Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Zâriyât Sûresi, 44. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Zâriyât Sûresi, 44. Ayet

    فَعَتَوْا عَنْ اَمْرِ رَبِّهِمْ فَاَخَذَتْهُمُ الصَّاعِقَةُ وَهُمْ يَنْظُرُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Fe’atev ‘an emri rabbihim fe-eḣażet-humu-ssâ’ikatu vehum yenzurûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Rab’lerinin buyruğuna uymayı kendilerine yediremediler. Bu yüzden, bakıp dururlarken onları yıldırım yakalayıverdi!”

      Rab’lerinin buyruğuna uymayı kendilerine yediremediler. Yani Rablerine itaat etme emrine yanaşmadılar. Âyette geçen utuvv (عُتُوّ) kelimesi, kurumakta ve katılaşmakta son hadde varan mânasına gelir. Nitekim başka bir âyette aynı kelime kullanılır ve şöyle buyurulur: “Zekeriyyâ, ‘Ben ihtiyarlığın son sınırına vardım’ dedi”. Yani kurudum dedi. Bu yüzden, bakıp dururlarken onları yıldırım yakalayıverdi! Yani gelen yıldırıma bakıp dururlarken kendilerini yakalayıverdi.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Fe a'tev (فَعَتَوْا)

        İbn Fâris, "a-t-v" kökünün temel olarak haddi aşmak, inat etmek, kibirlenmek ve boyun eğmekten kaçınarak sınırları ihlal etmek anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "utuvv" eyleminin hakikati kabul etmeye karşı gösterilen şiddetli bir direniş ve kaskatı bir büyüklenme hali olduğunu, burada Semûd kavminin kendilerine verilen ilahi mühlete rağmen fıtrattan ne kadar koptuklarını ifade ettiğini açıklar. Celaleddin el-Suyuti, fiilin başındaki "fe" harfinin önceki ayette geçen mühlet (temetteû) uyarısının hemen ardından gelen bir sonucu bildirdiğini, kavmin bu uyarıyı dikkate almak yerine derhal isyana sürüklendiğini kaydeder. Theodor Nöldeke, bu fiilin Kur'an'ın helak anlatımlarında azabı tetikleyen o nihai ve geri döndürülemez kibrin eyleme dönüşmüş halini nitelediğini belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin kökenindeki "katılaşma ve haddi aşma" manasının, Semûd kavminin ilahi otoriteye karşı gösterdiği fütursuz ve akıl dışı meydan okumayı yansıttığını vurgular. Prof. Dr. Sadık Kılıç, etimolojik bağlamda "a-t-v" kökünün kalbin ve iradenin hakka karşı taşlaşmasını temsil ettiğini ifade eder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, fiilin çoğul ve geçmiş zaman (mazi) yapısının, bu isyanın bireysel bir taşkınlık değil, toplumun genel iradesiyle gerçekleştirilmiş kesin bir kalkışma olduğunu dilbilimsel olarak perçinlediğini söyler.

        An (عَنْ)

        İbn Fâris, bu harf-i cerin temel olarak bir şeyden yüz çevirmek, uzaklaşmak, geçip gitmek ve bir sınırı aşmak anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "an" edatının burada isyan eyleminin (utuvv) yönünü ve hedefini belirlediğini, kavmin yüz çevirip uzaklaştığı şeyin bizzat ilahi emir olduğunu açıklar. Prof. Dr. Hidayet Aydar, edatın cümleye kattığı "uzaklaşma ve sapma" anlamının, kavmin hakikat merkezinden ne kadar koptuğunu dilbilimsel bir vurguyla sabitlediğini ifade eder.

        Emri (أَمْرِ)

        İbn Fâris, "e-m-r" kökünün temel olarak bir iş, durum, hüküm ve bir şeyi yapmayı talep etmek (buyruk) anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "emr" kelimesinin yasaklamanın (nehy) zıddı olduğunu ve ilahi iradenin kullardan yerine getirmesini istediği mutlak talebi ifade ettiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, "emr" kavramının Kur'an'ın ontolojik dünyasında sadece bir sözlü talimat değil, varlık nizamını ayakta tutan ilahi bir yasa ve müdahale gücü olduğunu vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin burada Semûd kavmine Sâlih peygamber aracılığıyla iletilen o somut ve açık ilahi buyruğu (mucizevi deveyi kesmemeleri uyarısını) temsil ettiğini belirtir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, etimolojik bağlamda "e-m-r" kökünün, mutlak itaati gerektiren o sarsılmaz iradeyi anlattığını, kavmin ise kasten bu iradeyle çatışmaya girdiğini ifade eder.

        Rabbihim (رَبِّهِمْ)

        İbn Fâris, "r-b-b" kökünün temel olarak bir şeyin sahibi olmak, onu gözetmek, terbiye etmek ve kemale erdirme anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "Rab" kelimesinin burada özellikle seçilmesinin, isyanın vehametini artırdığına dikkat çekerek; kavmin sıradan bir otoriteye değil, kendilerini var eden, besleyen ve mühlet vererek şefkat gösteren yegane efendilerine karşı geldiklerini açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu ismin "him" (onların) zamiriyle izafet (tamlama) oluşturmasının, Allah'ın o kavim üzerindeki mutlak nimet verici ve koruyucu vasfını hatırlatarak nankörlüğün boyutunu etimolojik olarak çizdiğini vurgular. Prof. Dr. Hidayet Aydar, tamlamanın yapısındaki aidiyetin, isyan edilen makamın yüceliğini ve ihlal edilen bağın kutsiyetini dilbilimsel olarak pekiştirdiğini söyler.

