Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Zâriyât Sûresi, 42. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Zâriyât Sûresi, 42. Ayet

    مَا تَذَرُ مِنْ شَيْءٍ اَتَتْ عَلَيْهِ اِلَّا جَعَلَتْهُ كَالرَّم۪يمِۜ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Mâ teżeru min şey-in etet ‘aleyhi illâ ce’alet-hu ke-rramîm(i)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Üzerinden geçtiği hiçbir şeyi bırakmıyor, kül edip savuruyordu!"

      Yani o rüzgâr önüne kattığı hiçbir şeyi bırakmıyor, çünkü o her şeyi helâk etmekle emrolunmuş ve bunun için kendisine izin verilmişti, o da her şeyi silip süpürmekte, kül edip savurmaktadır. Görmez misin ki o rüzgâr, bazı varlıklara zarar vermemekte, Hûd aleyhisselâma ve kavminden mümin olanlara dokunmamaktadır? Yine görmez misin ki insanlar onu uzaktan gördüklerinde, “İşte bize yağmur getirecek bir bulut” diyorlar, Hûd aleyhisselâm da “Hayır, o hemen gelmesini istediğiniz ceza; içinde acılı azap bulunan, Rabb’inin emri ile her şeyi silip süpüren bir rüzgâr!” demişti. Sonunda “Sadece evlerinin kalıntılarının görüldüğü bir hale geldiler”. Burada Cenâb-ı Hak, geride sadece onların evlerinin kalıntılarının kaldığını haber vermektedir. Onları bu hale “Rabb’inin emri ile her şeyi silip süpüren bir rüzgârın getirdiğini” söylemektedir. Yani emrolunduğu her şeyi silip süpüren bir rüzgâr... Silip süpürmek için kendisine izin verilmesi, onun her şeyi aldığı emirle yaptığının bilinmesi içindir. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Mâ tezeru (مَا تَذَرُ)

        İbn Fâris, "v-z-r" kökünün temel olarak bir şeyi terk etmek, olduğu gibi bırakmak ve geride bırakmak anlamına geldiğini, kelimenin başındaki "mâ" edatının ise olumsuzluk (nefy) bildirerek "hiçbir şeyi sağlam ve yerinde bırakmaz" anlamını oluşturduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "vezer" kavramının bir şeyi kendi haline terk etme eylemini ifade ettiğini, ancak burada olumsuz yapıyla kullanılarak rüzgarın es geçtiği, etkilemediği veya yıkmaktan vazgeçtiği hiçbir nesnenin kalmadığını açıkladığını ifade eder. Celaleddin el-Suyuti, "mâ" edatının geniş zaman (muzari) fiiliyle birlikte kullanımının, helak eyleminin süresince rüzgarın bu yıkıcı tavrını istisnasız ve kesintisiz bir şekilde sürdürdüğünü dilbilimsel olarak kaydeder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin kökenindeki "geride bırakmama" manasının, rüzgarın yok edici tabiatının hedefine ulaşmadan sönmediğini ve üzerinden geçtiği her şeye mutlak bir müdahalede bulunduğunu vurgular. Prof. Dr. Hidayet Aydar, fiilin dişil (müennes) formda gelmesinin, Arapçada cansız çoğulların veya dişil kabul edilen "rüzgar" (rîh) kelimesinin dilbilgisel uyumunu yansıttığını ve failin (rüzgarın) acımasız aktifliğini perçinlediğini söyler.

        Min şey'in (مِنْ شَيْءٍ)

        İbn Fâris, "ş-y-e" kökünün varlık sahasına çıkmış, irade edilmiş ve hakkında konuşulabilen her nesne ve kavram anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "şey" kelimesinin duyularla veya akılla algılanabilen en genel varlık kategorisi olduğunu, "min" harfiyle ve nekre (belirsiz) formda kullanılmasının ise canlı, cansız, büyük, küçük hiçbir istisna bırakmayan mutlak bir genellik (umum) ifade ettiğini açıklar. Theodor Nöldeke, bu yapının Kur'an'ın helak tasvirlerinde azabın kapsayıcılığını ve dehşetini anlatan sarsıcı bir retorik kalıbı olduğunu, "her ne varsa" anlamını en geniş sınırlara taşıdığını belirtir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, etimolojik bağlamda "şey" kelimesinin varoluşa dair en temel birim olduğunu, azabın bu en küçük yapı taşına kadar sirayet ederek yeryüzündeki tüm maddi formları silip süpürdüğünü vurgular. Prof. Dr. Hidayet Aydar, "min" edatının burada ziyade (pekiştirme) veya beyan işlevi görerek, olumsuz cümlede ("mâ" ile birlikte) "hiçbir şey, zerrece nesne" manasını dilbilimsel bir kesinlikle sabitlediğini söyler.

