وَذَكِّرْ فَاِنَّ الذِّكْرٰى تَنْفَعُ الْمُؤْمِن۪ينَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Zâriyât Sûresi, 55. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: yüz çevirme, zariyat suresi 55. ayet, zariyat suresi, kınanmama, zariyat 55, öğüt verme, müminlere fayda, zikir, mümin
-
"Ama (alanlar için) öğüt vermeye devam et, zira öğüt inananlara fayda verir.”
Burada öğüt vermesinin Resûlullaha emredilmesi bütün insanlara öğüt vermesini kapsayabilir. Fakat ardından Allah verilen öğüdün bütün insanlara değil, sadece inananlara fayda vereceğini haber vermektedir. Cenâb-ı Hakkın burada müminlere öğüt ver demiş olması da mümkündür, çünkü öğüdün faydasını kibirli ve inatçılar değil, yalnızca inananlar ve insaflı olanlar görecektir. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Ve zekkir (وَذَكِّرْ)
İbn Fâris, "z-k-r" kökünün temel olarak unutmanın zıddı olan hatırlama, bir şeyi zihne getirme, anma ve birine bir hakikati telkin etme anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "tezkîr" eyleminin insanın fıtratında zaten var olan ancak gaflet, dünya meşgalesi veya kibir sebebiyle üzeri örtülmüş olan bilgiyi (ilahi sözleşmeyi) yeniden bilince çıkarma çabası olduğunu açıklar. Celaleddin el-Suyuti, fiilin başındaki "vav" harfinin atıf olduğunu, önceki ayetteki "yüz çevir" (tevelle) emrinin tebliği tamamen bırakmak anlamına gelmediğini, aksine inkarcılardan yüz çevirirken inananlara yönelik irşad ve hatırlatma faaliyetine kesintisiz devam edilmesi gerektiğini gösterdiğini kaydeder. Toshihiko Izutsu, "zikr/tezkîr" kavramının Kur'an'ın anlamsal dünyasında insanın ontolojik uykusundan uyandırılması için yapılan sürekli ve sarsıcı bir çağrı olduğunu vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin tef'il babında (emir sîgasında) gelmesinin, hatırlatma eyleminin bir defaya mahsus değil, yoğun, ısrarlı ve sürekli bir çaba gerektirdiğini, peygamberin tebliğdeki asıl misyonunun bu olduğunu ifade eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, etimolojik bağlamda "z-k-r" kökünün, hakikatin kalplerde diri tutulmasını ve sönmeye yüz tutan iman ateşinin yeniden canlandırılmasını temsil ettiğini belirtir. Prof. Dr. Hidayet Aydar, emir fiilinin yapısındaki o süreklilik vurgusunun, peygamberin tebliğ yükümlülüğünün muhatapların tepkilerinden bağımsız olarak devam eden mutlak bir görev olduğunu dilbilimsel olarak perçinlediğini söyler.
Fe inne (فَإِنَّ)
İbn Fâris, "fe" harfinin bir eylemin gerekçesini veya sonucunu bildiren bağlaç olduğunu, "inne" edatının ise haberi pekiştirip şüpheyi ortadan kaldıran tekit (vurgu) edatı olduğunu belirtir. Celaleddin el-Suyuti, "fe" harfinin burada "ta'lîl" (neden bildirme) işlevi gördüğünü, yani peygambere neden hatırlatmaya devam etmesi gerektiğinin gerekçesini sunduğunu; "inne" edatının ise bu hatırlatmanın işe yarayacağına dair ilahi bir garanti vererek muhatabın kalbini tatmin ettiğini açıklar. Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu iki edatın birleşiminin, öğüt verme eylemi ile o öğüdün yaratacağı fayda arasındaki nedensellik bağını şüpheye yer bırakmayacak bir kesinlikle dilbilimsel olarak dondurduğunu ifade eder.