        Fe ehazethümü (فَأَخَذَتْهُمُ)

        İbn Fâris, "e-h-z" kökünün temel olarak bir şeyi yakalamak, kavramak, çepeçevre kuşatmak ve mülkiyetine almak anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ahz" eyleminin burada ilahi gazabın suçluları kıskıvrak yakalamasını, onlara kaçacak ve kurtulacak hiçbir açık kapı bırakmayan o dehşetli cezalandırma anını ifade ettiğini açıklar. Celaleddin el-Suyuti, fiilin başındaki "fe" harfinin isyan ile ceza arasındaki o kopmaz sebep-sonuç ilişkisini ve azabın ani gelişini (takîb) bildirdiğini, "hüm" (onlar) zamirinin ise doğrudan asilerin tümünü hedef aldığını kaydeder. Theodor Nöldeke, bu fiilin helak sahnelerinde kullanılan en sarsıcı kelimelerden biri olduğunu, ilahi adaletin suçluyu derdest eden aktif ve somut bir müdahale olarak resmedildiğini belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin kökenindeki "kavrayıp yakalama" manasının, Semûd kavminin sığındıkları o sağlam kayaların ilahi pençe karşısında hiçbir koruyuculuk sağlayamadığını gösterdiğini vurgular. Prof. Dr. Hidayet Aydar, fiilin müennes (dişil) ve mazi (geçmiş zaman) formunda gelmesinin, fail olan "sâika"nın (yıldırımın) yıkıcı eylemini kesin bir şekilde gerçekleştirdiğini dilbilimsel olarak dondurduğunu söyler.

        Es-sâikatu (الصَّاعِقَةُ)

        İbn Fâris, "s-a-k" kökünün temel olarak şiddetli bir ses, ölümcül bir gürültü, bayıltan veya helak eden sarsıcı bir çığlık ve yıldırım anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "sâika" kelimesinin gökten inen ve beraberinde korkunç bir ses, ateş veya sarsıntı barındıran, isabet ettiği canlıyı anında helak eden ilahi bir felaket olduğunu açıklar. Arthur Jeffery, kelimenin Semitik kökenlerinde "şiddetle çarpmak, gürlemek ve ezmek" manalarının hakim olduğunu, Kur'an'ın bu kelimeyi kibrin ve gücün sembolü olan toplumları yok eden o kozmik ve işitsel azap için teknik bir terim olarak kullandığını ifade eder. Angelika Neuwirth, "sâika" imgesinin, sağlamlıklarıyla övünen kavimlerin o kibirlerini yerle bir eden ani, sağır edici ve apokaliptik bir dehşet unsuru olduğunu belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin kökenindeki "şiddetli çarpma" manasının, dağları yontan bir medeniyetin sadece tek bir ses/yıldırım darbesiyle nasıl felç edildiğini anlatan sarsıcı bir retorik taşıdığını vurgular. Prof. Dr. Sadık Kılıç, etimolojik olarak bu kelimenin, inatla hakikate sağırlaşan kulakların, bedeni de yok eden o nihai ve dehşetli sesi duymaya mahkum edilişini temsil ettiğini ifade eder.

        Ve hüm (وَهُمْ)

        İbn Fâris, bu kelimenin üçüncü çoğul şahıs zamiri olduğunu belirtir. Celaleddin el-Suyuti, yapının başındaki "vav" harfinin burada "hâl" (durum) bildirdiğini, yani azap başlarına çöktüğü anda kavmin içinde bulunduğu vaziyeti ve psikolojik durumu tasvir eden yeni bir isim cümlesi başlattığını açıklar. Prof. Dr. Hidayet Aydar, zamirin mübteda (özne) konumunda gelmesinin, anlatılan o çaresizlik ve dehşet halinin tamamen bu asilerin üzerine odaklandığını dilbilimsel bir vurguyla sağladığını söyler.

        Yenzurûn (يَنْظُرُونَ)

        İbn Fâris, "n-z-r" kökünün temel olarak gözle bakmak, bir şeyi müşahede etmek, beklemek ve anlamak için incelemek anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "nazar" eyleminin burada kelimenin en somut anlamıyla "göz göre göre bakakalmak" olduğunu, kavmin üzerlerine gelen o korkunç azabı açıkça gördüklerini ancak ellerinden hiçbir şey gelmeden sadece dehşet içinde izlediklerini açıklar. Toshihiko Izutsu, bu fiilin kullanımının insan psikolojisindeki en ağır çaresizlik anını, yani kişinin kendi mutlak yok oluşunu bilinçli bir şekilde izleme travmasını semantik olarak zirveye taşıdığını vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, fiilin muzari (geniş/şimdiki zaman) formunda gelmesinin, o dehşetli anı dondurduğunu ve okuyucuya kavmin o bakakalan, şaşkın ve felç olmuş hallerini canlı bir tablo gibi sunduğunu ifade eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, etimolojik bağlamda "n-z-r" kökünün, daha önce hakikatin delillerine bakıp da ibret almayan gözlerin, şimdi kendi helaklerine bakmaya mahkum edildiği trajik bir sonu temsil ettiğini belirtir. Prof. Dr. Hidayet Aydar, eylemin muzari çoğul yapısının, azabın süresince o çaresiz bakışların kesintisiz bir şekilde devam ettiğini dilbilimsel olarak perçinlediğini söyler.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X