كَذٰلِكَ مَٓا اَتَى الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْ مِنْ رَسُولٍ اِلَّا قَالُوا سَاحِرٌ اَوْ مَجْنُونٌ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Zâriyât Sûresi, 52. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: zariyat suresi 52. ayet, zariyat 52, tarihi tekrar, azgınlık, geçmiş peygamberler, zariyat suresi, deli iftirası, sihirbaz iftirası, resul, küfür, kafir, örtmek, gizlemek, nankörlük, inkar, münkir, gavur
-
"İşte böyle; kendilerinden öncekilere de hiçbir peygamber gelmemiştir ki, ‘O bir sihirbaz veya bir mecnun’ demiş olmasınlar.”
Allah Teâlâ burada, müşriklerin Resûlullah’a (s.a.), sen sihirbazsın, delisin (cinlenmiş birisin), dediklerini söylememektedir. Ancak âyetin zâhirinde bunu ifade etmese de onlardan önce gelen insanların peygamberlerine aynı sözleri söylediklerini belirtmesi, müşriklerin de bunları söylediklerine işaret eder: O sihirbazdır, o delidir (cinlenmiştir)! Çünkü Allah Teâlâ burada şunu söylemektedir: İşte böyle; kendilerinden öncekilere de hiçbir peygamber gelmemiştir ki, ‘O bir sihirbaz veya bir mecnun’ demiş olmasınlar. Bu sözlerle Cenâb-ı Hak, resulüne, insanların kendisini sihirbazlıkla ve delilikle itham ederek eziyette bulunmalarına karşı sabırlı olmayı telkin etmektedir. Nitekim başka bir âyette de şöyle buyurmaktadır: “Azim ve kararlılık sahibi peygamberlerin sabrettikleri gibi sen de sabret!”. Müşriklerin eziyetlerine karşı Hz, Peygambere sabırlı olmayı emreden buna benzer başka âyetler de vardır. En doğrusunu Allah bilir.
O bir sihirbaz veya bir mecnundur. Ebû Bekir el-Esam şöyle dedi: Onlar bu sözü ancak şundan dolayı söylediler: Onların nazarında sihir ile cinnet aynı şeydi. Nitekim Hz. Mûsâ da çeşitli mûcizeler gösterdiğinde Firavun kendisine şöyle demişti: “Ey Mûsâ! Senin büyülenmiş olduğunu düşünüyorum!”. Bundan dolayı onlar peygamberlere bazan sihirbaz, bazan da mecnun diyorlardı. Ancak bu yorum doğru değildir. Çünkü sihirbaz ile mecnunun onların nazarında aynı şey olması mümkün değildir. Sihirbaz, her konuda bilgisi ve son noktaya varmış olan biri sayılıyordu. Mecnun ise cehaleti son noktaya varmış olan kişiydi. İnsanlar peygamberleri sihirbazlıkla itham ettiler, çünkü insanların benzerini yapmaktan aciz kaldıkları mûcizeleri yapıyorlardı ve insanlar da bunların mûcize olduğunu biliyorlardı. Bu sözle onların liderlerini ve önderlerini kastediyorum. Buna rağmen onlar, o sihirbazdır, diyorlardı. Böylece insanlar herkesin sihirbazlık yapamayacağını bildiklerinden dolayı, halkın peygamberlere tâbi olmalarını önlemek için insanların kafalarını karıştırmak istiyorlardı. Bundan dolayı peygamberlere sihirbaz diyorlardı. Peygamberleri delilikle itham etmelerine gelince, firavunlar ve ileri gelenler, yönetimlerinde ve görüşlerinde kendilerine muhalif olanları yok edip öldürmek gayretinde idiler, işte bu tehlikeye rağmen peygamberlerin kendilerine muhalefet etmeyi göze almalarından dolayı onlara deli diyorlardı. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Kezâlike (كَذَٰلِكَ)
İbn Fâris, kelimenin benzetme bildiren "kef" harf-i cerri ve işaret zamiri olan "zâ"dan oluştuğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu yapının geçmişte yaşanmış olaylar ile şu anki durum arasındaki aynılığı ve benzerliği kuran bağlayıcı bir edat olduğunu açıklar. Celaleddin el-Suyuti, "işte böylece" veya "tıpkı bunun gibi" manasına gelerek, Mekke müşriklerinin Hz. Peygamber'e karşı tavrının, tarihteki diğer inkarcı toplumların kendi elçilerine gösterdiği tavırla birebir aynı olduğunu bildiren sarsıcı bir geçiş edatı (teşbih) olduğunu kaydeder. Theodor Nöldeke, bu edatın Kur'an'ın kıssa üslubunda, tarihsel anlatıdan anlık duruma dönerek evrensel bir ahlaki yasa (sünnetullah) inşa etmek için kullanılan karakteristik bir retorik anahtarı olduğunu belirtir. Prof. Dr. Hidayet Aydar, yapısındaki işaret ve benzetme edatlarının, tarihsel tekerrürü dilbilimsel bir kesinlikle muhatabın zihnine kazıdığını söyler.
