وَتَرَكْنَا ف۪يهَٓا اٰيَةً لِلَّذ۪ينَ يَخَافُونَ الْعَذَابَ الْاَل۪يمَۜ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Zâriyât Sûresi, 37. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: zariyat suresi, müslüman ev, kurtuluş, ibret, zariyat suresi 37. ayet, müminleri çıkarma, acı azap, zariyat 37, ayet, azap
-
"Ve orada, acı veren azaptan korkanlar için bir işaret bırakmış olduk.”
Orada, bir işaret bıraktık. Yani helak etmiş olduğumuz Lût aleyhisselâmın köylerinde, sonrakiler için bir işaret ve bir ibret tablosu bıraktık. Allah Teâlâ başka bir âyette de meâlen şöyle buyurmaktadır: “Siz de sabah akşam onların yurtlarından gelip geçmektesiniz. (Bunları görüp de) aklınızla değerlendirmiyor musunuz?”. Yani siz de helâk edilen ve azaba uğrayan o insanların yurdundan gece ve gündüz gelip geçmektesiniz, onların neden helâk edildiklerini ve neden azaba uğratıldıklarını da biliyorsunuz; onlar peygamberlerini yalanlamaları ve inatla karşı koymaları yüzünden azaba uğratıldılar. Kurtulanlar da ancak peygamberlerini tasdik etmeleri ve İslâm’ı kabul etmeleri sayesinde kurtuldular. İşte bu, sonradan gelen insanlar için bir işaret ve ibrettir. Sonra Allah şöyle buyurdu: Acı veren azaptan korkanlar için. Yani bunları acı veren azaptan korkanlar için bir işaret yaptık. Bunlardan maksat da müminlerdir, yani o işaretlerden yararlanan insanlar müminlerdir. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Ve teraknâ (وَتَرَكْنَا)
İbn Fâris, "t-r-k" kökünün temel olarak bir şeyi kendi haline bırakmak, bir yerden ayrılmak veya bir şeyi bilerek geride bırakmak anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "terk" eyleminin bazen bir şeyi kasten bazen de bir zorunluluk sonucu geride bırakmak olduğunu, ancak burada Allah'ın o dehşetli olayın izlerini sonraki nesiller için sabit bir ibret vesikası olarak muhafaza etmesini ifade ettiğini açıklar. Celaleddin el-Suyuti, fiilin birinci çoğul şahıs mazi (geçmiş zaman) formunda gelmesinin, bu eylemin bizzat ilahi bir iradeyle gerçekleştirildiğini ve tarihsel bir süreklilik kazandırıldığını bildirdiğini ifade eder. Theodor Nöldeke, bu kelimenin Kur'an'ın kıssa anlatımlarında "kapanış ve ders verme" aşamasını temsil eden karakteristik bir fiil olduğunu belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin kökenindeki "geride bırakma" manasının, helak edilen kavmin yaşadığı coğrafyanın bir "ibret müzesi" gibi açıkta bırakılmasını ve oradan gelip geçenlerin bu yıkımı görmesini sağlayan ilahi bir tasarruf olduğunu vurgular. Prof. Dr. Sadık Kılıç, etimolojik bağlamda "t-r-k" kökünün, o topluluğun varlığının sona ermesine karşın, inkarlarının acı sonucunun bir kalıntı olarak zamanın içinde "terk edilmiş" (sabit kılınmış) bir uyarıcıya dönüştüğünü belirtir. Prof. Dr. Hidayet Aydar, "nâ" zamiriyle pekiştirilen bu fiilin, ibretin kalıcılığını ve ilahi güvence altında olduğunu dilbilimsel olarak kesinleştirdiğini söyler.
Fîhâ (فِيهَا)
İbn Fâris, "f-y" köküne dayanan bu harf-i cerin temel işlevinin zarfiyet olduğunu belirtir. Celaleddin el-Suyuti, sonundaki "hâ" zamirinin bir önceki ayetlerde zikredilen Lût kavminin yaşadığı topraklara (Sodom/karye) veya o büyük helak hadisesine işaret ettiğini ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, "fîhâ" ifadesinin, ibretin soyut bir fikir değil, bizzat o mekanın içinde, o coğrafi kalıntılar arasında yerleşik olduğunu gösteren bir yer-zarf ilişkisi kurduğunu belirtir. Prof. Dr. Hidayet Aydar, edatın cümleye kattığı anlamın, ibretin o bölgenin her zerresine nüfuz etmiş bir gerçeklik olduğunu dilbilimsel olarak vurguladığını söyler.
Âyeten (آيَةً)
İbn Fâris, "e-y-y" kökünden türeyen bu kelimenin sözlükte "nişan, alamet, belirti ve sarsıcı işaret" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "âyet" kelimesinin duyularla algılanan ve insanı akıl yoluyla görünmeyen bir gerçeğe (ilahi yasaya) ulaştıran her türlü nesne veya olay olduğunu açıklar; burada ise Lut gölü ve çevresindeki fiziksel yıkım kalıntılarının bizzat bu görevi üstlendiğini ifade eder. Toshihiko Izutsu, kelimenin Kur'an'ın semantik dünyasındaki işlevine dikkat çekerek, tabiat olaylarının ve tarihsel yıkımların kendi başına birer olgu olmaktan çıkıp, Allah'ın gücüne delalet eden birer "dil" ve "semiyotik işaret" haline geldiğini vurgular. Angelika Neuwirth, kelimenin nekre (belirsiz) ve tenvinli gelmesinin, o işaretin muazzamlığını, sarsıcılığını ve her bakanın ondan kendine göre bir ders çıkarabileceği zenginliğini anlattığını belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin kökenindeki "belirginlik" manasının, o coğrafyadaki kalıntıların her gören için inkar edilemez birer kanıt olduğunu ifade ettiğini vurgular. Prof. Dr. Sadık Kılıç, etimolojik olarak "âyet"in, zamanın içinde donmuş bir ilahi mesaj olduğunu ve muhatabını derin bir tefekküre çağırdığını belirtir.
Lillezîne (لِلَّذِينَ)
Celaleddin el-Suyuti, bu yapının bir gerekçe/tahsis harfi olan "li" (için) ve ilgi zamiri olan "ellezîne"den (o kimseler ki) oluştuğunu, ibretin asıl muhataplarını belirlediğini ifade eder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, "li" edatının burada bir amaç bildirdiğini ve bu sarsıcı işaretlerin (âyet) ancak belirli bir kalp ve zihin yapısına sahip olanlar için anlam taşıyacağını dilbilimsel olarak pekiştirdiğini söyler.
Yehâfûne (يَخَافُونَ)
İbn Fâris, "h-v-f" kökünün temel olarak emniyetin zıddı olan korku, sakınma ve ürperti anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "havf" eyleminin insanın gelecekte karşılaşabileceği bir zarardan dolayı duyduğu endişe olduğunu, burada ise ilahi azap karşısında gösterilen o varoluşsal sakınma halini ifade ettiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, "havf" kavramının Kur'an'ın dindarlık psikolojisinde sadece bir korku değil, insanın kendi sorumluluğunun bilincinde olması ve ilahi adaletin ciddiyetini idrak etmesi anlamını taşıdığını vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, fiilin geniş zaman çoğul (muzari) formunda gelmesinin, bu korku ve sakınma halinin o müminlerde sürekli bir bilinç hali ve yerleşik bir karakter özelliği olduğunu gösterdiğini ifade eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, etimolojik bağlamda "h-v-f" kökünün, insanı kötülükten koruyan bir emniyet sübabı gibi işlev gördüğünü ve bu duyguya sahip olanların ancak ibreti görebileceklerini belirtir. Prof. Dr. Hidayet Aydar, çoğul muzari yapının, bu ahlaki tutumun o topluluğun ortak ve dinamik bir eylemi olduğunu dilbilimsel olarak perçinlediğini söyler.
El-azâbe (الْعَذَابَ)
İbn Fâris, "a-z-b" kökünün temel olarak bir şeyi engellemek, tatlılığı bozmak, acı vermek ve bir şeyi terbiye etmek gibi anlamlara geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "azap" kelimesinin kişinin huzurunu ve gelişimini engelleyen her türlü şiddetli ceza olduğunu, kökenindeki "lezzeti kaçırma" manasının ise hayatın tüm tatlılığını yok eden o büyük yıkıma işaret ettiğini açıklar. Arthur Jeffery, kelimenin Semitik kökenlerinde "acı ve ceza" manasının yaygın olduğunu ve Kur'an'da ilahi yasanın ihlaline verilen karşılığı niteleyen temel terim haline geldiğini ifade eder. Toshihiko Izutsu, "azap" kavramının Kur'an'ın etik yapısında "cürüm" (suç) kavramının kaçınılmaz ontolojik sonucu olarak yer aldığını vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin başındaki belirlilik takısının (el), bilinen ve vahyedilen o dehşetli helak sürecine ve ahiret cezasına işaret ettiğini belirtir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, etimolojik olarak bu kökün, insanın kendi fıtratına yabancılaşarak seçtiği o acı meyveyi toplamasını temsil ettiğini ifade eder.
El-elîm (الْأَلِيمَ)
İbn Fâris, "e-l-m" kökünün temel olarak şiddetli ve kesintisiz acı, sızı ve ızdırap anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "elîm" kelimesinin mübalağalı bir sıfat (sıfat-ı müşebbehe) olduğunu ve acısı tüm benliğe nüfuz eden, sarsıcı ve geçmeyen bir elemi ifade ettiğini açıklar. Angelika Neuwirth, bu sıfatın "azap" kelimesiyle birlikte kullanılmasının, Kur'an'ın erken dönem üslubunda tehdidin ciddiyetini ve kaçınılmazlığını artıran fonetik bir vurgu sağladığını belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin kökenindeki "derin sızı" manasının, cezanın sadece fiziksel bir yıkım değil, aynı zamanda insanın iç dünyasında onarılmaz bir pişmanlık ve ızdırap bırakan niteliğini nitelediğini ifade eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, etimolojik bağlamda "e-l-m" kökünün, ruh ve bedenin birleştiği o en hassas noktadaki acıyı temsil ettiğini ve bu sıfatın ilahi azabın şiddetini zirveye taşıdığını vurgular. Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin belirlilik takısıyla (el) gelmesinin, bu elemin niteliğinin ve şiddetinin tartışmasız bir şekilde vahyedilen o büyük gerçeğe uygun olduğunu dilbilimsel olarak pekiştirdiğini söyler.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla