Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Zâriyât Sûresi, 47. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Zâriyât Sûresi, 47. Ayet

    وَالسَّمَٓاءَ بَنَيْنَاهَا بِاَيْدٍ وَاِنَّا لَمُوسِعُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ve-ssemâe beneynâhâ bi-eydin ve-innâ lemûsi’ûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Göğü kudretimizle biz kurduk ve şüphesiz biz genişletmekteyiz.”

      Göğü kudretimizle biz kurduk. Yani göğü biz kendi gücümüzle yarattık. Şüphesiz biz genişletmekteyiz, yani genişletmeye de kadiriz. “Zengin gücü yettiği kadar, yani eli darda olan da bulabildiği kadarını verir” mealindeki âyette ifade buyurduğu üzere, göğü olabildiğince geniş yaptı mânasına gelmesi de mümkündür. Şüphesiz biz genişletmekteyiz cümlesinde, bazılarına göre yerle gök arası kastedilmektedir. Çünkü Allah, buna bağlı olarak, Göğü kudretimizle biz kurduk buyurmaktadır. Bu, Zeccâc’ın görüşüdür. Bazıları şöyle dedi: Şüphesiz biz genişletmekteyiz, yani yönetimde, bütün yaratılanların yönetiminde biz geniş davranmaktayız. Bu da Ebû Bekir el-Esamm’ın görüşüdür. En doğrusunu Allah bilir. Şüphesiz biz genişletmekteyiz cümlesinin, yaratıkların rızıkları için onu geniş tutmaktayız mânasına gelmesi de mümkündür.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ve's-semâe (وَالسَّمَاءَ)

        İbn Fâris, "s-m-v" kökünün temel olarak yükseklik, yücelik, yukarı doğru uzanma ve üstte olma anlamına geldiğini, yerin zıddı olarak insanın üstünde yer alan ve onu bir çatı gibi kaplayan her şeye "sema" dendiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin fiziksel gökyüzünü ifade etmesinin yanı sıra, manevi ve kozmik bir yüceliği de temsil ettiğini, burada yaratılışın azametini gösteren en büyük delil olarak öne çıkarıldığını açıklar. Celaleddin el-Suyuti, kelimenin nasb (üstün) haliyle gelmesinin dilbilimsel bir incelik (iştigal sanatı) barındırdığını, aslında kendisinden sonra gelen "beneynâhâ" fiilinin açıkladığı gizli bir fiilin doğrudan nesnesi (mef'ulü) konumunda olduğunu kaydeder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Kur'an'ın yeryüzündeki helak sahnelerinden (önceki ayetler) aniden gökyüzünün inşasına geçiş yapmasının, muhatabın dikkatini yeryüzündeki yıkımdan kozmik çaptaki ilahi kudrete çeken sarsıcı bir retorik olduğunu ifade eder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin başındaki "vav" harfinin atıf veya istînâf (yeni söze başlama) işlevi gördüğünü, belirlilik takısıyla (el) zikredilmesinin ise muhatapların her an müşahede ettikleri o devasa ve ihtişamlı gök kubbeyi dilbilimsel olarak belirginleştirdiğini söyler.

        Beneynâhâ (بَنَيْنَاهَا)

        İbn Fâris, "b-n-y" kökünün parçaları bir araya getirerek sağlam, kalıcı ve birbiriyle kenetlenmiş bir yapı kurmak, bina etmek anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "bina" kavramının dağınık unsurların belli bir hikmet ve nizam dahilinde birleştirilmesi olduğunu, bu fiilin seçilmesinin evrenin rastgele bir boşluk değil, muazzam bir mühendislik ve tasarımla örülmüş (yapılandırılmış) bir sistem olduğuna işaret ettiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın yaratılış tasavvurunda Allah'ın evrenle olan ilişkisinin sıklıkla bu tür "mimari" metaforlarla ifade edildiğini, kozmosun ilahi bir irade tarafından bizzat inşa edilen ontolojik bir çatı olduğunu vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, fiilin birinci çoğul şahıs (nâ/biz) formunda kullanılmasının, bu devasa inşanın ardındaki ilahi azameti ve mutlak faili temsil ettiğini belirtir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, etimolojik bağlamda "b-n-y" kökünün yapısal bir bütünlüğe ve sarsılmaz bir dengeye dikkat çektiğini, gökyüzünün çatlak veya kusur barındırmayan o sağlam mimarisini nitelediğini ifade eder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, mazi (geçmiş zaman) fiilinin sonundaki "hâ" zamirinin doğrudan semaya (gökyüzüne) dönerek eylemin nesnesiyle olan bağını dilbilimsel olarak dondurduğunu ve inşanın eksiksiz bir şekilde tamamlandığını perçinlediğini söyler.