Mâ (مَا)
İbn Fâris, olumsuzluk (nefy) bildiren bir edat olduğunu belirtir. Celaleddin el-Suyuti, kendisinden sonra cümlenin devamında gelen "illâ" (istisna) edatı ile birlikte Arap dilindeki en güçlü hasr (sınırlandırma) yapısını oluşturduğunu açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu olumsuz yapının, peygamberlere gösterilen direncin tarihte hiçbir sapma göstermeyen mutlak bir kural ve istisnasız bir gelenek olduğunu vurgulamak için kullanıldığını ifade eder.
Etâ (أَتَى)
İbn Fâris, "e-t-y" kökünün temel olarak bir yere gelmek, bir hedefe ulaşmak ve kolayca nüfuz etmek anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ityân" eyleminin sadece bedensel bir geliş değil, ilahi bir mesajın veya emrin muhataba bizzat ve kararlılıkla ulaştırılması olduğunu, burada elçilerin toplumların karşısına birer hakikat davetçisi olarak çıkışını ifade ettiğini açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin kökenindeki "ulaşma" manasının, peygamberlerin risalet görevlerini inkarcıların ayağına kadar giderek, konfor alanlarını terk edip tebliğ ettiklerini gösteren eylemsel bir boyut taşıdığını vurgular. Prof. Dr. Hidayet Aydar, fiilin mazi (geçmiş zaman) yapısının, elçilerin gelişinin tarihsel bir gerçeklik olarak vuku bulduğunu ve inkar edilemez bir olgu olduğunu dilbilimsel olarak dondurduğunu söyler.
Ellezîne (الَّذِينَ)
İbn Fâris, ism-i mevsul (ilgi zamiri) olduğunu belirtir. Celaleddin el-Suyuti, bu kelimenin kendisinden sonraki sıla cümlesi (min kablihim) ile birleşerek cümlenin failini veya muhatap kitlesini genel bir çerçeveyle belirlediğini kaydeder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin çoğul yapısının geçmişteki tüm inkarcı nesilleri, hiçbir medeniyeti veya kabileyi dışarıda bırakmaksızın dilbilimsel olarak kapsadığını ifade eder.
Min (مِنْ)
İbn Fâris, "min" edatının başlangıç noktası (ibtidâ) bildirdiğini belirtir. Celaleddin el-Suyuti, zaman zarfından (kabl) önce gelerek o "öncelik" durumunun sınırlarını tarihsel olarak en başa kadar çeken bir mebde (başlangıç) işlevi gördüğünü açıklar.
Kablihim (قَبْلِهِمْ)
İbn Fâris, "k-b-l" kökünün yönelme, bir şeyin ön tarafı ve zaman veya mekan bakımından öncelik anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu yapının zaman dizininde şu anki muhataplardan (Mekke müşriklerinden) daha önce yaşamış olan eski ümmetleri (Âd, Semûd, Firavun vb.) nitelediğini açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu tamlamanın (onlardan öncekiler), elçilere gösterilen düşmanlığın yeni bir icat olmadığını, aksine derin tarihi kökleri olan kronik bir beşeri hastalık olduğunu vurguladığını belirtir.
Min (مِنْ)
İbn Fâris, bir şeyin cinsini açıklayan veya fazlalık (ziyade) bildiren harf-i cer olduğunu belirtir. Celaleddin el-Suyuti, olumsuzlukla başlayan cümlede (mâ etâ) yer alan bu "min" harfinin "zâide" (pekiştirme) görevi gördüğünü ve manaya "hiçbir elçi, istisnasız hiçbir peygamber" şeklinde mutlak bir kapsayıcılık kattığını kaydeder.
Resûlin (رَسُولٍ)
İbn Fâris, "r-s-l" kökünün temel olarak bir şeyi bir yere yollamak, serbest bırakmak ve bir bağdan kurtarmak anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "resul" kelimesinin Allah tarafından özel bir mesaj (risalet) taşıması için insanlara görevlendirilerek gönderilen elçiyi ifade ettiğini açıklar. Arthur Jeffery, kelimenin Semitik kökenlerinde ilahi veya ruhanî bir otoritenin vekili olma manasının bulunduğunu, Kur'an'ın bu terimi peygamberlik müessesesinin en teknik ve evrensel kavramı olarak kullandığını ifade eder. Toshihiko Izutsu, "resul" kavramının Kur'an'ın ontolojik hiyerarşisinde, mutlak ilahi irade (Mürsil) ile beşeri alan arasındaki iletişimi sağlayan yegane meşru ve kurumsal vasıta olduğunu vurgular. Prof. Dr. Sadık Kılıç, etimolojik bağlamda "r-s-l" kökünün bir "akış ve süreklilik" manası taşıdığını, insanlık tarihi boyunca vahiy zincirinin hiç kopmadan bu elçiler vasıtasıyla devam ettiğini bildirdiğini ifade eder.