        Etet (أَتَتْ)

        İbn Fâris, "e-t-y" kökünün temel olarak bir yere gelmek, bir şeye ulaşmak, bir hedefe varmak ve bazen de kolayca nüfuz etmek anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ityân" eyleminin sadece fiziksel bir hareket değil, bir şeyin üzerine musallat olma ve onu etkisi altına alma anlamı da taşıdığını, burada rüzgarın canlı bir varlık gibi şuurlu bir yönelişle hedeflerine ulaştığını ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, fiilin geçmiş zaman dişil formunun (etet), rüzgarın gelişinin rastgele bir tabiat olayı değil, belirli bir ilahi plan dahilinde görevini ifa eden mutlak bir varış olduğunu hissettiren etimolojik bir derinlik sunduğunu vurgular. Prof. Dr. Hidayet Aydar, eylemin faili olan rüzgarın, yöneldiği her nesneyi bulma ve ona çarpma konusundaki kaçınılmazlığını mazi sîgasının (geçmiş zamanın) verdiği kesinlik vurgusuyla sağladığını belirtir.

        Aleyhi (عَلَيْهِ)

        İbn Fâris, "a-l-v" kökünden gelen "alâ" harf-i cerinin temel işlevinin yükseklik, üstünlük ve bir şeyin üzerine çökme anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu edatın "hû" zamiriyle ("şey" kelimesine döner) birleşerek, rüzgarın eşyanın sadece yanından geçip gitmediğini, bizzat üzerlerine çökerek onları dikey bir baskıyla ezdiğini ve alt ettiğini açıklar. Prof. Dr. Sadık Kılıç, etimolojik olarak bu edatın, ilahi cezanın hedef alınan nesneler üzerinde kurduğu o mutlak hakimiyeti ve kuşatıcılığı temsil ettiğini ifade eder.

        İllâ (إِلَّا)

        İbn Fâris, bu kelimenin Arapçada bir şeyi genel hükümden ayıran istisna edatı olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "illâ" edatının cümlenin başındaki olumsuzluk edatı ("mâ") ile birlikte kullanıldığında hasr (sınırlandırma ve tahsis) ifade ettiğini, "sadece ve mutlaka bunu yaptı" şeklinde anlamı kesinleştirdiğini açıklar. Celaleddin el-Suyuti, bu yapının (nefy ve istisna) Arap dilinde bir durumu pekiştirmenin en güçlü yolu olduğunu, rüzgarın eşyaya temas etmesiyle onları çürütmesi eyleminin birbirinden ayrılamaz bir zorunluluk olduğunu dilbilimsel olarak kaydeder.

        Ce'alethü (جَعَلَتْهُ)

        İbn Fâris, "c-a-l" kökünün temel olarak yaratmak, kılmak, bir şeyi bir halden başka bir hale çevirmek ve dönüştürmek anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ca'l" fiilinin burada rüzgarın fiziksel yapılar üzerindeki eylemini nitelediğini, sağlam olan nesneleri tamamen bozarak onları yeni ve yıpranmış bir forma sokmasını ifade ettiğini açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin kökenindeki "dönüşüm" manasının, helak edici gücün sadece devirmekle kalmadığını, nesnelerin ontolojik yapısını değiştirerek onları asıl mahiyetlerinden (sağlamlıktan) soyutladığını vurgular. Prof. Dr. Sadık Kılıç, etimolojik bağlamda "c-a-l" kökünün bir durumu var etme yetkisi olduğunu, rüzgarın burada ilahi bir "yapıcı/yıkıcı" fail olarak eşyayı darmadağınık bir hale mahkum ettiğini belirtir. Prof. Dr. Hidayet Aydar, fiilin sonundaki "hû" nesne zamirinin, rüzgarın dönüştürdüğü o "şeye" dönerek eylemin sonucunu nesnel bir kesinlikle ortaya koyduğunu söyler.

        Ke'r-remîm (كَالرَّمِيمِ)

        İbn Fâris, "r-m-m" kökünün temel olarak bir şeyin çürümesi, eskimesi, ufalanması ve özellikle kemiklerin zamanla topraklaşıp un haline gelmesi anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "remîm" kelimesinin zamanın veya bir afet'in etkisiyle lime lime olmuş, kül gibi dağılmış, canlılığını ve bütünlüğünü yitirmiş nesneleri ifade ettiğini, cümlenin başındaki benzetme edatı olan "kef" (gibi) harfiyle rüzgarın yıkım gücünün şiddetinin somutlaştırıldığını açıklar. Arthur Jeffery, kelimenin Semitik dillerdeki ortak köklerinde "parçalanmış toz, çürümüş kalıntı" anlamlarının bulunduğunu ve Kur'an'ın bu kelimeyi mutlak yok oluşu tasvir etmek için edebi bir imge olarak kullandığını belirtir. Toshihiko Izutsu, "remîm" sıfatının Kur'an'ın varlık tasavvurunda hayatiyetin tam zıddı olan "ontolojik çöküşü" temsil ettiğini, koca binaların ve güçlü bedenlerin anında çürümüş bir kemik tozu yığınına dönüştüğünü vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin kökenindeki o "ufalanma" manasının, rüzgarın içinden geçtiği her şeyi nasıl paramparça ettiğine dair sarsıcı ve görsel bir benzetme sunduğunu ifade eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, etimolojik bağlamda "r-m-m" kökünün formunu yitirmişliğe işaret ettiğini, azabın muhataplarını sadece öldürmediğini, onların varlık iddialarını bir rüzgar savurmasıyla toza ve küle eşitlediğini belirtir. Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin belirlilik takısıyla (el) gelmesinin, herkesin bildiği o çürümüş ve ufalanmış kül/kemik haline atıfta bulunarak tasvirin gerçekliğini dilbilimsel olarak perçinlediğini söyler.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X