        Bi eydin (بِأَيْدٍ)

        İbn Fâris, bu kelimenin "y-d-y" (el) kökünün çoğulu olabileceği gibi, asıl olarak "e-y-d" kökünden geldiğini ve bu kökün mutlak güç, şiddet, sarsılmaz kuvvet ve destek anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin "eyd" kökeninden türeyerek "kuvvet ve kudret" manasına geldiğini, yaratılıştaki o devasa enerjiyi ve ilahi müdahalenin gücünü ifade ettiğini, fiziksel bir organ (el) anlamından ziyade eylemi gerçekleştiren o mutlak kudretin büyüklüğünü anlattığını açıklar. Celaleddin el-Suyuti, "bi eydin" ifadesini tefsir ilminde genel kabul gördüğü üzere "bi kuvvetin" (büyük bir güç ve kudret ile) şeklinde yorumlar ve edatın buradaki işlevinin eylemin niteliğini belirlemek olduğunu kaydeder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin burada morfolojik olarak elin çoğulu (eydî) formunda değil, "kuvvet" anlamına gelen masdar formunda (eyd) ve nekre (belirsiz/tenvinli) geldiğini, bunun da gökyüzünün inşasında kullanılan o kozmik gücün insan tahayyülünü aşan azametini vurguladığını ifade eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, etimolojik olarak bu kelimenin sadece durağan bir gücü değil, aynı zamanda o yapıyı ayakta tutan dinamik, sürekli ve koruyucu bir ilahi enerjiyi (teyid) temsil ettiğini belirtir.

        Ve innâ (وَإِنَّا)

        İbn Fâris, bu yapının şüpheyi izale eden tekit edatı "inne" ile "biz" anlamına gelen "nâ" zamirinin birleşmesiyle oluştuğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu edatın ardından gelecek olan o sarsıcı ilahi sıfatın (genişletici/kudretli olma) kesinliğini sabitlemek ve muhatabın zihnini bu büyük hakikate hazırlamak için kullanıldığını açıklar. Prof. Dr. Hidayet Aydar, zamirin bu şekilde tekit edatıyla birleşmesinin, genişletme ve kudret eyleminin tek failinin bizzat Allah olduğunu dilbilimsel bir mutlaklıkla ortaya koyduğunu söyler.

        Lemûsi'ûn (لَمُوسِعُونَ)

        İbn Fâris, "v-s-a" kökünün temel olarak darlığın zıddı olan genişlik, kapasite, zenginlik, bir şeye güç yetirmek ve alanı büyütmek anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "vüs'at" kavramının hem mekansal bir genişlemeyi hem de kudret ve rızık açısından tükenmez bir zenginliği (imkan genişliğini) ifade ettiğini, "mûsi'ûn" vasfının ise Allah'ın evreni sürekli olarak genişlettiğini, aynı zamanda O'nun yaratma kapasitesinin ve gücünün asla sınırlandırılamayacağını anlattığını açıklar. Toshihiko Izutsu, bu kelimenin ism-i fâil (aktif ortaç) formunda gelmesinin, ilahi kudretin bir defaya mahsus statik bir yaratılışla sınırlı kalmadığını, aksine evrenin her an ilahi irade tarafından dinamik bir şekilde genişletilen ve varoluşla zenginleştirilen sürekli bir "oluş" sürecinde olduğunu ontolojik olarak vurguladığını belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin başındaki "le" (lam-ı tekit) harfinin anlamı bir kat daha pekiştirdiğini, kelimenin kökenindeki "genişlik" vurgusunun modern kozmolojideki evrenin genişlemesi gerçeğiyle semantik bir uyum gösterdiği gibi, aynı zamanda "Bizim kudretimiz son derece geniştir" anlamını da ihtiva eden çok katmanlı bir kelime olduğunu ifade eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, etimolojik bağlamda "v-s-a" kökünün, ilahi ihsanın ve yaratılış alanının hiçbir daralma veya tükenme emaresi göstermediğini, ufukların daima O'nun kudretiyle açıldığını belirttiğini vurgular. Prof. Dr. Hidayet Aydar, fiil cümlesi yerine isim cümlesi kalıbında (mûsi'ûn) kullanılmasının ve çoğul yapısının, bu genişletme eyleminin ve kudret vasfının ilahi zat için kesintisiz, sarsılmaz ve kalıcı bir nitelik olduğunu dilbilimsel olarak perçinlediğini söyler.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X