İllâ (إِلَّا)
İbn Fâris, bir şeyi genel hükmün dışında tutan istisna edatı olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, cümlenin başındaki "mâ" (olumsuzluk) edatıyla birlikte oluşturduğu bu yapının, eylemin (iftira atmanın) peygamberlerin gelişiyle birbirinden ayrılamaz sabit bir refleks haline geldiğini perçinlediğini açıklar. Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu edatın, inkarcıların elçilere karşı gösterdikleri kaba tavrın onlara has değişmez bir kural olduğunu dilbilimsel olarak dondurduğunu söyler.
Kâlû (قَالُوا)
İbn Fâris, "k-v-l" kökünün anlamlı seslerin lisan vasıtasıyla dışa vurulması olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "kavl" fiilinin burada sıradan bir ifadeyi değil, inkarcıların elçileri itibarsızlaştırmak için kasten ve organize bir şekilde ürettikleri karalama kampanyasını temsil ettiğini açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, mazi (geçmiş zaman) çoğul yapısının, bu iftira eyleminin tarih boyunca farklı zamanlarda yaşasalar da tüm inkarcı kitlelerin ortak bir akılla icra ettikleri kollektif bir direnç olduğunu gösterdiğini vurgular.
Sâhirun (سَاحِرٌ)
İbn Fâris, "s-h-r" kökünün temel olarak bir şeyi gerçeğinden saptırmak, göz boyamak ve bir nesneyi olduğundan farklı göstermek anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "sihir" eyleminin hakikati gizleyip batılı süslü göstermek olduğunu, inkarcıların peygamberlerin getirdiği sarsıcı ilahi mesajı ve mucizeleri sıradan bir illüzyon veya beşeri bir hilekarlık düzeyine indirmek için bu yaftayı kullandıklarını açıklar. Toshihiko Izutsu, "sâhir" (sihirbaz) kavramının kadim Arap toplumunda şer güçlerle irtibatlı, etkileyici ama tehlikeli bir figür olduğunu, vahyin o muazzam dönüştürücü etkisini kendi dar kalıplarıyla izah edemeyen müşriklerin bu kelimeye can simidi gibi sarıldıklarını vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin ism-i fail kalıbında olmasının, inkarcıların peygamberi "sürekli insanları aldatan ve sihir icra eden bir profesyonel" olarak etiketleme ve halkı ondan uzaklaştırma çabasını yansıttığını ifade eder.
Ev (أَوْ)
Celaleddin el-Suyuti, bu edatın "veya/yoksa" anlamına geldiğini, inkarcıların peygambere atacakları iftira konusunda kendi aralarında bile tutarsızlık yaşadıklarını, bir yandan onu son derece kurnaz bir "sihirbaz", diğer yandan ise aklını yitirmiş bir "mecnun" olarak niteleme çelişkisini birbirine bağlayan bir çeşitlilik harfi olduğunu belirtir. Theodor Nöldeke, edatın anlatıdaki işlevinin, hakikat karşısında bocalayan inkarcı zihnin mantıksal savrulmalarını gözler önüne sermek olduğunu ifade eder.
Mecnûn (مَجْنُونٌ)
İbn Fâris, "c-n-n" kökünün temel olarak bir şeyi örtmek, gizlemek ve duyulardan saklamak anlamına geldiğini, aklı perdelendiği için delirene "mecnun" dendiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin ism-i mef'ul (edilgen) formunda olduğunu ve cinlerin veya görünmez güçlerin etkisi altına girerek kendi iradesini ve aklını kaybetmiş kimseyi ifade ettiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, "mecnun" kavramının Kur'an öncesi kültürde vahiy benzeri ilhamlar aldığı iddia edilen şairler veya kahinler için de kullanıldığını, müşriklerin Hz. Peygamber'in ilahi vecd halini ve mesajın olağanüstülüğünü bu kategoriye sokarak onu sıradanlaştırmaya ve "gayr-i ciddi" kılmaya çalıştıklarını vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin kökenindeki "örtünme" manasının, inkarcıların vahyin aydınlığını zihinsel bir karanlık (akıl tutulması) ile yaftalayarak toplumu hakikatten tecrit etme amacını taşıdığını belirtir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, etimolojik olarak "mecnun" sıfatının, kurulu düzene ve maddi çıkarlara meydan okuyan peygamberlere, o düzenin sahipleri tarafından asırlardır vurulan değişmez ve klasik bir "delilik" mührü olduğunu ifade eder.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla