeleri ve kudretimi idrak etmeleri" (marifetullah) anlamını da kapsadığını, sonundaki "yâ" harfinin düşürülerek (ya'büdûni yerine ya'büdûn) surenin genel fonetik uyumuna (fasıla) riayet edildiğini belirtir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, etimolojik bağlamda "a-b-d" kökünün hür iradeyle yapılan şuurlu bir yönelişi temsil ettiğini, insanın yaratılışındaki "ölçünün" (halk) ancak bu kulluk bilinciyle tamamlandığını ifade eder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, fiilin muzari (geniş zaman) formunda gelmesinin, bu kulluk görevinin belirli bir zamanla sınırlı olmadığını, aksine hayatın her anına yayılan sürekli, dinamik ve kesintisiz bir varoluş durumu olduğunu dilbilimsel olarak kesinleştirdiğini söyler.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X