Ez-zikrâ (الذِّكْرَىٰ)
İbn Fâris, "z-k-r" kökünden türeyen bu kelimenin, sıradan bir hatırlatmanın ötesinde, kalpte derin iz bırakan, etkisi güçlü ve kalıcı olan bir öğüt anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "zikrâ" formunun mübalağa (aşırılık/yoğunluk) bildirdiğini, Kur'an'ın bizzat kendisini veya peygamberin o sarsıcı tebliğini nitelediğini, zihni gafletten kurtaran en güçlü uyarıcı olduğunu açıklar. Toshihiko Izutsu, "zikrâ" kelimesinin Kur'an'ın ontolojik yapısında ilahi mesajın o yankı uyandıran, insanın fıtrat kodlarına temas eden ve onu aslına döndüren o dinamik mahiyetini temsil ettiğini vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin belirlilik takısıyla (el) gelmesinin, alelade bir nasihati değil, kaynağı vahiy olan o "bilinen ve özel ilahi mesajı" işaret ettiğini belirtir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, etimolojik bağlamda sonundaki elif-i maksûre (yâ şeklinde yazılan elif) harfinin, kelimenin anlam dünyasına bir genişlik kattığını ve hatırlatmanın muhatabın ruhunda oluşturduğu o derin yankıyı sembolize ettiğini ifade eder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, dilbilimsel olarak bu kalıbın, hatırlatmanın sadece yüzeysel bir söz değil, eyleme dönüşen ve kişiyi dönüştüren köklü bir telkin olduğunu pekiştirdiğini söyler.
Tenfe'u (تَنْفَعُ)
İbn Fâris, "n-f-a" kökünün temel olarak zarar vermenin (darar) zıddı olan fayda sağlamak, işe yaramak, iyiliğe ulaştırmak ve olumlu bir sonuç doğurmak anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "nef'" eyleminin insanın dünya veya ahirette kemale ermesine yardımcı olan her türlü maddi ve manevi katkıyı ifade ettiğini, burada öğüdün müminlerin kalbini ferahlatıp imanlarını artırması manasında kullanıldığını açıklar. Celaleddin el-Suyuti, fiilin muzari (geniş/şimdiki zaman) formunda gelmesinin, bu faydanın geçmişte kalmış bir durum değil, hatırlatma yapıldıkça her an yenilenen ve sürekli devam eden dinamik bir süreç olduğunu kaydeder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin kökenindeki "fayda sağlama" manasının, ilahi mesajın özünde hiçbir kusur olmadığını, ancak bu mesajın dönüştürücü etkisinin muhatabın alıcılığına bağlı olduğunu gösteren ince bir ayrım sunduğunu vurgular. Prof. Dr. Sadık Kılıç, etimolojik bağlamda "n-f-a" kökünün, ruhsal bir beslenmeyi ve ahlaki bir inşayı temsil ettiğini, zikrin (öğüdün) inanan karakterini her an yeniden yapılandıran bir gıda olduğunu belirtir.
El-mü'minîn (الْمُؤْمِنِينَ)
İbn Fâris, "e-m-n" kökünün temel olarak korkunun zıddı olan güvenlik, huzur, tasdik etmek ve güven vermek anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "mü'min" kelimesinin Allah'ın varlığını ve elçisini kalpten tasdik edip O'nun güvencesine giren kişi olduğunu, fıtratı bozulmadığı için ilahi öğüdün ancak bu özellikteki kimselerin kalbinde makes bulacağını (fayda vereceğini) açıklar. Toshihiko Izutsu, "mü'min" kavramının Kur'an'ın etik ve teolojik yapısındaki en merkezi insan tipolojisi olduğunu, hakikate karşı kendini kibre (tuğyan) ve inkara kapatmamış, ilahi mesaja rezonans sağlayabilen o açık ve güvenilir şuuru temsil ettiğini vurgular. Angelika Neuwirth, bu kelimenin, peygamberin etrafında şekillenen ve kimliklerini o "hatırlatmaya" (zikrâ) verdikleri olumlu tepkiyle inşa eden yeni inanç toplumunu nitelediğini belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki bu tahsisin (sadece müminlere fayda verir), azgın kavimlerin (önceki ayetlerdeki müşriklerin) neden helak olduklarını anlattığını; fıtratını şirke bulayanların o faydadan ontolojik olarak mahrum kaldıklarını ifade eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, etimolojik bağlamda "e-m-n" kökünün, hakikate güven duyan kalbi işaret ettiğini, öğüdün de ancak bu güven zemininde yeşerebileceğini vurgular. Prof. Dr. Hidayet Aydar, düzenli eril çoğul (cem-i müzekker sâlim) yapısının ve nasb/cer halinin (în), o muazzam ruhsal faydanın istisnasız olarak bütün inanan kitleyi kapsadığını ve onları dilbilimsel bir bütünlük içinde onurlandırdığını söyler.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla